“Radikal” Mevzular

 

Asena Hanım, öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz? Ne işle meşgulsünüz, kaç çocuğunuz var, kaç yaşında?

batu-anne2Boğaziçi Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü mezunuyum. Editörlük ve çevirmenlik tecrübem var, ancak asıl meslek olarak herzaman öğretmenliği görmüşümdür kendim için. Evlilik dolayısıyla yurtdışına yerleşmeden önce en sevdiğim işi, yani yabancı dil öğretmenliğini severek yapan ve o dönemki öğrencilerinin bugün artık çok başarılı üniversite mezunları olarak aile kurma aşamasına gelmiş pırıl pırıl insanlar olduğunu uzaktan da olsa izleyip, koltukları sevgi ve gururla kabaran eski bir öğretmenim.

Yaşadığım Hollanda’da çocuğumun doğumunda sonra uluslarası bir şirkette kısa bir süre tam zamanlı çevirmenlik ve ardından kredi kontrolörlüğü yaptım. Ancak, Türkiye’de olsaydık sahip olacağımız bir destek sistemimiz olmadığı, severek ve isteyerek dünyaya getirdiğimiz oğlumuzun kreş veya yabancı dil ve kültürlerden geçici bakıcıların elinde büyümesini tercih etmediğimizden, gözümü bile kırpmadan işten ayrılıp yeniden oğlumun yanına döndüm ve hiç pişmanlık duymadım.

Yaşadığımız ülke, insanların “boş zaman stresi” dedikleri, eldeki bol boş zamanı nerelerde değerledirsek diye “strese girdikleri”, anne-babaların yarı zamanlı işlerde çalışarak çocuklarına rotasyonlu bakabildikleri bir ülke. İnsanın kendini çok yönlü geliştirmesine her türlü olanağın olduğu bir ülkede “işsiz”lik hakikaten bulunmaz nimet, hayata yepyeni açılardan bakabilmeniz için büyük şans bu açıdan. Ben de kişisel gelişimim için internet üzerinden özellikle bütüncül sağlık, beslenme ve fonksiyonel tıp sertifika programlarına elimden geldiğince katılıyor ve ailemin sağlığı için en güvenilir kaynaklardan bilgi edinmeye çalışıyorum.

Oğlum bugün 7 yaşında, ikinci sınıf öğrencisi. Aynı anda hem helikopter pilotluğu, hem “profesörlük” (laboratuvarda deneyler yapan bilimadamı demek istiyor), hem de şifacı olmak isteyen bir küçük insan.

Çocuğunuza aşı yaptırmama kararını ne zaman, nasıl aldınız? Ya da şöyle sorayım, aşılarla ilgili şüpheleriniz ilk nasıl başladı? Bu alanda okumalara, araştırmalara başlamanız nasıl oldu? Bilimsel dayanaklarınızdan bahseder misiniz?

Aşılarla ilgili tek bir şüphesi bile olmayan, açıkçası bu konuda hiç bilgisi dahi olmayan bir anneydim oğlum dünyaya geldiğinde. 1974 doğumluyum, Elazığ’da bulunduğumuz okul öncesi dönemde zaten ağabeyimle birlikte su çiçeği haricinde diğer tüm hastalıkları peş peşe geçirmiş çocuklarız. ’80 döneminde okullarda uyguladıkları aşılar dışında aşı bilmeyen, o olduğumuz toplam belki 3 doz aşıdan sonra da belirgin bir yan etki göstermemiş nesildeniz biz.

Normal doğumla, hiçbir tıbbi müdahale olmadan (ne bir ağrı kesici, ne monitöre bağlanmalar, ne de serum olmadan), toplam 6 saat süren doğum süreci sonrası dünyaya gelmiş, sağlıklı bir bebeğimiz oldu. Geceli gündüzlü 2 saatlik aralıklarla emen ve 3 seneye yakında aynı tempoyu sürdüren, Hollanda’nın hiçbir istatistik çizelgesine sığmayan, sığamayan bir bebekle tek başınıza nasıl bir kronik uykusuzluk cenderesinde ayakta kalmaya çalıştığınızı anneler gayet iyi anlayacaktır.

Böyle bir süreçte, yabancısı olduğunuz ve usulleri, kanunları henüz tam bilmediğiniz bir ülkede, davet edildiğiniz rutin kontrollerin birinde, “aşılarını olması lazım bebeğinizin, ileride kreşe veya okula girişte problem de olur bakın” denilerek önünüze bir form konuluyor ve çocuğunun sağlığı için en iyisini yapmaya zaten hazır ve “yabancı statüsünde” olduğunuz ülkenin bürokratik engelleriyle uğraşmaya hiç niyeti olmayan taze anne-babalar olarak daha formu bile okumadan imzayı atıyorsunuz. Bu, ne kendimi ne de Hollanda’da hiçbir aşı mecburi olmamasına, kreşe veya okula girişte aşı kaydı aranmamasına rağmen bizlere yalan söyleyen hemşireyi hiçbir zaman affetmeyeceğim noktadır.

O dönemde ancak geceleri, uykusuzluktan küçülmüş gözlerle yabancı forumları tarıyorum, bebek gelişimi olsun, uyku, katı gıdalara geçiş vs konularını çeşitli kaynaklardan araştırıyorum ve forumlardan birinde KKK aşısı ile ilgili bir şaibenin sözkonusu olduğunu, ancak netlik kazanan bir şey olmadığını okuyorum. “Şaibe”, “komplo” gibi etiketlerin iliştirildiği bir konudan, zaten kaybedecek tek bir dakikanız bile olmadığı öyle bir dönemde mümkünse uzak durmak, genelin yaptığının doğru olduğuna inanmak istiyorsunuz.

Daha sonra bir tıp hekimi olan babamı arıyorum ve bu aşılarla ilgili birtakım olumsuzluklardan bahsedildiğini, gerçeklik payının olup olamayacağını, bir duyumunun olup olmadığını soruyorum. İç hastalıkları ve kardiyoloji uzmanı babam, “Valla bütün dünya yapıyor bu işi, başta Amerika. Yan etkisi mutlaka vardır. İstiyorsan araştır öyle kararını ver.”, diyor. Bana İskandinav ülkelerinden, Amerika’dan aşılara bağlı yan etkilerle ilgili linkler gönderiyor. Ama benim birtakım istatistiksel grafikleri çözümleyecek ne halim, ne vaktim var o ara, sadece uykum var, üstelik tamamen yabancı bir konu bana.

Peki o zaman, bir de ailedeki daha genç kuşak hekimlerimize danışayım diyorum, kuzenlerime soruyorum. Bana fakültenin ilk yıllarında bir iki ders aldıkları immünoloji ve aşılarla ilgili çok bir şey hatırlarında kalmadığını, net bilgi veremeyeceklerini söylüyorlar.

İçim rahat etmiyor ve kendim araştırmaya başlıyorum. Fark ediyorum ki ortada öyle böyle değil, epey büyük tartışmalar var. Eşime açıyorum konuyu, ancak “Peki ya hasta olursa, sorumluluğu alacak mısın?” dediği noktada elim kolum bağlanıyor. Ve istemeye istemeye de olsa, 2 yaşa kadar tüm aşılarını yaptırıyoruz. 4. yaş aşıları öncesinde, eşimle yeniden karşı karşıya geliyoruz. Ayaklarım geri gide gide götürüyorum oğlumu… Son derece sağlıklı, zeki, yaşıtlarından çok önce konuşmaya başlamış, ikinci dili okul öncesi öğretmenlerinin biz böyle bir şey görmedik bugüne kadar diyeceği kadar çabuk ve rahat kapmış, herkesin sevgilisi, neşeli böceğimi, oğlumu götüyorum, elini kolunu sıkı sıkı tutuyorum iğneyi yapsınlar diye…

Ve o gün ilk defa, aşıdan sonra oğlum koluyla ilgili şikayet ediyor, bitkin, durgun gözüküyor. Kolu kızarmaya ve şişmeye başlıyor gün içinde, eşimi arayıp söylüyorum, beklemeye karar veriyoruz. Ertesi gün kolu iki katına çıkıp şişiyor, kıpkırmızı. Oğlum ateşli ve ajite durumda… Acil servisin yolunu böylelikle öğrenmiş oluyoruz. Ancak acildeki nöbetçi hekimler belli ki alışıklar bu tür vakalara; “Bir şey yok, aşılardan sonra olur böyle şeyler, enfekte olmuş olabilir kol” deyip antibiyotik veriyor. Bu defa antibiyotik konusunda eşimle karşı karşıya geliyoruz. Turu bitirmiyorum ve şişeyi çöpe atıyorum.

İşte, hayatımızda yeni bir sayfanın açıldığı dönem oluyor bu.

En başta yapmam gerekeni yapmadığım, içgüdülerimi dinlemeyip, araştırmadan oğluma bunu yaşattığım için büyük bir suçluluk duygusuyla araştırmaya başlıyorum. Araştırdıkça oğlumun gördüğü zararın görünürdekinden nasıl daha ağır ve derin olduğunun farkına varıyorum. Dünyam kararıyor. Aşıların prospektüste yazan yan etkilerini okudukça, bunlarla ilgili çıkmış yayınları okudukça geriye dönük küçükken aslında aşılardan sonra yaşadığımız fakat asla aşıyla ilişkilendirmediğimiz sorunlar tek tek yerine oturuyor. Bu vesileyle, dünyanın her yerinde anne-babaların benzer sorunlarla boğuştuğunu, ortada sisteme dair büyük sorunların, ihmallerin olduğunu anlıyorum.

Bu arada oğlumda o güne kadar hiç bilmediğimiz iştah sorunları, huysuzluklar başlıyor, birtakım tikler ortaya çıkıyor. Gözler… O pırıl pırıl, alert bakan gözler aynı değil artık… Donuklaşıyor… Daha içe kapanık, çekingen bir çocuk haline geliyor. Ard arda hastalıklar başlıyor, saman nezlesi peyda oluyor, daha önce 1, bilemediniz 2 günde atlattığı rahatsızlıklar şimdi haftaya yayılıyor. Sürekli hastanedeyiz; larenjit geçiriyor, farenjit oluyor, burun tıkalı, sürekli ağızdan nefes alıyor, korkunç bir koku var nefesinde ve bir yetişkin gibi horluyor, tonsiller sürekli enflame durumda ve öyle dar bir aralık kalmış ki boğazında gece başında bekliyorum artık, nefes alamıyor.

Hollanda’da alternatif tıbba karşı bizdeki veya Amerika’daki gibi bir önyargı yok, burada aradığınız hertürlü tedavi yolunu bulabilir ve sigortanız da bir kısmını karşıladığından daha rahat şekilde deneyimleyebilirsiniz. Yolumuzun homeopatiyle kesiştiği nokta burası işte. Naturapat ve aynı zamanda klasik homeopat olan hekimimizin kontrolünde hemen bağırsak ve üst solunum yollarına yönelik tedaviye başlıyoruz, aşılar için özel remedyleri var, bunlar uygulanıyor, lenfatik sistem destekleniyor, vitamin destekleri alıyoruz ve oğlumuz sadece bir iki hafta içinde nefes alabilmeye, yemeğini yemeye başlıyor, birkaç aya kalmadan tikler gidiyor, çok daha mutlu ve canlı bir çocuk haline geliyor.

Homeopati’ye başta mesafeli duran eşim, kendisine emrivakiyle aldığım randevudan sonra 10 senedir sürekli ilaç kullanmasını gerektiren gastritinden göz açıp kapayıncaya kadar eser bile kalmayınca şu an internetten kendi remedy seçer, eczaneye kendi sipariş verir, bana hediye olarak kitler alır oldu. Büyük bir dönüşüm yaşadığımızı söyleyebilirim ailecek ve hayatta en güvendiğim hekim olan babamın her şeyden önce çocuğumla ilgili alacağım kararı annesi olarak tamamen bana bırakması, seçimlerimizi saygıyla karşılaması, anlattıklarımı dikkate alıp üstüne bir de üşenmeden araştırma yapıp bana bilimsel kaynak sağlaması, bana olan güven ve desteği, benim için her şeyden kıymetli.

Bilimsel dayanaklarımı sormuşsunuz. En büyük bilimsel dayanağım, vaksinolojinin neredeyse tamamıyla bilimsel dayanaktan yoksun olmasıdır. (1)

IMG_0046

Aşı programına temel itiraz noktanız nedir?

Aşı programına en temel itirazım; bugün yenidoğanın bağışıklık sistemi ile ilgili ne kadar az bilgiye sahip olduğumuz bizzat immünologlar tarafından çeşitli yayınlarda ifade edilir (2) ve her gün muazzam giriftlikte bir yapı olan immün sistemimizle ilgili yeni keşifler gelirken (3, 4);

a. 200 sene öncesinin, tarihi gerçeklerin üzerine farmasötik peri tozu serpiştirilmek suretiyle adeta bir şehir efsanesi haline getirilmiş, aslı resmi tarihi belgeler incelendiğinde rahatlıkla ispatlanabilecek, ilkel bir uygulaması temel alınarak, bugün çocuklara doğum anından ölüm döşeğine dek uygulanması önerilen (örnek aldığımız CDC aşı programı böyledir), hatta geldiğimiz koşullarda zorla dayatılan ve giderek çeşit, doz ve tekrar sayısı artan, tek tipçi aşılarla yoğun bir immünolojik saldırıda bulunuluyor olması,

b. Çıkış noktası enfeksiyonel hastalıklara bağlı ölümleri engellemekken, bugün geldiğimiz noktada;

  • endüstrinin patent süresi sona ermeyen tek ürünü,
  • endüstrinin herbirinin vücudun tüm sistemlerinde hasara yol açacak, sayfalar dolusu yan etki listesiyle global popülasyonda tıbbi bakım gerektirecek sayısız çeşit ve oranda hastalığa yol açma, böylelikle ilaç firmalarının diğer tıbbi malzeme ve ilaçlarına talep oluşturma potansiyeli olan ve bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde halkına zorla dayatılarak “captive market” dediğimiz, kendisine esir bir pazar devlet eliyle sunulan tek ürünü,
  • endüstrinin Amerikan yasalarınca “kaçınılmaz olarak güvenliği sağlanamayan” (unavoidably unsafe) ilaç kategorisine alınarak, ilaç firmalarına dava açılmasının yolu bütünüyle kapatılmasının ardından, daha güvenli yapmaya çalışmak için ortada hiçbir nedenlerinin kalmadığı, her ne zarar verirse versin yasalarca her türlü hukuki sorumluluktan muaf tutuldukları tek ürünü,olması sebebiyle bugün ilaç endüstrisinin can damarı haline gelmiş; en hızlı büyüyen, 2014’te 35 milyar dolar hasılat, tahminlere göre 2019’da da 57.8 milyar dolar getiri sağlayacak aşıların kullanım gerekçesinin endüstri tarafından akıllıca bir manevrayla bu defa ‘aşılanamayacak bir avuç insan’ı korumak için tüm toplumun aşılanması gerektiği iddiasıyla karşımıza çıkardığı ‘sürü bağışıklığı’ “hipotezi” gereğince, amacı ölüm yerine ‘hastalık bulaşını önlemek’ olarak değiştirmiş olmasıdır. Popülasyonun zayıf bireylerine kaçınılmaz olarak zarar verileceği bilinmesine rağmen, sürünün bütünü, genelin selameti için bu bireylerin kurban edilmesinde sakınca görmeyen yeni bir tıp etiğinden bahsediyoruz. Bilerek yaktığımız çocukların ateşinde ısınmaya çalışmayı bizlere üstüne bir de erdemmiş gibi pazarlayan bir endüstriyle karşı karşıyayız.

    Türkiye’ye özel aşı programına eleştirilerin başında ise;

  • Sağlık Bakanlığımıza bağlı, Türkiye’de hangi aşıların takvime alınacağına karar veren “Aşı Bilim Kurulu” üyelerinin aynı zamanda “Aşı Çalışma Grubu” adındaki bir oluşumda yerli ve yabancı ilaç firmaları temsilcileriyle birlikte çalışıyor olmaları (5),
  • Danimarka, Rusya gibi ülkelerin 20 sene önce aşılardan çıkardığı cıva bazlı koruyucunun, yerine kullanılabilecek çok daha güvenli alternatifleri olmasına ve hatta hiç cıva içermeyen aşılar mevcut olmasına rağmen, maliyet etkinliği dışında hiçbir getirisi olmadığı gibi, Hepatit-B gibi bolus doz alüminyum içeren aşılarda iz miktarda dahi olsa sinerjetik etkileşimle her iki metalin de toksik etkisini eksponantel oranda arttıracağı gayet iyi bilinmesine rağmen (6, 7), doğum anında ve sonrasında 2 doz daha bebeklerimize vuruluyor olması.
  • ASİE – Aşı Sonrası İstenmeyen Etki İzleme Sistemi’nin hekimlerimiz arasında dahi bilinmiyor oluşu, buraya aşıdan sonra yaşadığı yan etkiyi bildirmek için arayanların ise, “çocuğun şımarıklık yapıyordur, huy değiştiriyordur, olsa olsa tesadüftür” tarzı gayri-bilimsel ve etik dışı söylemlerle geri çevrilmeleri,
  • Bugün dünyanın gelişmiş tüm ülkelerinde “kaçınılmaz olarak zarar verebilecek” aşılardan sonra ölen veya sakatlananlara tazminat ödenirken, ülkemizde neredeyse gelişen hiçbir reaksiyonun aşıya bağlanmıyor, kaydının tutulmuyor oluşu; güvenliği hiçbir şekilde garanti edilememesine rağmen çeşitli gerekçelerle dayattığı aşıların yan etkilerine karşı devletin, sürünün selameti için kendini feda eden aşı malullerine herhangi bir tazminat programı tesis etmemiş olması,
  • Bugün sadece Etiyopya, Hindistan, Pakistan ve Afganistan gibi ülkelerde, uygulama kolaylığı ve ucuz olması nedeniyle kullanılan, bizzat paralitik polio vakalarına yol açtığı (8) ve uzun yıllardır doğal polio virüsüne bağlı vaka bildirimi olmamasına rağmen uygulandığı için oluşturduğu felç vakaları sebebiyle zararı açıkça faydasından fazla olduğundan 2000’de ABD tarafından kullanımına son verilen OPA aşılarının (9), bazı bölgelerde çocuklara bağışıklık durumuna bakılmaksızın tekrar tekrar kampanyalarla uygulanıyor olması,geliyor.

Tüm aşıların mı yoksa belli aşıların mı çocuğa fayda yerine zarar getireceği düşüncesindesiniz? Dolayısıyla yaptırmak istemediğiniz –ya da keşke yaptırmasaydım dediğiniz- aşılar programın tamamındaki aşıları mı kapsıyor? Yoksa yaptırılmasının şart olduğunu düşündükleriniz var mı?

Bu sorunuza şöyle yanıt vereyim, bir çocuk daha yapacak olsam hiçbir aşıyı yaptırmazdım. Kişiyi koruyacak bir tek şey var, o da kendi bağışıklık sistemi. Bağışıklık sistemini diğer vücut sistemlerinden bağımsız olarak manüple edemezsiniz. Vücudun herhangi bir noktasına yaptığınız müdahale, silsile halinde birbirini takip eden değişim ve etkileşimleri doğurur. Vücutta bilinmeyen ve kontrolünüz dışındaki sayısız değişken olduğunu ve İmmünoloji dalının bu açıdan baktığınızda kısıtlarını çok net ifade eden, Stanford Üniversitesi’nden bir araştırmacının yazısını öneriyorum okurlarınıza. (10)

Yine, 10 yıl öncesine kadar beynin kendine ait bir bağışıklık sisteminin olduğu dahi bilinmez, savaş halinde olduğumuz mikroplar sayesinde hayatta kalabildiğimiz bugün anlaşılmış ve bu mikropların ana makamı olan sindirim sisteminin bağışıklık sistemimizin %80’ini oluşturduğu ancak son birkaç yıldır telaffuz edilmeye başlanmıştır.

Tüm dünyada sağlığa daha bütüncül bir yaklaşım hakim olmaya başlamışken hekimlerimizden bizlere bağışıklık sistemimizi nasıl güçlendireceğimizin yollarını öğretmelerini, beslenmenin ve mikrobiyotamızı çeşitlendirmemizin hayati önemini halka anlatmalarını bekliyoruz. Olması gerektiği gibi küçük yaşta tahrip edilmemiş, desteklenmiş bağışıklık sistemi sayesinde geçirip edineceği kalıcı bağışıklığı neden, hangi nedenlerle 5 senede bir tekrarlayıp bütün riskleri yeniden yeniden almamızın gerektiğini, üstelik koruma garantisi bile olmayan; %100’e yakını aşılı popülasyonlarda bile aynı hastalıkların düzenli olarak patlak verdiğini gördüğümüz aşıların yapay, taklit korumasına neden tercih etmemiz gerektiğine dair geçerli bir açıklaması yok tıp dünyasının. (11)

Bir diğer nokta, immünoloji dalının “yenidoğan bağışıklığını” bugüne kadar yanlış anlamış olduğunu kendi literatürlerindeki itirafıdır. Yenidoğanın immün sisteminin neden bir yetişkininki gibi çalışmadığını, bunun immünologların varsaydığı gibi bir “kusur”, “eksiklik” veya “bozukluk” değil, tamamen yaşa uygun hayati gelişim mekanizmalarından biri olduğu daha 2007 yılında anlaşılabilmiştir.

Bir diğer husus, yakın zamanda yapılmış çeşitli çalışmalar bugün bebeklerin kanlarında 300’e yakın kimyasalla dünyaya geldiğini ortaya koyuyor (12). EWG’nin çalışmasında bebeklerin kordonunda yapılan analizlerde ortaya çıkan 287 kimyasalın,

– 180’inin hayvan veya insanlarda kanser yapıcı,

– 217’sinin beyin ve sinir sistemi zehirleyici,

– 208’inin de hayvan deneylerinde doğum kusurları veya gelişim anomalilerine yol açıcı özelliği gösterilmiş kimyasallar.

Çevreden aldığımız bu toksinlerin birçoğundan kaçınmamız imkansız, bebeklerin kan-beyin bariyeri geçirgen, MTHFR gen mutasyonu dolayısıyla düzgün detoksifikasyon yapamayan önemli sayıda bebek olduğu bilinir, tiroid rahatsızlıklarından muzdarip anneden doğacak bebeklerin mitokondriyel fonksiyonunun zayıf kalacağı, aşılardaki thimerosal’ın mitokondri fonksiyonunu bozucu etkisi ve bunun da nörolojik sorunlar ve otizmle ilişkisi ortaya konmuşken (bkz. Hannah Poling davası), sinir ve sindirim sistemi gelişimlerinin en hassas olduğu ilk 2-3 yıllık dönemde, bardağı taşmasına neden olacak dışarıdan tek bir damla toksine daha ihtiyaçları olduğunu zannetmiyorum.

Bugün dünyanın en fazla çeşit ve dozda aşısını, tüm nüfus gruplarına beşikten mezara uygulayan Amerika‘nın sağlık karnesine baktığımızda, ortaki vahim tablonun çok iyi analiz edilmesi lazım. Enfeksiyonel hastalıklardan yenidoğanları aşılarla çok iyi korudukları iddiasındaki ülkenin yenidoğan ölüm oranları, OECD üyesi ülkelerin hepsinden ve hatta Küba ve haritada yerini dahi gösteremeyeceğimiz birtakım ülkelerden yüksekse, aşılanabilir hastalıktan ölmüyor dedikleri bebeklerin tam olarak neden öldüklerini sorgulamamız gerekir.

Yenidoğanlar haricinde Amerika’nın çocuk nüfusuna baktığımızda bunlarda bir numaralı ölüm nedeni kanserdir. Nüfusun genelinde kanser ve kalp hastalıklarından sonra 3. en büyük ölüm nedeninin ise bugün dünyanın en önde gelen immünologlarının aşılarla oluşum mekanizmasını ortaya koydukları otoimmün hastalıklar olması çok dikkat çekicidir (13). Bağışıklık sistemini bu şekilde rayından çıkaran etmen acaba ne olabilir?

Özet olarak aşılar güvenliği, etkinliği ve insan sağlığına faydası kanıta halen muhtaç, oysa aksi yönde kanıtları başınızı çevirdiğiniz her yönde görebileceğiniz farmasötik ürünlerdir.

Siz ailelerin rutin aşılar öncesi tıbbi olarak yeteri kadar bilgilendirildiğini düşünüyor musunuz? Ve aşıların son Yargıtay kararıyla aile kararına bırakılmaması, zorunlu hale getirilemesi üzerine ne düşünüyorsunuz?

Çok net bir şekilde hayır. Bir defa hekim veya diğer sağlık personelinin aşıyla ilgili ebeveyni gereği gibi bilgilendirebilmesi için önce kendisinin konuya tam hakim olması gerekir. Hekimlerimiz maalesef aşıların geliştirilme, üretim, klinik deney çalışmaları ve ruhsatlandırılma süreçlerine dair herhangi bir eğitim almadıklarından ne ihtiva ettikleri maddeleri ne de oluşturdukları yan etkileri öğreniyorlar. Buna rağmen, 20 sene öncesine göre katlanarak çoğalmış ve gitgide daha erken yaşta vurulmaya başlanmış aşıların bireysel veya toplu uygulamasının ardından oluşacak sorunları hala geçmişin herhangi bir kayıt sistemi verisine göre de hesaplanmamış “milyonda 1” veya “yolda yürürken kafanıza saksı düşme ihtimali daha fazla” şeklinde gayri ciddi, gayri bilimsel ve açıkça gerçeklerle örtüşmeyen ifadelerle yok sayıyorlar.

ifade

Bu ifade, Amerika’nın Federal Sağlık Bakanlığı diyebileceğimiz kurumu DHHS’in 30 yıllık misenformasyon ve skandaldan sonra [kanser virüsü SV40 ile kontaminasyon] polio aşılaması ile ilgili 1984 tarihinde aldığı nihai kararlardan bir alıntı. Açıkça görülüyor ki devlet her ne pahasına olursa olsun, “halk sağlığı hedefleri”ne ulaşmak için yeri doldurulmaz gördüğü aşıları kesin bir şekilde koruma altına almış, gerekçesi haklı dahi olsa aşılarla ilgili herhangi bir şüphe dahi oluşmasının engellenmesini esas koşmuştur.

Aynı tip misenformasyon günümüzde de devam etmektedir.

Çünkü şayet sağlık personeli kanun gereği aşılarla ilgili ebeveynlere tam ve doğru bilgilendirme yapacak olsa, şunları söylemesi gerekir:

1. Çocuğunuz aşılansa dahi o hastalığı kapabilir.

2. Aşıdan sonra aynı hastalığı geçirdiği takdirde çocuğun bu hastalığı normalden daha kısa sürede atlatacağı veya normal hastalıktan daha az şiddetli geçireceğinin garantisi yoktur.

3. Çocuğunuzu aşılatmamanız toplum için bir tehdit oluşturmaz. İşin kuralı, çocuk aşılı da aşısız da olsa, hastaysa evde tutmaktır.

4. Aşılandıktan sonra çocuğunuz sözkonusu patojenle bir dahaki temasında asemptomatik (belirti göstermeden) veya atipik belirtilerle enfeksiyonu geçirebilir; çocuk hastalığın geleneksel belirtilerini göstermeden, örneğin kızamıktaki döküntü oluşmadan hastalığı geçirebilir ve belirsiz bir süre boyunca başkalarına bulaştırabilir, normal yoldan geçirse kazanacağı uzun vadeli fayda ve avantajları bu şekilde kaybedebilir.

5. Aşılarda toksikolojik sınıflandırması “zehir” olan maddeler bulunmaktadır. Yaptırmayı kabul edeceğiniz her aşının çocuğunuzu ağır şekilde yaralama ve beyin özrü oluşturma ihtimali vardır ve ben de size çocuğunuzda bunların oluşmayacağı garantisini veremem.

6. Yaptırmayı kabul edeceğiniz her aşının çocuğun ölümüne yol açma ihtimali vardır, daha önceki aşılarına belirgin bir reaksiyon göstermemiş dahi olsa ilgili riskin öngörülebilmesi veya doğru tahminlerde bulunulabilmesinin bir yolu yoktur.

7. Aşıdan dolayı oluşacak herhangi bir zarardan dolayı kanunen ne aşıyı üreten firmayı ne de beni sorumlu tutabilirsiniz.

8. Zamanında, uygun tedavi verildiği müddetçe enfeksiyonel hastalıklardan korkmanız için bir neden yoktur. Bu hastalıklar çocuğunuz için hayati önemde, faydacıl bir amaca hizmet eder: enfeksiyonun vücuttan atılması, temizlenmesi ve bedenin esenlik haline geri getirilmesi.

Ancak takdir edersiniz ki, aklı başında hiçbir anne-baba bu hakikatler ışığında çocuğuna aşı yaptırmayı kabul etmeyecektir. İşte o yüzden, bağışıklama programlarının selameti için, anne-babalardan ‘aydınlatılmış rıza’ hakları her daim esirgenegelmiştir.

Son Yargıtay kararında savcımızın verdiği gerekçeleri okuyan herkes bunun bilimsel değil, tamamen politik bir karar olduğunu rahatlıkla görebilir.

Dünyada aşı politikalarını ve son gelişmeleri takip edenlerimiz 2014 sona ererken bizzat CDC’nin KKK aşısı ile otizm arasında bağıntı olmadığına dair kanıt olarak kongreye sunduğu çalışmanın yazarlarından birinin 13 yıl sonra CDC üst yönetiminin talimatıyla veri tahrifatı yaptıklarını ve buldukları istatistiksel önemdeki bağıntıyı gizlediklerini itirafının (14) ardından tüm dünyada başta KKK aşısının Amerika’da (ve Türkiye’de) tekelini elinde bulunduran ve aynı anda kendi virologları tarafından da aşıdaki kabakulak kompanentinin koruyucu etkinliğini %95 seviyesinde gösterebilmek için deneylere hile karıştırdıkları iddasıyla dava edilmekte olan (15) MERCK ilaç şirketinin lobi faaliyetleri ile Amerika, Avustralya ve Avrupa ülkelerinin %40’ında 2015 yılının Şubat ayından itibaren aynı anda aşıların kanunen zorunlu hale getirilmesi için çalışmalara başlanmış olduğunu bilirler.

Türkiye DSÖ’nün 2013 raporunda (16) da belirttiği gibi aşı satışlarının daha etkin hale getirilmesi için Meksika, Brezilya, Endonezya, Rusya, Çin ve Hindistan’la birlikte ‘çok uluslu şirketler’ için en öncelikli konumda olan ülke statüsündedir. Bu rapora göre,

– 2025 itibariyle global aşı pazarının 100 MİLYAR dolara ulaşması bekleniyor.

– Şu anda geliştirilmekte olan 120’nin üzerinde yeni aşı var!

– Bunlardan 60’ı Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için önem taşıyor.

Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bu ülkelerde yeni ve innovatif aşılar için geniş çaplı ruhsatlandırma çalışmalarına geçilmiş [yeni su çiçeği, meningokok ve pnömokok aşılarını hatırlayalım lütfen] ve bu ülkelerde ilaç sanayii satış gücü ile çok uluslu şirket temsilcilerinin varlığı arttırılmış, yani “pharma-benzeri model’e geçilmiş aynı rapora göre.

Geriplandaki bu tabloyu bilirsek gelişmelerin resimdeki yeri çok daha netleşir diye düşünüyorum.

Bakanlığın BM sözleşmelerini dayanak olarak kullanmaya çalışması boşuna değildir, zira aşı firmalarının devletler dışında bir diğer müşterisi de DSÖ, UNICEF ve PAHO gibi alt-kurumlarıyla global pazara yönelik aşı çalışmalarını üstlenmiş devletlerüstü kuruluş, Birleşmiş Milletler‘dir.

Görevi halkın sağlığını korumak olan mercilerin “pharma-sağlığı”nı korumak adına ebeveynlerin çocukları üzerindeki haklarını gasp etmeye kalkması, insanların bedenleri üzerinde hak iddia etmesi korkunç implikasyonları olan bir durumdur. Anne-babanın çocuğu üzerindeki hak yetkisi herhangi bir devletin veya devletlerüstü kurumun iznine tabi değildir, o yüzden bu tür kararların hiçbir bağlayıcılığı olamaz.

Aşının koruduğu –ya da korumayı amaçladığı- hastalıklara karşı aldığınız önlem/önlemler nelerdir?

Hollanda dünyanın en gelişmiş, yaşam standartları oldukça yüksek ülkelerinden; çoğu yetersiz belediye hizmetleri, sanitasyon eksiliği ve beslenme zafiyetinden kaynaklanacak bulaşıcı enfeksiyonların burada görülmemesi normal. O yüzden aşılar mı koruyor, yoksa zaten ortada hastalığa yol açacak faktör mü yok kesin bir sonuç çıkaramıyorsunuz, fakat örneğin burada su çiçeğine karşı aşılama yok. Ona rağmen ve özellikle bulaşıcı evresinde bir araya getirdiğimiz su çiçeği çıkaran arkadaşlarından bir türlü kapamadı bu hastalığı. İlk 2 sene aşısını aldığı hastalıkları da ben küçüklüğümde geçirmiş olduğumdan, 3 seneye yakın bizzat anne sütünün koruması altındaydı, aşıların ne etkisi olacak bilemiyoruz. 4. yaş aşısından sonra da “atipik” teşhisi konulan bir kızıl vakamız var. Hiçbir ağrı kesici, ateş düşürücü veya antibiyotik kullanmadan geçirdi. Kanda antikor testi yaptırsak burada aşısı olan veya olmayan, kendi kendine az belirtiyle geçirdiği ve bizim doktora dahi götürmediğimiz, ömür boyu bağışıklık kazanmış olabileceği hastalıklar çıkabilir.

Aldığı homeopatik tedaviden ve hayatımızdan olabildiğince tüm ekstra kimyasalları çıkarıp %100 organik beslenmeye geçişimizden sonraki süreçte oğlumun bağışıklık sistemi, ateşi gereken şekilde yükselterek kendi kendine enfeksiyonları hiç müdahalesiz kısa sürede yakıp bitirecek ve bu kısa süren IMG_0041hastalık periyodu sonrası çok daha zinde ve canlanmış bir şekilde hayatına devam edecek denli güçlendi. O yüzden, şu aşamada benim tek kaygım, çocukluk döneminde geçirip de kalıcı bağışıklık sağlayamadığı hastalıklarla ergenlik döneminde karşılaşması olur, o yüzden bu evrede ne kadarını geçirirse kardır diye bakıyorum, engellemeye çalışmıyorum.

Yine de, son derece temiz beslenen, düzenli uyuyan, stres ortamı oldukça düşük ve sadece doğal malzemelerle, teknolojisiz eğitim veren bir okula devam eden, farmasötik ilaç/antibiyotik kullanmayan, mikroplardan kaçmak yerine doğayla haşırneşir olmaya teşvik edilen ve böylelikle hem aldığı probiyotik gıda ve desteklerle iç florası, hem de vücudunun dış florası zenginleştirilen, GDO ve Glifosat’tan mümkün olduğunca kaçınılan, sevilen, değer verilen ve mutlu bir çocuğun aldığı bu temelle ve kazandırılan alışkanlıklarla hayatının geri kalanını da sağlıklı geçireceğini düşünüyorum, ümid ediyorum.

Diğer yandan anne-babası olarak eşimle sürekli kendimizi geliştirmeye, gerekli olduğunda kullanmak üzere alet çantamızı zenginleştirmeye, imkanlarımız dahilinde sağlıkla ilgili mevcut ne olanaklar varsa bunlardan yavaş yavaş edinmeye ve deneyimlemeye çalışıyoruz.

‘Aşı karşıtlarına’ karşı kalem oynatan isimlerden biri olan, Açık Bilim yazarlarından Dr. Işıl Arıcan “Modern anneler kabakulak, kızamık gibi hastalıkları görmemiş, bilmiyor. Bu hastalıkların 50 sene kadar önce ne kadar öldürücü olduğunu bilmiyorlar” diyor. Bu tür bir görüşe karşılık yanıtınız ne olurdu?

Öncelikle bu kendisinin değil;

– Bugün Türkiye’de bile tanınan Rotavirüsü aşısının mücidi, aşı milyoneri,

– Merck resmi danışmanlığı, Amerika aşı bilim kurulu üyeliği gibi görevlerde bulunmuş,

– Görev yaptığı hastanede Merck’ün 1.5 milyon dolarlık kürsü başkanlığını yapan,

– Aşıların tarihçesi ile ilgili tek kaynak olarak gösterilen websitesinin editörü,

– Bütün bilim dünyasını hayrete düşüren meşhur açıklamalarının [bebeklerin aynı anda vücuda verilen 100 bin aşı antijenini kaldırabileceği, alüminyumun bebek gelişiminin elzem bir parçası olduğu gibi] kayda geçmiş olduğu “akademik” makaleleriyle tanınan,

– Bunca görevi arasında aşı hakkında 7 adet kitap kaleme almış ve Merck tarafından kitapları Amerika çapında hekimlere ücretsiz dağıtılmakta olan,

– CDC’nin aşı konusunda endişe taşıyan anne-babaların sorularına verilecek cevapları birebir kendisinin yayınlarından derlediği,

– Aşı ret hakkının anne-babaların elinden tamamen alınması için en önde kampanya yürüten,

– Yazılı ve görsel basının “aşı uzmanı” olarak görüşlerine en sık başvurduğu, ancak bugüne kadar meslektaşları tarafından kendisine yapılan aşı konusunda canlı yayın tartışması tekliflerinin tümünü geri çevirmiş,

– Aşıların vitaminlerden daha güvenli olduğunu ifade edebilmiş ve aşısını çocuğu gibi gördüğünü dillendirmiş,

– CDC’nin kar amaçsız vakfı da dahil olmak üzere Amerika’da çeşitli aşı yanlısı kurumlara doğrudan ve düzenli bağışta bulunan,

– Kitaplarında yer verdiği yanlış ifadeler İngiltere mahkemelerince alınan kararla değiştirilen, kendisine karşı açılan “hakaret ve iftira” davaları sonucu para cezasına çarptırılmış,

Prof. Dr. Paul Offit‘in birebir ifadesidir. O yüzden kendisine değil, doğrudan iddianın sahibine yanıt vermiş olalım.

Bu bildirimin aksinin çok açık bir şekilde Amerikan ve İngiliz resmi mortalite ve morbidite kayıtlarında görüldüğünü çeşitli kaynaklardan rahatlıkla teyit edebilirsiniz. Paul Offit, çocuğu gibi sevdiği aşılar için tarihi yeniden yazıyor sadece.

ıkık

Bu istatistikleri görmeseniz dahi, çok basit şekilde 1920 ve 30’ların tıp fakültelerinde okutulan ders kitaplarına baktığınızda o dönemin hekimlerinin bu şimdi vebadan tehlikeli diye lanse edilen basit çocukluk hastalıklarını nasıl tarif ettiğini ve denli rahat olduklarını görürsünüz.

Bu hiç komplikasyon olmuyordu demek değil tabii ki, ancak Holywoodvari bir dramatizasyonla nakledilen bu tip yalan yanlış ifadeler yüzünden bugünkü genç anne-babalar bu hastalıkları geçiren her çocuk ölecek zannediyor. Korkarım buna bugünün genç hekimleri de dahil.

Hekimlerimiz çocuklukta geçirilecek normal hastalıklarda komplikasyon neden oluşur, anne-babalara bunu anlatmalı ki kendileri için gerçek risk nedir, değerlendirebilsinler. Bunlar da çok basit şeyler aslında; anne sütü yerine kullanılan formül süt, konvansiyonel/pastörize inek sütü, sıklıkla kullanılan farmasötik ilaçlar ve özellikle antibiyotik, bozuk/kötü beslenme, aşılar ve elbette evde bakım için uygulanacak basit yöntemlerin bilinmemesi.

O yüzden, sonsuza kadar aşılanıp durmazsak bir zamanların bu ölümcül hastalıkları aşı öncesi dönemdekine çıkar bildirimleri hem resmi istatistikler bakımından doğru değil. Modern zamanlarda bu hastalıklardan ölümlerin neden azaldığına dair daha rasyonel bir açıklama mevcut. Yok hayır, aşı değil elbette bu… Hijyen, yani temizlik. Makalenin adı, “Hijyen ve enfeksiyonlar arasındaki neden-sonuç ilişkisine dair kanıtlar”. (17)

Gördüğümüz gibi hekimlik, teorik bilginin sahada pratik olmadan hiçbir işe yaramayacağı, tecrübenin hayati önemde olduğu bir meslek.

Türkiye’nin geleceğinden bahsediyoruz, yarınımız çocuklarımızın zihinsel, ruhsal ve bedensel sağlığından. 2025’te her iki erkek çocuktan birinin otizm teşhisi alacağı öngörülen, psikoterapötik ilaç kullanma yaşı 4’e inmiş, çocuk nüfusunun %54’ü bugün kronik hastalık sahibi, 10 sene öncesinin verilerine göre her 50 çocuktan birinin otizmli olduğu, sağlık sistemi büyük bir çöküntü içindeki Amerika’dan gelecek yönlendirmelere ihtiyatla yaklaşılmalı, mesajı kimin verdiğine dikkat edilmeli derim ben naçizane.

(1) Vaccine Illusion, Tetyana Obukhanych, İmmünolog

(2) Novel Roles for Immune Molecules in Neural Development: Implications for Neurodevelopmental Disorders, Front Synaptic Neurosci. 2010; 2: 136., PMCID: PMC3059681

(3) Immunosuppressive CD71+ erythroid cells compromise neonatal host defence against infection. Nature. 2013 Dec 5;504(7478):158-62.

(4) Molecular mechanisms underlying anti-inflammatory phenotype of neonatal splenic macrophages. J Leukoc Biol. 2007 Aug

(5) http://www.asicalismagrubu.org/acg4.asp

(6) Haley B & Small T. Biomarkers supporting mercury toxicity as the major exacerbator of neurological illness, recent evidence via the urine prophyrin tests. Medical Veritas 2006; 3: 1-14.

(7) Haley B. Mercury toxicity: Genetic susceptibilities and synergistic effects. Medical Veritas 2005; 2: 535-542.

(8) Vaccine-associated paralytic poliomyelitis: a retrospective cohort study of acute flaccid paralyses in Brazil, Oxford Journals Medicine & Health International Journal of Epidemiology Volume 29, Issue 4

(9) Polio Vaccination, http://www.cdc.gov/vaccines/vpd-vac/polio/

(10) http://sm.stanford.edu/archive/stanmed/2011summer/article7.html

(11) Difficulties in Eliminating Measles and Controlling Rubella and Mumps: A Cross-Sectional Study of a First Measles and Rubella Vaccination and a Second Measles, Mumps, and Rubella Vaccination. PLoS One. 2014; 9(2): e89361.

(12) Body Burden: The Pollution in Newborns, Environmental Working Group, July 14, 2005

(13) Predicting post-vaccination autoimmunity: who might be at risk? Pharmacol Res. 2015 Feb;92:18-22

(14) August 27, 2014 Press Release, “Statement of William W. Thompson, Ph.D., Regarding the 2004 Article Examining the Possibility of a Relationship Between MMR Vaccine and Autism”

(15) Class Says Merck Lied About Mumps Vaccine, http://www.courthousenews.com/2012/06/27/47851.htm

(16) Global Vaccine Market Features and Trends, Miloud Kaddar, WHO, IVB, Geneva

(17) What is the Evidence for a Causal Link Between Hygiene and Infections?, Allison E Aiello and Elaine L Larson, Hygiene and infections

 

Author: 4myLilliput

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir