Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!

Ebeveyn Aşı Kılavuzu

Asena Devlet

Ocak 2013


İçerik
1. Bağışıklık kazanmanın tek yolu enfeksiyonel hastalığı geçirmek veya temasta bulunmaktır; aşılanmak bağışıklanmak demek değildir.
1.1.Kandaki antikor seviyesi herhangi bir enfeksyionel hastalığa karşı korunma göstergesi değildir.
1.1.1.Boğmaca (Pertussis)
1.1.2.Kabakulak
1.1.3.Haemophilus influenza b (HiB)
1.1.4.Pnömokok (yetişkin pnömoni/zatürre aşısı)
1.1.5.Kolera
1.1.6.Rotavirüsü
1.1.7.Mevsimsel Influenza
1.2.Doğal ve Yapay Bağışıklık Arasındaki Fark
1.3.Toplum/Sürü Bağışıklığı Konsepti
1.4.Sürü Bağışıklığı: Gerçek İstatistikler
2.Kanıta Dayalı Tıp Çağında İspatı Olmayan Aşı Etkinliği ve Aşılamanın Yanlış Teorik Temeli: İmmünolojik Hafıza
3.Aşının İçindekiler/Etken Maddeleri
3.1.Aşılarda Sığır Serumu
3.2.AŞILARDA KULLANILAN ABORTE İNSAN FÖTÜSÜ HÜCRELERİ
4.Bebek ve Çocukları Aşıdan Korumak için 23 Neden
4.1.Sorulması Gereken Sorular


1. Bağışıklık kazanmanın tek yolu enfeksiyonel hastalığı geçirmek veya temasta bulunmaktır; aşılanmak bağışıklanmak demek değildir.

 

Bağışıklık dediğimiz biyolojik terim, üniversal olarak gözlemlenen “önceden geçirilmiş hastalıklar neticesinde birtakım enfeksiyonel hastalıklara daha sonra yakalanılmaması” fenomeni için kullanılmaktadır. Doğal yoldan kazanılan bağışıklığın biyolojik temeli bugün hala tam olarak bilinmemektedir. Günümüz immünoloji bilmi doğal yoldan geçirilen hastalıklar ve ardından kazanılan bağışıklığı çalışmak yerine yapay bağışıklık prosesini, yani immün sistemin vücuda zerk edilen yabancı bir maddeye karşı verdiği tepkiyi çalışmaktadır. Doğal hastalık sürecinde insan immün sistemin işleyişi ile bilgi, kobay hayvanlarına enfeksiyon halini temsilen laboratuvar ortamında geliştirilmiş (canlı veya ölü) mikroorganizmalar veya bunların izole edilmiş parçalarının enjekte edildiği deneylerden elde edilmeye çalışılmaktadır. İmmünolojik laboratuvar deneyleri normal prosesin gerçekçi olmayan simülasyonları olduğundan, immünologların doğanın işleyişi ile ilgili bilgisi kendi deney modellerinin işleyişi ile sınırlıdır.

Günümüz tıbbi uygulamaları, doğal bağışıklanmayı ve immün sisteminin karmaşık yapısını anlamaktan fersah fersah uzakken, hastalığı gerçekten geçirmeden “bağışıklık”ı garantilemek amacıyla yapay immün yanıt oluşturma, yani aşılama çalışmalarında ısrar etmektedir. Aşıyla oluşturulan proses her ne kadar doğal hastalığa benzemese de yine de kendi içinde riskleri olan bir hastalık prosesidir. Ve aşılama ile kazandığımız bağışıklık değil, bağışıklığın zayıf bir taklidir. Bu nedenle, özü itibariyle aşılama hastalık önlemede ne güvenli ne de etkili bir yöntemdir.

KAYNAKVaccine Illusion: How Vaccination Compromises Our Natural Immunity and What We Can Do to Regain Our Health”, Dr. Tetyana Obukhanych, Stanford University School of Medicine.

Aktif bağışıklanma için genel olarak “aşılama” ve “bağışıklama” terimleri birbirinin yerine kullanılmaktaysa da bu iki terim eşanlamlı değildir; immünobiyolojik bir maddenin vücuda verilmesi otomatik olarak yeterli bağışıklanma sağlanmış olduğu anlamına gelmez.

KAYNAK: CDC – Amerikan Centres for Disease Control and Prevention / Amerikan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’nin Haftalık Hastalık Morbidite ve Mortalite Raporu (MMWR-Morbidity and Mortalıty Weekly Report) http://www.cdc.gov/mmwr/PDF/rr/rr4301.pdf

1.1 Kandaki antikor seviyesi herhangi bir enfeksyionel hastalığa karşı korunma göstergesi değildir.

 

Antikor paradigmasının çıkış noktası şu şekildedir:

İmmünologlar, von Nehring-Kitasato’nun kendilerine 1901 yılında Nobel Ödülü kazandıran “at” anti-serumu terapisinin difteri ve tetanazo karşı gösterdiği anti toksik etkiyi “antikor” (veya immünoglobulin) adı verilen moleküler birimlere atfetmektedir. Antikorlar çok çeşitli toksin ve patojene bağlanma kabiliyeti olan ‘Y’ şeklinde moleküllerdir. İmmünologlar antikorların bu bağlanma kabiliyetleri ile toksinleri nötralize ettiklerine, yani toksinlerin difteri veya tetanoz belirtilerini ortaya çıkarmalarını engellediklerine inanmaktadır. Herhangi bir laboratuvar testiyle difteri ve tetanoz toksinlerine karşı oluşan antikorları, aşıda kullanılan ve laboratuvarda formaldehid ile işlenmek suretiyle elde edilen difteri/tetanoz toksoidlerine karşı oluşan antikorlardan ayırt etmek mümkün olmadığından, immünologlar toksoid enjeksiyonlarının tıpkı orijinal at anti-serumunun sağlamış olduğu gibi karşılık gelen doğal toksinlere karşı uygun koruma sağlayacak antikorları ürettiğini varsaymaktadır. Bu varsayımlar zincirindeki en zayıf halka ise tüm immünolojik araştırma tarihi boyunca, orijinal at anti-serumunun toksinlere karşı göstermiş olduğu antidot etkisinin antikorlara bağlı olarak geliştiğini gösterecek herhangi bir deneysel kanıt bulunmayışıdır.

Böylesi önemli bir varsayımın immünolojide deneylerle ispatının aranması ve gösterilmesi gerekmez midir? İspat için antikor üretme kapasitesine sahip olmayan deney hayvanlarında orijinal Behring-Kitasato yöntemiyle anti-serum elde edilmesi yeterli olacaktır. Günümüzün ileri moleküler mühendislik teknolojisi sayesinde bugün artık genetik olarak antikor üretemeyecek fare üretilebilir. Şimdiye kadar böyle bir imkan olmadığı için ise kimsenin aklına bu varsayımın düzgün bir şekilde sağlamasını yapmak gelmemiş ve günümüze artık bir dogma olarak taşınmıştır. Sorulması gereken soru, hala bugün immünoloji bilmi aşılamanın üzerine inşa edildiği “antikor merkezli koruma dogma”sını test etmeye yanaşmamaktadır?

KAYNAK: Vaccine Illusion: How Vaccination Compromises Our Natural Immunity and What We Can Do to Regain Our Health”, Dr. Tetyana Obukhanych, Stanford University School of Medicine.

Dijital çağa geçilmeden önceki dönemde üniversite bodrumlarında toz toplayan The Journal of Experimental Medicine dergisinde yayımlanmış 1920’li yıllardaki bilimsel çalışmalar incelendiğinde tetanoza karşı doğal bağışıklığın nasıl kazanılabileceğinin yanısıra tetanoza karşı doğal bağışıklığın antikorlarla alakası dahi olmadığı görülmektedir. Doğal bağışıklık gayet basit bir şekilde deney farelerine C. tetani sporları yedirilmek suretiyle kazandırılmıştır.

KAYNAK: The Immunity Produced by the Growth of Tetanus Bacilli in the Digestive Tract” http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/19869129

Yayımlanmış diğer bazı çalışmalarda insanların dışkılarında da C. tetani sporlarına rastlanmış ve önceden herhangi bir tetanoz öyküsü olmamasına rağmen bu kişilerin C. tetani’ye karşı aglutinin ve anti-toksin antikorları üretebildikleri gösterilmiştir.

KAYNAK: Studies on the Relation of Tetanus Bacilli in the Digestive Tract to Tetanus Antitoxin in the Blood.”Tenbroeck C, Bauer JH, http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/19868740The Tetanus Bacillus as an Intestinal Saprophyte in Man.”, Tenbroeck C, Bauer JH., http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/19868669

Tetanoz üzerine yapılmış bu önemli araştırmalar uzun süre immünolojinin radarından kaçmış olduğundan tetanoza karşı doğal bağışıklık geliştirmenin mümkün olduğu öğrenilememiş, onun yerine toksoid bazlı aşının tek kurtuluş yolu olduğu yanlış kanaati yerleşmiştir.

Tıp literatürü aşılı olduğu ve kanında yüksek oranda “koruyucu” antikor bulunduğu halde hastalığa yakalanmış (kimisi ölümle sonuçlanan) tetanoz kurbanlarının bildirimleriyle doludur. Bunlara tetanozla ilgili birkaç örnek:

Toksinlere karşı ‘antikora dayalı koruma’ dogmasına bakılacak olursa bu kişilerin tetanoza yakalanmaması gerekirdi, ancak belli ki sahip oldukları antikorlar kendilerini korumamış. Düşünülecek olursa, antikora atfedilen koruma mekanizması fazla anlamlı gelmiyor, zira toksinler merkezi sinir sisteminde devreye giriyor, kanda değil. Antikorların merkezi sinir sistemine ulaşmaları mümkün değilken buradaki toksinleri nötralize etmeleri nasıl beklenebilir?

Aşılar bağışıklık sistemini “koruyucu antikor” oluşturacak şekilde stimüle etmek amacıyla geliştiriliyor. Hekimler antikor varlığını bağışıklığın kanıtı sayıyor ve hastalıktan koruma sağlanacağına inanıyor. Oysa tıp dergisi, Vaccine‘nin 2001 yılında yayımlanan bir sayısında aynen şöyle deniliyor: “Pekçok durumda, kanda ‘antijene özel antikor’ titeri bulunmasının ‘koruma’yla bağlantısı olmadığı bilinen bir gerçektir.”

KAYNAKVaccine. 15 Ekim 2001; 20 Suppl 1:S38-41

Aşılanmış olup antikor geliştiren pekçok kişinin hastalığı kaptığı görülürken, aşılanma sonrası antikor geliştirmemiş (serokonversiyon olmamış) kişiler arasında hastalığı geçirmeyenler bulunabiliyor. Bu durumda, kişinin belirli bir enfeksiyonel hastalığa karşı direncini belirleyen faktöracaba kanda antikor bulunması mıdır?

Aşağıda literatürden çeşitli hastalık ve aşılarıyla ilgili seçtiğimiz örneklerden de görülebileceği üzere, aşılamanın temelini oluşturan antikor üretimi kişilerin enfeksiyona yakalanmayacağının garantisi değildir:

1.1.1 Boğmaca (Pertussis)

Pertussis dünya genelinde, yüksek oranda bağışıklanmış [aşılanmış] popülasyonlarda bile bebek ve çocuklar arasında önemli oranda morbidite [popülasyondaki hastalık insidansı] ve mortaliteye [ölüm] yol açmaya devam etmektedir. Laboratuvar antikor ölçümlerinde korumaya karşılık gelecek bir seviye tespit edilememiştir.”

KAYNAK: Clin Diagn Lab Immunol. 1999 Jul;6(4):464-70. “Pertussis immünoglobulininin (P-IGIV) aerosol şalans modeline göre koruyucu etkileri.”. NOT: Bu durumda, aşılı bir kimse yüksek antikor titerine sahip olsa da hastalığa yakalanabilir.

Kandaki antikor seviyesi ile boğmacaya karşı bağışıklık durumu arasında korelasyon saptamakta güçlük yaşanmaktadır. İkisi arasında ilinti kurulma ihtimali düşüktür. Boğmacadan kesin koruma için belirli bir antikor seviyesi ile doğrudan ilişki bulunamamıştır.”

KAYNAK: Infect Immun. 2004 Jan;72(1):615-20. “İnsan periferal kan mononükleer hücrelerinin pertussis toksini ile mitojenisitesinin antikora dayalı nötralizasyonu.” NOT: Peki, güvenilir şekilde koruma sağlamayacaksa pertussis antikoru üretilmesinin gereği var mıdır?

Boğmacaya özel antikor seviyeleri ile boğmacadan korunma arasında tespit edilebilmiş doğrudan bir ilişki bulunmamaktadır.”

KAYNAK: Kanada Bulaşıcı Hastalıklar Raporu. Cilt 23 (ACS-3) 15 Temmuz 1997. “Boğmaca Aşısı Raporu.”

Koruyucu etkinlik çalışmaları antikor yanıtı ile boğmaca hastalığına karşı koruma arasında doğrudan ilişki göstermemiştir.”

KAYNAK: MMWR. March 28, 1997/Vol. 46/No.RR-7, p4

1.1.2 Kabakulak

Kabakulak titerleri ile kabakulaktan korunma arasındaki korelasyona dair pek bir şey bilinmemektedir.”

KAYNAK: J Clin Microbiol. 2005 September; 43(9): 4847-4851. “Mumps Virus-Specific Antibody Titers from Pre-Vaccine Era Sera: Comparison of the Plaque Reduction Neutralization Assay and Enzyme Immunoassays.”

1.1.3 Haemophilus influenza b (HiB)

NOT: Haemophilus influenza b, HiB aşısı (HibTITER)’in nötralize etmek için üretildiği bakteridir.
HibTITER aşısı ile oluşturulan antikorların in vitro [laboratuvar ortamında] antijene [bakterinin hücre duvarı] bağlanma kapasitesinin yüksek olduğu saptanmıştır. Ancak, H.influenza b antikorlarının in vivo ortamda [insanda] sağlayacağı klinik koruma seviyesi bilinmemektedir.”

KAYNAK: HiB TITER ürün prospektüsü. NOT: Bir başka deyişle, laboratuvardaki deney tübünde gözlemlenen bir şey, insan için hastalıktan korunmaya denk gelmeyebilir.

1.1.4 Pnömokok (yetişkin pnömoni/zatürre aşısı)

Yapılmış çeşitli randomize çalışmalardan elde edilen sonuçlar göstermektedir ki, polisakkarid pnömokok aşısı kronik akciğer hastalığı (veya bir başka kronik hastalığı) olsun olmasın yetişkinlerde zatürre veya ölüm insidansında bir azalma sağlamamaktadır. Aşı aynı şekilde 55 yaş ve üstündeki kişilerde de zatürre veya ölüm insidansını azaltmamaktadır.”

KAYNAK: The Cochrane Library, Issue 4, 2003. Chichester, UK: John Wiley &Sons, Ltd. “Vaccines for preventing pneumococcal infection in adults.” Cochrane Methodology Review.

1.1.5 Kolera

Kolera aşısının antikor titeri, V. cholerae O139 enfeksiyonundan korumayla ilişkilendirilememiştir. Temaslıların dörtte biri, yüksek antikor titerlerine sahip olmalarına rağmen semptomatik veya asemptomatik kolera geliştirmiştir.”

KAYNAK: Journal of Infectious Diseases. 2004:189 (15 june). “Incomplete Correlation of Serum Vibriocidal Antibody Titer with Protection from Vibrio chloare Infection in Urban Bangladesh.”

1.1.6 Rotavirüsü

Serum antikorları ölçüldüğünde antikor titeri ile rotavirüsü enfeksiyonuna karşı bağışıklık arasında herhangi bir korelasyon bulunamamıştır. Aşıdaki altı virüse karşı oluşan alt antikora ait titerlerden herhangi biri ile rotavirüsü enfeksiyonuna karşı klinik korunma arasında tutarlı bir ilşki saptanamamıştır.“

KAYNAK: Vaccine. Volume 13, Issue 13, 1995, Pages 1226-1232. “Lack of correlation between serum rotavirus antibody titers and protection following vaccination with reassortant RRV vaccines.”

1.1.7 Mevsimsel Influenza

1:40’lık serum antikor titeri influenza [grip] enfeksiyonundan korunmayı garantilememektedir. Bundan daha düşük titer değerlerine sahip kişiler influenzaya karşı korunma gösterirken, bu oranın üzerinde titerlere sahip kişilerin semptomatik enfeksiyon yaşadıkları olmaktadır. Ayrıca, 1:40 veya üzerinde titer değerlerinin kişiyi enfeksiyondan koruyacağı varsayımı ancak, eğer yükselmiş titere neden olan virüs o mevsim dolaşımda olanla aynı vürüsse geçerlidir.”

KAYNAK: NEJM. 2006 Mar 30;354(13):1343-51. “Safety and immunogenicity of an Inactivated Subvirion Influenza A (H5N1) Vaccine.”

1.2 Doğal ve Yapay Bağışıklık Arasındaki Fark

Avustralyalı biliminsanı Dr. Viera Scheibner:

Tek bir bağışıklık vardır, o da çocukluk çağı enfeksiyonel hastalıkları geçirilerek kazanılan doğal bağışıklıktır.”

Aşılama, insan eliyle oluşturulmuş patojenlere vücudun vereceği geçici yanıtları yapay yoldan tetikleme işlemiyken, bağışıklanma hastalıkları doğal yoldan geçirmek suretiyle ömür boyu karşılaşılacak aynı hastalık etmenlerine karşı yenilmez bir silah kazanma işlemidir.

Ta 1888 yılında Fransız bilimadamı Dr. Xavier Raspail şu açıklamayı yapıyor: “her antijen vücutta bir tepki oluşturur ve çoğunlukla da bağışıklık sisteminin yanıtı antikor üretmek şeklinde olur. Ancak salt antikor mevcudiyeti hastalıktan korunulacağı, yani “bağışıklık kazanılmış” olduğu anlamına gelmez.

Doğal Bağışıklık Yapay Bağışıklık
  • Tek gerçek bağışıklıktır; hastalığı geçirmekle ya da temasla oluşur.
  • Uzun süreli, çoğunlukla ömür boyu koruma sağlar.
  • Anneden fötüse aktarılabilir.
  • Gerçek “toplumsal bağışıklık” sağlar.
  • Modifiye edilmiş virüs ve bakterilerin suni yolla vücuda zerk edilmesi ve sensitizasyon oluşturulması işlemidir.
  • Etkisi geçicidir; bu yüzden yine kanıtlanmamış modern bir konsept olan rapel (booster) doz aşı uygulamasına geçilmiştir.
  • Anneden fötüse aktarılamaz.
  • 5’er sene aralıklarla her yaş grubu insan sürekli olarak aşılanmadığı takdirde aşıya bağlı “toplumsal bağışıklık”tan söz edilemez.

Yapay bağışıklık hastalığın semptomlarının ilaç veya aşı yoluyla suni olarak baskılandığı anlamına gelmektedir. Aşılarda, hastalık yapıcı bir etmenin insan elinden çıkmış bir versiyonu kandolaşımına verilmektedir. Teoride vücut bu zayıflatılmış versiyona karşı antikor üretecek ve yaşam boyu bu antikorlar o hastalık her ne zaman başgösterirse onu tanıyıp altedecektir.

Bu tip bir “bağışıklık” yapaydır, yani aslında tam doğru değildir, zira aşı vücuda bir çeşit bağışıklık vermektedir vermesine ancak bu doğal hastalığa karşı değil, bu hastalığın laboratuvarda üretilmiş mutant bir versiyonuna karşıdır.

Harvard Tıp Fakültesi’nden Dr. Richard Moskowitz aşı geliştirme ve uygulama sürecini şu şekilde açıklıyor: “Bu tamamen bir hastalık etmenininin virülansının çocukların %99.9’unda immün yanıt oluşturmayacak derecede aşamalı olarak zayıflatılması ilkesine dayanır. Yani artık vücudun “yabancı” olarak tanıyamayacağı kadar zayıflatılmış ve değiştirilmiş olan mikroplar, doğanın normal şartlarda hiçbir zaman izin vermeyeceği şekilde artık vücudun derinliklerine, dokulara nüfuz etme şansına sahiptir. Burada latent, gizli allerjenler olarak öylece bekleyebilirler, tıpkı “yavaş virüsler” (“slow virus”) gibi… Ve bundan belki de yıllar sonra herhangi bir şey tarafından tetiklenerek aktive olduklarında, vücudun kaçak yolcuları durumundaki bu mikroorganizmalar bedenin hemen hemen her yerinde veya sisteminde kendini gösterebilir; işlev bozukluklarına, kaosa, dejeneratif hastalıklara ve hatta ölüme neden olabilir. Ancak dikkat ediniz, tüm bu olumsuzluklar orijinal hastalıktan değil, latent halde dokulara işlemiş bu mutant virüslerden kaynaklanmıştır.”

KAYNAK: Moskowitz, R MD, Role of Vaccines in Chronic disease, American Journal of Homeopathic Medicin, 98,:15 Spring 2005

Ancak tabii ölüm nedeninin aşı olduğunu bu şekilde ispat etmenin imkansız olduğunu da düşünürsek, elimizde ne derece muhteşem bir silah olduğu daha iyi anlaşılabilir.

Vücudumuzu aşılama yoluyla “kandırmış” ve immün sistemimizin normalde yabancı bir proteine vereceği yanıtı vermemesini sağlamış oluyoruz, ancak bu tip bir proses, biyolojik olayların normal seyrinin tamamen dışındadır; böyle bir şey doğada asla olmaz. [203] Aşılama, insanın evrimleşme sürecinde takip ettiği yoldan büyük bir sapmadır. Doğa, insan bağışıklık sisteminin yabancı etmenlere karşı enflamatuvar bir tepki vermesini öngörmektedir. Bu hayatta kalabilmek için ihtiyacımız olan yaşamsal bir mekanizmadır, sürü/toplum bağışıklığıdır, seleksiyondur. Şimdi geçtiğimiz yüzyılda birden bire hekimlerin milyonlarca yıllık doğal bilgiden daha iyisini bildiğini, insanoğlunun muhteşem bilimsel aklı olmadan hayatta kalma şansımızın olmadığını öğreniyoruz?!

KAYNAK: Moskowitz, R MD, The Case Agains Imunizations, Journal American Institute of Homeopathy p 21

Doğal hastalık, normal immün yanıtların tümünün verilmesini sağlayacak denli güçlüdür.

Bağışıklık vücuda zorla kazandırılamaz. Vücut kendine yabancı olan istilacıyı bizzat tanımalı, daha sonra da vücuda bulmacanın parçalarını biraraya getirerek immün güçlerinin hangi kombinasyonlarıyla bu yabancı birimi tanıyıp kuşatacağını ve bertaraf edeceğini tamamen kendi başına bulmasına müsaade edilmelidir. Bu zaman alan ve gayret gerektiren bir süreçtir – sürekli, mutedil stimülasyon gerektirir. Hasta düşme de bu sürecin bir parçası olabilir, ancak sonuç uzun süreli bağışıklık, tek gerçek bağışıklıktır.

Üretilen aşıların milyonlarca dozu da birbirinini aynıyken, her bir insanın bağışıklık sistemi de belirli bir hastalığın o insanda seyir şekli de farklı, tamamen kendine özgüdür. Tıbbın ana ilkelerinden birini hatırlayacak olursak, “hastalık yok, hasta vardır” ve aşılama ile tüm dünya nüfusu tek tip gömleğe sokulmak istenmekte, bireysel farklılıklar yok sayılarak kusurlu bir yaklaşım sergilenmektedir.

Aşılama ile oluşturulan yapay bağışıklanma neticesinde bugün yeni bir fenomenle karşı karşıyayız; yetişkinlikte kişiler orijinal hastalıkların “atipik” versiyonlarını geçirmekte ve bu atipik versiyonlar çok daha ağır bir tabloda seyredebilmektedir. Buna örnek olarak yetişkinlerde görülen kızamık, su çiçeği ve zona vakaları verilebilir.

1.3 Toplum/Sürü Bağışıklığı Konsepti

 

Tıp mensuplarının en sık kullandığı korkutma ve hatta suçlama taktiğidir, ancak doğru temellere dayanmamaktadır. Ebeveynlere aşısız çocukların aşılılarca oluşturulmuş sürü/toplum bağışıklığına bir nevi “parazitlik” yaptıkları ve diğer herkesi tehlikeye attıkları söylenmektedir. Bu argüman sürü/toplum bağışıklığı denilen bir konsepte dayanmaktadır ve bu konsepte göre toplumun belirli bir oranı bir hastalığa karşı bağışıklanmışsa, o topluluğun geri kalan bireyleri de böylelikle enfeksiyondan korunmuş olmaktadır.

Sürü bağışıklığı” [herd immunity] terimi ilk defa A.W. Hedrich tarafından 1933’te, Boston bölgesinde 1900 ve 1930 yılları arasında başgösteren kızamık salgınlarının dinamiklerini çalıştıktan sonra kullanılmıştır. Yaptığı gözlemler sonucu çocuklarda kızamık geçirenlerin oranı %68‘e çıktığı zaman salgınların durduğunu tespit etmiştir. Yine gözlemlerine göre bu koruma, toplulukta hastalığı geçirenlerin veya temaslıların sayısı tekrar %68’in altına düşünceye dek sürmekteydi.

KAYNAK: American J Hyg. 17:613-630. “Estimates of the child population susceptible to measles, 1900-1931.”

Tabii burada altı çizilmesi gereken nokta, sürü bağışıklığı konseptinin enfeksiyonu doğal yoldan geçirmek yoluyla bağışıklık kazanmış popülasyonlar için kullanılmış olmasıydı. Ancak her nasılsa bu konsept bugün, aşılamanın da aynı doğal enfeksiyon gibi koruma sağladığı varsayılarak aşılı topluluklar için kullanılmaktadır. Ancak aşı yoluyla yapay olarak oluşturulmuş antikorların kısa bir süre sonra kaybolduğu bugün bilinen bir gerçektir. Birçoğu 8, en fazla 10 sene içinde tamamen ortadan kaybolmaktadır. Ömür boyu sürecek bağışıklık ancak gerçek virüsle karşılaşılması durumunda oluşmaktadır. Kanda antikor varlığının kişiyi herhangi bir hastalığa karşı koruyacağı varsayımı hatalıdır. (Bölüm 1.a. Ve EK 1’e bakınız).

KAYNAK: Vaccine. 2001 Oct 15;20 Suppl 1:S38-41. “What are the limits of adjuvanticity?”

Şayet aşılar doğal bağışıklık kadar etkili olsa idi, bu durumda %68’lik bir aşılama oranı ile salgınların önlenilebilmesi gerekirdi. Ne var ki, aşı kapsayıcılığının %100’e yaklaştığı durumlarda bile halen büyük çaplı salgınlar görülebilmektedir. İşte bu duruma birkaç örnek:

  • Su Çiçeği: Pediatrics. Vol. 113 No. 3 March 2004, pp. 455-459. “Chickenpox Outbreak in a Highly vaccinated (97%) School Population.” (“Yüksek oranda aşılı (%97) bir okul popülasyonunda su çiçeği salgını.”)
  • Kızamık: NEJM. 3216: 771-774. 1987. “Measles outbreak in a fully immunized (100 percent) secondary-school population.” (“Tümü bağışıklanmış (%100) bir orta okul popülasyonunda kızamık salgını.”) NOT: Bu olgu sunumunda, öğrencilerin %99’u aşılı olup bunların %95’inde aşıya bağlı antikor varlığı saptanmıştır.
  • Kızamık: Ame J Pub Health. 77:434-438. 1987. “Measles outbreak in a vaccinated (70 percent) school population: epidemiology, chains of transmission and the role of vaccine failure.” (“Aşılı (%70) bir okul popülasyonunda kızamık salgını: epidemiyolojisi, bulaş mekanizmaları ve aşının tutmamasının rolü.”)
  • Kabakulak: Arch Pdiatr Adolesc Med. 149: 774-778, 1995. “Between October 3 and November 23, 1990, clinical mumps developed in 54 students; 53 had been vaccinated.” (“3 Ekim ve 23 Kasım 1990 tarihleri arasında, 53’ü aşılı olmak üsere 54 öğrencide gelişen klinik kabakulak olgusu.”)
  • Boğmaca: J Trop Pediatr. Mar 1991, 37(2): 71-76. “An Outbreak of Whooping Cough (pertussis) in a Highly Vaccinated Urban Community.” (“Yüksek oranda aşılı bir şehirli toplulukta boğmaca (pertussis) salgını.”)
  • Influenza: J Ame Ger Sociologist. Jun 1992, 40(6):589-592. “An Outbreak of Influenza A (H3N2) in a Well-Immunized Nursing Home Population.” (“İyi oranda bağışıklanmış bakım evi sakinleri arasında Influenza A (H3N2) salgını.”)
  • Hepatit B: Dtsch Med Wocheschr. Oct 12, 19+9+0, 115(41):1545-1548. “Inoculation Failure Following Hepatits B Vaccination.” (“Hepatit B Aşılaması Sonrası Yaşanan Aşı Tutmama Olgusu.”)
  • Hepatit B: Dtsch Med Wocheschr. May 12, 1991, 116(20): 297. “Unsuccessful Inoculation against Hepatitis B.” (“Başarısız Hepatit B Aşılaması.”)

Gerçek şu ki, çoğu bulaşıcı hastalık için Türkiye’de sürü/toplum bağışıklığı zaten sözkonusu değil. Sürü bağışıklığı ancak virüse karşı bağışık bireylerin oranı %68 ve üzerindeyse mümkün olabilir. Zayıflatılmış canlı virüs aşıları [KKK / Kızamık-kabakulak-kızamıkçık; suçiçeği] rutin olarak yalnız 2 kere verildiğinden (12. ay ve 4-6 yaş arası) ve bu aşıların koruyucu etkisi 3 ila 5 yıl içinde sona erdiğinden, yalnızca 8 ve 10 yaş altı çocuklar viral hastalıklara karşı dirençli demektir. Hastalığı doğal olarak geçirmiş olanlar hariç diğer herkes, yetişkinler de dahil olmak üzere hastalığa açıktır. 10 yaş altındaki çocuklar nüfusun %68’ini oluşturmamaktadır. Bu durumda, ister Türkiye’deki tüm çocukları aşılayın ister hiçbirini aşılamayın değişen bir şey olmayacak, bunun olmayan sürü bağışıklığını “koruma”da en ufak bir etkisi olmayacaktır.

Türkiye’de viral epidemilerin görülmüyor olması endemik viral maruziyetin olmamasındandır, toplumsal bağışıklık olduğundan değil. Çocuklar üniversite çağına geldiklerinde ilk çocuklukta olunan aşıların koruyucu etkisi bitmiş olacaktır. Bu nedenle, endemik virüs eradike edildikten sonra çocukların rutin olarak aşılanması anlamsız hale gelmektedir- üniveriste çağında ara sıra ortaya çıkacak münferit hastalık vakalrını önlemeyecektir.

Özetle,

  • sürü bağışıklığı” konsepti aşılardan çok daha eskidir, hastalıkların doğal yoldan geçirilmesine dayanır; bugün hekimlerin öne sürdüğü gibi aşılı geniş kitlelerin varlığına bağlı olarak oluşmaz.
  • Gerçek sürü bağışıklığı hastalığın belirli bir popülasyonda ömrünü tamamladığını, kendi kendini yok ettiğini gösterir; tıpkı veba, çiçek, tifo-yani tarihteki her türlü enfeksiyonel hastalıkta olduğu gibi. Sürü artık bağışıktır. Doğal seleksiyon gerçekleşmiştir. Olay doğa ile alakalıdır, aşılarla değil.
  • Aşılardan önce basit çocukluk çağı hastalıklarını geçirenler ömür boyu bağışıklık kazanır ve toplumsal bağışıklığa katkı sağlar, güçlendirirken, kitle aşılama programları ile birkaç onyılda toplumsal bağışıklık bozulmuş, orijinal hastalıkların insan eliyle atipik versiyonları oluşturulmuş ve orijinal hastalığa immün olan yetişkinler bile şimdi bu atipik hastalık formlarına karşı korunmasız kalmıştır.

1.4 Sürü Bağışıklığı: Gerçek İstatistikler

 

Tıp tarihi istatistikçisi Michael Alderson bizlere, “kitle aşılama programları” daha sahneye bile çıkmamışken enfeksyionel hastalıkların biz insan türünde hükmünü nasıl tamamlamış olduğunu göstermiştir [206]. Resmi verilere bakıldığında enfeksiyonel hastalıkların tıpkı tarih boyunca olduğu gibi, aşı devreye girmeden önce büyük ölçüde ortadan kalkmış halde olduğu açık şekilde görülmektedir.

Bugün bize sürekli aşıların bizleri bulaşıcı hastalıklardan nasıl kurtarmış olduğunu anlatılır. Ancak anlatılanları desteklemek amacıyla ortaya resmi hastalık istatistikleri, hastalık morbidite ve mortalite raporları konulmaz.Şimdi bu incelemeyi resmi kaynaklarda gerçekleştirmiş araştırmacıların söyledikerine bakalım:

  Difteri Boğmaca Kızamık Influenza
1900 40.3 12.2 13.3 202.2
1910 21.1 11.6 12.4 155.9
1920 15.3 12.5 8.8 207.3
1930 4.9 4.8 3.2 102.5
1940 1.1 2.2 .5 70.3
1945 1.2 1.3 .2 51.6
1950 .3 .7 .3 31.3
1955 .1 .3 .2 27.1
1960 0 .1 .2 37.3
1970 0 0 0 30.9
Şekil 1 ABD, 100,000 Ölçekli Ölüm İstatistikleri,
KAYNAKHistorical Statistics [206]

Bir sonraki çizelge 5 yıllık aralıklarla her hastalık için ölüm insidansını gösteriyor. Altı çizili olanlar aşının o dönemde devreye girdiğini gösteriyor.

KAYNAK: International Mortality statistics, pp 163-189, 313, Michael Anderson.

 

Yıl POLİO-Çocuk Felci DİFTERİ BOĞMACA
1901 48,839 33,094
1906- 28,225 26,436
1911- 20,350 20,285
1916- 15,623 21,382
1921- 7229 12,267 14,724
1926- 6038 7074 13,047
1931- 4545 4388 9850
1936- 3666 2189 6809
1941- 3539 1135 4399
1946- 3799 467 1460
1951- 3826 125 558
1956- 1604 45 206
1961- 1076 22 82
1966- 928 15 32
1971-1975 0 12 122

 Şekil 2a ABD Hastalık Ölüm İstatistikleri

 

Yıl TETANOZ KIZAMIK INFLUENZA
1901 28,065 11,956 15,496
1906- 16,318 10,837 10,109
1911- 11,503 7615 7086
1916- 8596 7926 54,283
1921- 7818 4919 13,673
1926- 6040 3994 17,602
1931- 4709 2957 11,191
1936- 3275 1238 8449
1941- 2384 1013 4366
1946- 1697 469 1736
1951- 1093 268 1178
1956- 788 203 938
1961- 550 162 553
1966- 282 44 633
1971-1975 122 17 491

 Şekil 2b ABD Hastalık Ölüm İstatistikleri

Görüldüğü üzere doğal bir düşüş seyri izliyor hastalıklar. Peki aşılar kaç yılında devreye girmiş?

HastalıkAşısı

Polio 1954
Çiçek 1902
Difteri 1940’ların ortası
Boğmaca 1940’ların ortası
Tetanoz 1940’ların ortası
Kızamık 1963
KKK 1978
Hemophilus B 1985
Hepatit B 1991
Su çiçeği 1995
Pnömokok Konjüge 2002
Influenza 2005

Aşı-toplum sağlığı ajandasından bağımsız bir kaynaktan daha alacak olursak görüş, Amerikan Metropolitan Yaşam Sigortası kuruluşunun açıklaması aynen şöyle: “. . . çocuklarda difteri, kızamık ve boğmacadan ölüm oranları, Amerika Birleşik Devletleri’nde kitle aşılama programları başlamadan önce, 1911 – 1945 yılları arasında %95 oranında düşüş kaydetmiştir.”

KAYNAK: Dublin L, Health Progress, 1935-1945, Metropolitan Life Insurance Company, p 12. 1948

Altta, Amerika Birleşik Devletleri için 1900 1963 yılları arasındaki resmi kızamık, kızıl, tifo, boğmaca ve difteri ölüm oranları verileri ile hazırlanmış (100,000 ölçekli) grafik görülmekte; ‘kızıl’ için aşı bulunmadığı halde diğer bulaşıcı hastalıklarla benzer şekilde düşüş gösterdiğini ve aşısı olmakla birlikte yan etkileri dolayısıyla fazla kullanılmayan tifonun da yine benzer düşüş eğilimini görebiliyoruz

United States Mortality Rates - Measels

Difteri için yine 100,000’de görülen ölüm istatistikleri ve aşının 1920 yılında devreye girdiği an:

United States Mortality Rates - Diphtheria

Boğmaca için aşının yaygın olarak kullanıma girdiği 1940’ların sonuna gelinceye dek ölüm istatistiklerinin seyri:

United States Mortality Rates - Pertussis

Ve yine Amerika Birleşik Devletleri için tekli kızamık aşısının devreye girdiği 1963 yılına kadar hastalık mortalite tablosu:

United States Mortality Rates - Measels - 2

İngiltere ve Galler için yine resmi kaynaklara dayalı kızamık ölüm istatistikleri; aşının devreye giriş tarihi 1968:

UK Mortality Rates - Measles

İngiltere ve Galler için 1838 – 1978 yıllaı arasındaki “boğöaca” ölüm istatistikleri; aşı 1950’li yıllarda geniş çapta kullanılmaya başlıyor:

UK Mortality Rates - Pertussis

İngiltere ve Galler için toplam enfeksiyonel hastalık (kızıl, boğmaca, kızamık, difteri, çiçek) mortalite oranları ve münferit aşıların devreye giriş tarihleri:

UK Mortality Rates - Total

Son olarak, Greg Beattie’nin Vaccination A Parent’s Dilemma adlı kitabında Avustralya resmi istatistiklerini kullanarak hazırladığı boğmaca, difteri, kızamık, kızıl, tifo ve polio görselleri de tıpkı Amerika, İngiltere ve Galler’de olduğu gibi Avustralya’da da enfeksyionel hastalıkalrdan ölümde yaşanan düşüşün aşılarla ilgisi olmadığı görülmektedir.

A Parent's Dillema - Little effect of Vaccines
Yani aşılama, [20.] yüzyılın ilk yarısında bulaşıcı hastalıklara bağlı ölüm oranlarında görülen muazzam düşüşten sorumlu değildir.”

KAYNAK: Amerikan Pediyatri Akademisi’nin (AAPS) Pediatrics Dergisi’nde yayımlanmış, “Yaşamsal İstatistiklerin Yıllık Özeti: 20. Yüzyılda Amerikan Sağlık Trendleri”, Guyer, et al. American Academy of Pediatrics 2000; 106:6 1307-1317 http://pediatrics.aappublications.org/content/106/6/1307.abstract

Peki, bulaşıcı hastalıklardan yaşanan ölüm oranlarının düşüşe geçmesinin ardındaki gerçek nedenler nelerdi? Dr. Andrew Weil, “Health and Healing” adlı kitabında bunu çok güzel ifade ediyor:

Bilimsel tıp, sağlık alanında yaşanan bazı ilerlemelerden kendine haksısz pay çıkarmıştır. Çoğu kişi geçtiğimiz yüzyılda enfeksiyonel hastalıklara karşı kazanılan zaferin aşıların icadı ile mümkün olduğuna inanmaktadır. Oysa hakikat; kolera, tifo, tetanoz, difteri, boğmaca vb hastalıkların daha aşıları çıkmadan önce sanitasyon yöntemlerinin iyileştirilmesi, kanalizasyon sistemlerinin kurulması, toplumun taze ve sağlıklı yiyeceğe ve şehir şebekeleri ile temiz suya erişiminin sağlanması ile halihazırda düşüşe geçmiş olduğudur.”

2. Kanıta Dayalı Tıp Çağında İspatı Olmayan Aşı Etkinliği ve Aşılamanın Yanlış Teorik Temeli: İmmünolojik Hafıza

Aşı geliştirme sektöründe, immünolojik teoriden de destek alınarak, herhangi bir biyolojik madde karışımı sırf antikor üretme kabiliyetine sahip diye “aşı” etiketini alır almaz, gerçek hayatta herhangi bir hastalığı önleme kabiliyetine sahip olup olmadığı ispat edilmeye gerek bile duyulmadan, otomatik olarak “etkili” kabul edilmekte. Yani, anne babalara aşılar güvenli ve “etkilidir” dendiğinde bu aşıların çocuğunuzu hastalığa karşı koruyacağı anlamına gelmemekte, yalnızca aşının vücutta antikor üretme kabiliyetine sahip olduğu bildirilmektedir. Antikor üretiminin ise hastalıktan korunma ile eş anlamı olmadığını görmüştük.

Peki kanıta dayalı tıp çağında aşının herhangi bir hastalığı önlemede etkili olup olmadığı nasıl anlaşılır? Bunun için denek grubunun rastgele seçilmiş bir bölümüne, çift kör şekilde aşı yerine plasebo verilir, yani kimin aşı kimin plasebo aldığını ne deneyi yapan hekim ne de katılımcı bilir. Tıbbi deneylerin altın standardı kabul edilen çift kör, plasebo kontrollü bu deney şekli aşı sözkonusu olduğunda gayri ahlaki bulunmaktadır, çünkü ilke olarak plasebo verilen grubun deney süresince hastalığı kapmasına kasten gözyumulmuş olunacağı düşünülmektedir. Modern biyomedikal etik kuralları bu uygulamayı kabul edilemez kılmaktadır. Bu yüzden de aşıların hastalık önlemedeki etkinliği hiçbir zaman doğrudan çalışılmamakta, bunun yerine aşıların laboratuvar ortamında gösterdiği antikor üretme kapasitesine ve aşı genel popülasyona verildikten sonraki hastalık istatistiklerinin seyrine bakılarak yorum yapılmaktadır. Eğer hastalık insidansı aşı uygulamasına geçildikten sonra da düşmeye devam ediyorsa bu aşıların etkinliğine yoruluyor, aşıdan sonra hastalık insidansında artış görüldüğü takdirdeyse (örn. Boğmaca), aşıların yeteri sıklıkta verilmediğine hükmedilerek takvime bir rapel doz (booster) daha ekleniyor.

Aşıların gerçekten işe yarayıp yaramadığının, yani hastalıktan koruyup korumadığının ‘randomize kontrollü deney’le ispatını talep etmek etik dışı kabul edilirken, acaba aşılama gibi biyolojik olarak invazif ve klinik açıdan da riskli bir prosedürün hastalık önlemede etkili olduğuna dair doğrudan bir kanıt olmadan onaylanması tıp etiğine sığmakta mıdır? Sağlıklı bir bebeğin, yakın ve acil bir ölümcül hastalık kapma tehlikesi içinde değilken, aşısını olduğu hastalıktan ileride korunacağına dair herhangi bir garanti dahi olmadan yan etki riskine sokulması ahlaki bir uygulama mıdır? Öngörülen şekil ve dozda aşılanmış bir kimsenin, koruyucu etkinliği ispatlanmamış aşının hedeflediği aynı hastalıktan ölmesi ne kadar ahlakidir?

Farkında değiliz ancak aşıların koruyucu etkisine dair taşıdığımız fikri güveni destekleyecek somut bilimsel kanıttan büyük oranda yoksunuz. Peki bilimsel kanıta dayanmayan aşı uygulamasının en azından sağlam bir teorik dayanağı var mı?

İmmünologlar bağışıklığın teorik olarak sağlam bir açıklamasını yaptıklarını düşünüyorlar. Onlara göre doğal bağışıklık vücudun daha önce karşılaşmış olduğu patojenlere karşı geliştirdiği immünolojik hafızaya dayanıyor. Bağışıklığın immünolojik hafızayla eş tutulması immünolojik dogmanın temelini oluşturuyor. Bu temel olmadan immünolojinin aşılanmayı hastalıkları önleme adına toplumlara dayatmasını haklı gösterecek teorik bir dayanağı olmazdı. Bilimsel kanıta dayanmayan aşı paradigmasının geriye kalan tek dayanağı, teori. Ancak bu fazlasıyla el üstünde tutulan koz da ölümcül bir kusura sahip.

İmmünolojik hafıza nedir? İmmün sistemin vücuda daha önce enjekte edilmiş bir antijenle, bir biyolojik molekül veya kendinden olmayan bir partikülle tekrar karşılaşılması durumunda ilkinden daha hızlı ve güçlü bir şekilde antikor üretimi sağlama kabiliyetidir. İmmünologlar genel olarak patojenlerle çalışmadığından, immünolojik hafıza konsepti gerçek bakteri veya virüsler üzerinde değil, yalnızca izole proteinler üzerinde test edilmek suretiyle oluşturulmuştur.

İmmünologlar saflaştırılmış protein antijenlerinin insan veya hayvanlarda tek başlarına antikor üretimi sağlama kabilyetlerinin olmadığını görmüş, antikor üretimi için protein antijeninin canlıya enjekte edilmeden önce ‘adjuvan’ adı verilen alüminyum tuzları veya alüminyum elementi gibi sitotoksik [hücre için zehirli] bir maddeyle karıştırılması gerektiğini keşfetmişlerdir. Antikor üretimini güçlendirmek için canlının aynı protein antijeni ile ikinci kez enjekte edilmesi gerekmektedir, ancak bu defa adjuvan kullanımı opsiyoneldir. Protein antijenine primer yanıt yavaş, zayıf ve adjuvan bağımlıyken, ikincil ve üçüncül yanıtlar (rapel dozlar) daha hızlı, şiddetli ve adjuvandan bağımsızdır. Primer ve sekonder immün yanıtları arasındaki bu fark immünolojik hafıza konseptini oluşturur.

İmmün sistem ikinci defada daha hızlı yanıt oluşturabiliyorsa o zaman hastalığa karşı bağışıklık da bu hızlı gelişen immün yanıtla oluşuyor diye düşünülse de, araştırmalar ilerledikçe bu teorinin yanlışlığı görülmüştür. İmmünologlar, immünolojik hafıza indüksiyonu için polisakkaridler veya tekrarlı yapı sergileyen kompleks partiküller gibi protein olmayan antijenleri test etmeye başladıklarında bu antijenlerin tamamen farklı davrandıklarını, çoklu defalar enjekte edildiklerinde dahi hafıza yanıtını, yani daha hızlı ve daha yüksek seviyede antikor üretimini sağlamadıklarını görmüşlerdir.

Problematik bakterilerin çoğunun yüzeyinde polisakkarid kapsüller bulunur ve tüm virüsler de tekrarlı yüzey moleküllerine sahip kompleks partiküldürler. O halde bu gerçek patojenlerin immünolojik hafıza oluşturmadığı anlamına mı gelmektedir? Kesinlikle evet! Peki immünolojik hafızayla değilse, patojenlere karşı doğal bağışıklık nasıl kazanılıyor? Bunun bir başka açıklaması olmalı ama nedir? 200 yıldır yapılan tüm araştırmalara rağmen immünologlar bu sorunun cevabını henüz bulabilmiş değiller. Üstüne üstlük cevabı bilmediklerini kabullenmeye de yanaşmıyorlar.

Gerçek patojenlere uygulanamadığı halde ve alandan birkaç isim bu karışıklığa dair alanı uyarmaya çalışsa da, doğal bağışıklığı immünolojik hafızayla bir tutan dogma bugün halen immünoloji dalına hakimdir.

KAYNAK: Protective ‘immunity’ by pre-existent neutralizing antibody titers and preactivated T cells but not by so-called ‘immunological memory’. Zinkernagel RMHengartner HImmunol Rev. 2006 Jun;211:310-9. University Hospital Zürich, Institute of Experimental Immunology, Zürich, Switzerland. [email protected]

İmmünolojideki bu yanlış dogmanın düzeltilmek yerine daim kılınma yolunda çalışılmasının etkisini çocuklarımızın sağlığındaki kalıcı bozukluklar olarak yaşıyoruz.

3. Aşının İçindekiler/Etken Maddeleri

Vücudun doğal savunma sistemlerini, en büyük organımız olan cildi, mukozaları, solunum ve sindirim sistemlerini atlayarak doğrudan kas içine, buradan dokulara ve kana zerk edilen aşılarda antijenler, koruyucular, adjuvanlar, stabilizatörler, antibiyotikler, tamponlar, seyrelticiler, emülgatörler ve inaktive edici kimyasallar kullanılmakta ve bunun yanısıra aşı geliştirilirken virüs veya bakteri için besiyeri ya da medyum olarak kullanılan insan ve hayvan doku ve hücrelerinden aşılarda kalıntılar bulunmaktadır. Aşı üreticileri fikri mülkiyet kanunları uyarınca aşıların tam formülünü açıklamak zorunda değiller ve içerikte istedikleri an değişiklik yapma hakkında sahipler; yani ebeveynler çocuklarının vücuduna tam olarak ne verildiğini aslında hiçbir şekilde bilmiyorlar.

Amerikan hükümeti ve aşı politikalarını belirleyen merci olan CDC aşılarla ilgili problemler, yaralanmalar, hastalık ve ölüm bildirimi için tamamen aşı üreticilerinin deney/test ve bildirimlerini baz almakta, bu durum tıpkı adam öldürme suçundan yargılanan sanığa aynı zamanda hakim rolünün verilerek kendi kaderini belirlemesine imkan sağlamaya benzemektedir. Bugün aynı zamanda ekonomik ve politik ajandalara da sahip aşılara onay veren kuruluş, Amerikan İlaç ve Gıda Dairesi (FDA), aşılara kitlelere vurulmak üzere onay vermeden önce kendi bünyesinde aşılar üzerinde hiçbir test uygulamamakta, yalnızca üreticinin deney ve test sonuçlarını incelemektedir.

Bugünün aşıları yakalanmak istemediğimiz hastalıkların canlı versiyonlarını içermelerinin yanısıra GDO; enfekte inek, domuz, tavuk ve maymun hormonları; H1N1 gibi test edilmemiş virüs kombinasyonları; alüminyum; cıva; emülgatörler; çeşitli hayvanlardan, sivrisineklerden ve hastalıklı insanlardan hibrid bakteriler kullanılmaktadır.

Aşağıda aşı içeriğinde yer alan maddeler kısaca tanıtılacaktır:

ANTİJENLER: İmmün yanıt indüklemek için aşılarda kullanılan ana bileşen olup mikropların zayıflatılmış hali ya da hastalık yapıcı organizmanın fragmanı olarak aşıda bulunurlar: virüsler (polio-çocuk felci), bakteriler (Bordetella pertussis-boğmaca) ve toksoid (Clostridium tetani-tetanoz) bunlara örnek olarak verilebilir.

BESİYERİ/MEDYUM (Büyüme Ortamı): Virüslerin üretilebilmesi için bir medyuma/besiyerine ihtiyaç vardır. En sık kullanılan besiyerleri civciv embriyosu fibroblastları; civciv böbrek hücreleri; fare beyni; Afrika yeşil maymununun böbrek (Vero) hücreleri; ve insan diploid (fötal doku) hücreleri (MRC-5, RA 27/3, WI 38).

KORUYUCULAR: Aşilarda Mikrobiyal kontaminasyonu önlemek için kullanılıyor. Thimerosal (cıva), gelişimsel toksin olarak kabul edilmiştir; yani doğuştan gelen özürlere, düşük doğum ağırlığına, biyolojik bozukluklara, çocuk büyüdükçe ortaya çıkacak psikolojik veya davranışsal bozukluklara yol açtığı bilinmektedir. Hamilelikte maruz kalınması durumunda fötüsün gelişiminde aksaklıklar oluşabilir ve hatta ölümle sonuçlanabilir.

KAYNAK: 
      • 2008 Neuroendocrinology Letters: “Thimerosal has been recognized by the California Environmental Protection Agency, Office of Environmental Health Hazard Assessment as a developmental toxin. This implies that Thimerosal may produce birth defects, low birth weight, biological dysfunctions, or psychological or behavior deficits that become manifest as the child grows. Maternal exposure during pregnancy may disrupt the development or even cause the death of the fetus. … It is clear from these data that additional ND research should be undertaken in the context of evaluating mercury-associated exposures, especially from Thimerosal containing Rho(D)-immune globulins administered during pregnancy.
      • The Material Safety Data Sheet (MSDS) on Thimerosal, “Exposure to mercury in-utero and in children may cause mild to severe mental retardation and mild to severe motor coordination impairment.” (“Anne karnında veya çocuklukta maruziyet durumunda hafif ve/veya ağır zihinsel özürlülük ile hafif ve/veya motor koordinasyonu bozukluklarına yol açabilir.”)

Thimerosal’in toksikolojik incelemesine bakıldığında ise insanlarda kronik etkisinin somatik hücrelerde gen mutasyonuna sebebiyet verici olduğu ve böbrekler, karaciğer, dalak, kemik iliği, merkezi sinir sistemine zarar verebileceği yönündedir. Hayvanlarda yapılan deneylerde kanser yapıcı etkisi saptanmış, ancak insanlar üzerinde karsinojenite çalışmaları yapılmamıştır.

KAYNAK: The Material Safety Data Sheet (MSDS) on Thimerosal, “Toxicological Information – Chronic Effects on Humans: Mutagenic for mammalian somatic cells. May cause damage to the following organs: kidneys, liver, spleen, bone marrow, central nervous system (CNS). Special Remarks on Chronic Effects on Humans: May cause cancer based on animal data. No human data found.”

Benzetoniyum klorür‘ün endokrin, cilt ve duyu organı toksini olduğu şüphesi bulunmaktadır.

2-phenoxyethanol‘un, embriyonik ve fötal gelişim ile canlıların üreme sistemlerinde toksik etkisi olduğundan şüphelenilmektedir; kimyasal yapı olarak antifrizle benzeşmektedir.

Fenol; kan, gelişim, karaciğer, böbrek, sinir sistemi, üreme sistemi, solunum sistemi, cilt ve duyu organı toksinidir.

ADJUVANLAR: “Bağışıklığı” kuvvetlendirmek (antikor üretimini arttırmak) için kullanılırlar. En yaygın olarak kullanılanı alüminyum tuzlarıdır. Skualen (squalene) antrax aşısında kullanılmıştır ve “Gulf War Syndrome” ile ilgisi olabileceği düşünülmektedir.

*Aşılarda alüminyum kullanımı ile ilgili bilimsel bulgular için EK4’e bakınız.

STABİLİZATÖRLER: Kimyasal reaksiyon oluşumunu engeller, aşı içeriğinin birbirinden ayrışmasını veya flakon yüzeyine yapışmasını önler. Stabilizatör olarak genellikle fötal sığır (buzağı) serumu kullanılır. Monosodyum glutamat (MSG), ısı, ışık, asidite veya nem maruziyetinde aşının değişmeden kalmasını sağlar. İnsan serumu albumini canlı virüslerin stabilizasyonunda kullanılır. Aşıları donarak kurumaya veya ısıya karşı koruyan domuz jelatini ağır alerjik reaksiyonlara yol açabilmektedir.

ANTİBİYOTİKLER: Aşıların üretim ve saklanma süreçlerinde bakteri oluşumu engeller. Neomycin bir gelişimsel toksin olup aynı zamanda nörotoksik özelliğinden de şüphelenilmektedir. Streptomycin‘in kan, cilt ve duyu organı toksini olduğundan şüphelenilmektedir. Polymyxin B‘nin, karaciğer ve böbreğe toksik etkisinden şüphelenilmektedir.

KATKI MADDELERİ (Tamponlar, seyrelticiler, emülgatörler, eksipiyanlar, kalıntılar, solventler, vb): Aralarından sodyum klorür gibi bazıları muhtemelen zararsız olup, yumurta proteini ve maya ağır reaksiyonlara yol açabilmektedir. Ammonyum sülfat’ın karaciğer, sinir ve solunum yolları toksini olduğu şüphesi bulunmaktadır. Gliserin’in, kan, karaciğer ve sinir sistemine toksik etkisinden şüphelenilmektedir. Sodyum Borat; kan, endokrin, karaciğer ve sinir sistemi üzerinde, Polisorbat 80 (Tween 80) ise deri ve duyu organları üzerinde toksik etkiye neden olabilir. Hidroklorik asit, şüpheli bir karaciğer, immün, locomotor, solunum, cilt ve duyu organı toksinidir. Sodyum hidroksit, solunum, cilt ve duyu organı toksini olma özelliği taşımaktadır. Potasyum klorür şüpheli bir kan, karaciğer ve solunum yolları toksinidir.

İNAKTİVASYON KİMYASALLARI: Aşıları kontamine edebilecek istenmeyen virüs ve bakterileri öldürür. Formaldehid (veya formalin)’in, kansere yol açtığı bilinmekte ve aynı zamanda karaciğer, immün, sinir, üreme, solunum sistemleri ile cilt ve duyu organları toksini olma şüphesi taşımaktadır; mumyalama sıvılarında kullanılmaktadır. Glutaraldehid, gelişim, immün, üreme, solunum sistemleri ile cilt ve duyu organı toksini olma şüphesi taşımaktadır. Polioksitilen ‘in ise bir endokrin toksini olduğundan şüphelenilmektedir.

KİRLETİCİLER/KONTAMİNASYON: Bilimsel literatür incelendiğinde insanlar, ev hayvanları ve tarım hayvanlarına yönelik aşılarda ciddi miktarlarda virüs, bakteri, bunların komponentleri, toksinler, ayrıca yabancı hayvansal proteinler ile kanserojen protein ve DNA’larının bulunduğu görülmekte ve aşılardaki kontaminasyon sorunu halkın ya da medyanın idrak ettiğinden çok daha önemli bir sorun olarak bilimadamlarının karşısında durmaktadır. Yapılan çalışmalar, değişik üreticilerden alınmış aşı numunelerinin %60’ında bir veya daha fazla kirletici organizma göstermiştir. Bu organizmalar arasında (AIDS’in öncülü HIV’yi andıran) maymun bağışıklık yetmezliği virüsü (simian immunodeficiency virus-SIV), mikoplazma, pestivirüs, SV-40 ve sitomegalovirüs bulunmaktadır. Bunun yanısıra aşıların bir kısmında mikroglial aktivitasyonu tetikleme ve hatta başka virüslerin içine yerleşerek tehlikeli hibridler oluşturma kapasitesine sahip viral fragmanlar bulunmuştur. Sitomegalovirüsün mevcudiyeti, felç/inme ile bağlantısından ötürü özellikle önemlidir. İnme geçirmiş bir grup üzerinde yapılan bir incelemede grubun %70’inin karotid arterlerinde bu virüs bulunmuştur.

SV-40 virüsü de milyonlarca doz öldürülmüş ve canlı poliovirüsü aşısını kontamine etmiş olması bakımından yine oldukça endişe vericidir. Michele Carbone ve arkadaşları tarafından yapılan çalışmalar hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde aşılardan alınan SV-40 virüsünün insanlarda beyin tümörü, mezotelyoma [akciğer ve karın zarı kanserleri] ve osteosarkomaya [kemik kanseri] yol açtığını göstermiştir. Bu virüsün yine aynı biilimadamı tarafından bir dizi beyin tümörü (medulloblastom, epandimom ve koryoit pleksus papillomu) ile bağlantısı ortaya konmuştur. Bu bilgilerin üzerini kapatmak için muazzam bir çaba gösteriliyor olsa da, bu virüsün aşılar vasıtasıyla dünya çapında binlerce kanser vakasına yol açtığına ve halen de açmaya devam ettiğine dair kesin bilimsel kanıtlar mevcuttur.

Piyasaya çıkan ilk polio aşılarından SV-40 virüsünü kapmış (1963’e kadar) kişilerin bu virüsü çocuklarına geçirmiş olduğu (dikey geçiş ya da transpasental transmisyon) gösterilmiştir. Aşı taraftarları işte tam da bu yüzden bu büyük felaketi bugün bile örtbas etmeye çalışmaktadır; şimdiye kadar polio aşısıyla onmilyonlarca günahsız kişinin bilmeden bu kanser virüsünü kapmış olduğu ve hatta gelecek nesillerin de bu kontaminasyondan payını aldığı bilindiği takdirde halkın devletin halk sağlığı yetkililerine ve yürüttükleri kutsal aşılama programlarına güveni tamamen sarsılacaktır.

Virologlar bugün aşılara çoğu kanserojen olabilecek çok sayıda virüs ve mikoplazmanın karışmış olabileceğini kabul etmektedir. Bazen iki zayıf karsinojenik virüs birleştiğinde, genetik rekombinasyon sonucu karsinojenitelerinin çok daha güçlü hale gelebileceği bilinmektedir. Bugün bilinen bir başka bilimsel gerçek de, karsinojenitesi zayıf virüslerin kimyasal karsinojenlerin varlığında kanser yapıcı etkilerinin çok daha artmakta olduğudur.

Aşılarda beklenilmedik virüslerin çıkması artık alışılagelmiş bir durumdur:

  • Aşıyla ilgili ve diğer hücre kültürlerinde Porcine circovirus type 1 (PCV1) [domuz sirkovirüsü tip 1] muayenesi. “Porcine circovirus type 1 (PCV1) domuzlarda oldukça yaygın görülmektedir ve yakın zamanda bazı rotavirüsü aşılarında olduğu rapor edilmiştir.”
KAYNAK:  011 Oct 26;29(46):8429-37. Epub 2011 Aug 9. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/21835219?dopt=Abstract
  • ‘Zenotropik fare lösemisi virüsü’ ile bağlantılı virüs (XMRV), hem kronik halsizlik sendromu hem de prostat kanseri hastalarında rastlanılan yeni keşfedilmiş bir insan retrovirüsüdür. XMRV’nin aşılardaki hücre substratlarında kullanılmasıyla ilgili potansiyel güvenlik sorunu bulunmaktadır…”
 KAYNAK: http://www.fda.gov/biologicsbloodvaccines/scienceresearch/biologicsresearchareas/ucm127327.htm

3.1 Aşılarda Sığır Serumu

 

2000 yılında CBER, aşı üretimi için kullanılmak üzere sığırlardan elde edilmiş materyallerin teminine dair yönergelerine uyulmadığını saptamıştır.
Bu bulguya istinaden CBER tüm aşı firmalarından aşılarının üretimi için temin ettikleri sığır kaynaklı malzemelerin kaynağını kontrol etmelerini istedi. Yapılan incelemede, USDA listesinde bulunan Avrupa ülkelerinden alınmış sığır kaynaklı malzemelerden üretilmiş ek aşılar olduğu belirlendi.”
Yorum: CBER (Centre for Biologics Evaluation and Research), Biyolojik Madde Değerlendirme ve Araştırma Merkezi, Amerikan İlaç ve Gıda Dairesi FDA’ya bağlı bir bölümdür. Buzağı serumu şu aşıların üretiminde kullanılmaktadır: kızamıkçık, su çiçeği, polio (çocuk felci), Prevnar ve yetişkinlere yönelik zatürre aşısı. İneklerden elde edilen bu ticari serumun neredeyse %100’ü sığır virüsleri ile kontamine haldedir.
Ve neredeyse tüm aşıların formülasyonunda sığır serumu kullanılmaktadır:

  • MMRV – kızamık, kabakulak, kızamıkçık, su çieçği aşısı
  • MMR – kızamık, kabakulak, kızamıkçık
  • Hep A (Vaqta) – Hepatit A
  • Japanese Encephalitis (Ixiaro)
  • Pneumococcal (Pneumovax) – yetişkinlere yönelik pnömokok aşısı
  • Rabies (Rabvert) – kuduz
  • Td – Tetanoz, difteri
  • Tdap (Boostrix) – Tetanoz, difteri, boğmaca
  • Varicella (Varivax) – su çiçeği
  • Zoster (Zostavax) – zona
  • DtaP-IPV/Hib (Pentacel)
  • DTaP-HepB-IPV (Pediarix) – “sığır proteini” olarak kullanılmaktadır.

Aşılarda kullanılan sığır serumuyla ilişkilendirilen pekçok problemden biri kronik böbrek hastalığıdır.

İnsan genomuna tavuk ve inek genetik materyali mi katıyoruz? Aşılar yoluyla gelecek nesillerin genlerini bilinmeyen şekillerde değiştiriyor muyuz??

3.2 Aşılarda Kullanılan Aborte İnsan Fötüsü Hücreleri

 

  • Bazı durumlarda kullanılan hücre kültürleri (aborte fötal hücreler) tümörijenik olabilmektedir, yani kemirgen hayvanlara enjekte edildiklerinde tümör oluşturmaktadırlar. Tümör oluşturan bu hücre kültürlerinin bazılarında aktif çoğalma göstermeyen kanser yapıcı virüsler bulunabilmektedir. Bu tip virüslerin standart yöntemlerle tespit edilmesi güçtür. Bu latent veya “sessiz” virüsler, aşı üretimi safhasında maruz kaldıkları işlemler neticesinde aktif hale gelebileceğinden potansiyel tehdit oluşturmaktadır.” Acaba bu riski kendi çocuğu için almak isteyen çıkar mı? Bugün tam 23 aşıda aborte fötüs DNAsı bulunuyor!
KAYNAKhttp://www.fda.gov/biologicsbloodvaccines/scienceresearch/biologicsresearchareas/ucm127327.htm
  • Gen terapisi çalışmalarından enjekte edilmiş çıplak DNA’nın beyne taşınabildiği (Wang ve arkadaşları, 2001); düzgün entegre edilmemiş terapötik DNA’nın küçük çocuklarda kansere yol açmış olduğu (Hacein-Bey-Abina ve arkadaşları. 2008); ve kısa DNA fragmanlarının [hücre] çekirdeğe girme ihtimalinin daha yüksek olduğu bilinmektedir” diyor şirketi kısa bir süre önce bu araştırma için Murdock vakfından $500,000 hibe alan Dr Theresa.
  • Dr Deisher: “Otizm hastalığının değişim noktası analizi aşılardaki insan DNA’sı kalıntılarıyla ilintili olaylarla zamansal korelasyon göstermektedir. DNA kalıntıları FDA’nın öngördüğü limitlerin oldukça üzerindedir.
  • Meruvax-II ‘de >140ng/vial ssDNA ve >30ng/vial dsDNA bulunmaktadır; ortalama uzunlukları 215bp’dir. Havrix’te >270ng/vial ssDNA ve >30ng/vial dsDNA bulunmaktadır. FDA’nın öngördüğü miktar 10ng/dose’dur.”
KAYNAK: http://www.cogforlife.org/scpiautismstudypress.htm

Aşağıda EK3’te bütünü görülebilecek, CDC’nin yayımladığı aşı içerik listesinden derlenmiş kısmi aşı içeriği listesi ile yine aşı üreticisinin kendi yayınlarında (prospektüslerinde) belirttiği yan etkileri gösteren liste verilmektedir:

 

Aşılar

(çeşitli üreticilerden)

İçindekiler

(kısmi listedir)

Yan Etkileri

(kısmi listedir)

DtaB (Difteri, Tetanoz, aselüler Boğmaca) Aşısı, adsorbe

Alüminyum fosfat, ammonyum sülfat, Alüminyum potasyum sülfat, Thimerosal [ağırlığının%50’si cıva olan bir aşı koruyucusu], Formaldehid veya Formalin, Glutaraldehye, 2-Phoenoxyethanol, Dimethyl-betacyclodextrin, Sodium Phosphate, Polysorbate 80

Otizm, ateş, anoreksiya, kusma, zatürre, menenjit, sepsis, boğmaca, konvülsiyon, febril, gran mal, afebril ve kısmi nöbet/havale, ensefalopati [beyin dokusunda genelde dejeneratif değişikliklerin görüldüğü hastalıklara verilen isim], brakiyel nevritGuillain-Barré sendromu, Ani Bebek Ölümü Sendromu

DTaB/HepB/IPV Kombine Aşısı,

Difteri ve Tetanoz Toksoidleri ile Aselüler Boğmaca Adsorbe/ Hepatit B (Rekombinant) ve İnaktive Poliovirüsü (çocukfelci) Aşısı Kombine

Alüminyum Hidroksit, Alüminyum Fosfat, Formaldehid veya Formalin, Glutaraldehid, Maymun Böbreği Dokusu, Neomycin [antibiyotik], 2-Phenoxyethanol, Polymyxin B, Polysorbate 80, Antibiyotikler, Maya Proteini.

Havale/nöbet, diabetastımAni Bebek Ölümü Sendromu, üst solunum yolları enfeksiyonu, anormal karaciğer fonksiyonu testleri, anoreksiya, sarılıkşokensefalopati, Stevens-Johnson sendromu, brakiyel nevrit

Grip Aşısı

Influenza Virüsü Aşısı

Thimerosal [cıva], Civciv Böbreği Hücreleri, Yumurta Proteini, Gentamisin Sülfat, Antibiyotikler, Monosodyum Glutamat [MSG], Sukroz Fosfatı Glutamat Tamponu.

Ciddi solunum ve mide-barsak semptomları, havale/nöbet, alerjik astım, iştah kaybı, mitokondriyal ensefalomiyopatide artış, kısmi yüz felci, Guillain-Barré sendromu, Bell’s palsy, Stevens-Johnson sendromu, herpes zoster [zona].

Hep B Aşısı
Hepatit B Aşısı

Alüminyum Hidroksifosfat Sülfatı, Amino Asitler, Dekstroz, Fosfat Tamponları, Potasyum Alüminyum Sülfat, Formaldehid veya Formalin, Mineral Tuzları, Soya Peptonu, Maya Proteini, Thimerosal [2007 yılından önce Türkiye’de de kullanılan ve doğumda vurulan Engerix B
(GlaxoSmithKline Biologicals) aşısı Thimerosal ihtiva ediyordu]

Influenza, febril konvülsüyon, anoreksiya, üst solunum yolları hastalıkları, herpes zoster [zona], ansefalit [beyin iltihabı], palpitasyonlar, artrit, sistemik lupus ertematosus (SLE), konjünktivit, anormal karaciğer enzim değerleri, Guillain-Barré sendromu, Bell’s palsymultipl sklerozanafilaksi, havale/nöbetler.

HIB Aşısı
Haemophilus b Konjüge Aşısı (Tetanoz Toksoidi Konjüge)

Ammonyum sülfat, Formaldehid veya Formalin, Sukroz.

Anoreksiya, havale/nöbet, böbrek yetmezliği, Guillain-Barré Sendromu (GBS), ishal, kusma.

HIB/HepB Aşısı, (Rekombinant) Haemophilus b Konjüge (Menengokok Protein Konjüge) ve Hep B

Alüminyum Hidroksifosfat Sülfat, Formaldehid veya Formalin, Sodyum Borat, Soya Peptonu, Maya proteini, Amino asitler, Dekstroz, Mineral Tuzları.

Anoreksiya, havale, otitis media [kulak enfeksiyonu], üst solunum yolları enfeksiyonu, oral candida [mantar enfeksiyonu], anafilaksi [şok].

HIB / Meningokok [Haemophilus b Konjuge Aşısı (Meningokok Protein Konjuge)]

Aluminyum Hidroksifosfat Sülfatı, Formaldehid veya Formalin, Posfat Tamponları.

Febril konvülsiyonlar, HIB hastalığı başlangıcı, otitis media [kulak enfeksiyonu], üst solunum yolları enfeksiyonu, Guillain-Barré sendromu

KKK Aşısı,

Kızamık, Kabakulak, Kızamıkçık Virüs Aşısı, Canlı

Civciv Embriyosu Fibroblastları, Amino Asitler, Sığır Albumini veya Serumu [kanın sıvı kısmı], İnsan Serum Albümini, Antibiyotikler, Glutamat, Fosfat Tamponları, Jelatin, Sorbitol, Sukroz, Vitaminler.

Atipik kızamıkartritansefalit [beyin iltihabı]ölümaseptik menenjitotitis media [kulak enfeksiyonu].

Pnömokok,

Pnömokok 7-Valanlı Konjüge Aşı (Difteri CRM197 Proteini)

Aluminyum Fosfat, Maya Ekstratı, Amino Asitler, Soya Peptonu.

Febril konvülsiyon, Ani Bebek Ölümü, anafilaktik şok, iştah kaybı,

Poliovirüsü Aşısı (IPV) İnaktive Çocuk Felci Virüsü Aşısı

2-Phenoxyethanol, Formaldehid veya Formalin, Maymun Böbreği Dokusu, Yenidoğmuş Buzağı Serum Proteini, Antibiyotikler Neomycin, Polymyxin B, Streptomycin.

Ölüm, anoreksiya, Guillain-Barré sendromu.

Su Çiçeği (Varicella) Virüs Aşısı

Ethylenediamine-Tetraacetic Acid Sodium (EDTA) [metal çözme/şelasyon ajanı], Sığır albumini veya serumu, antibiyotikler, Monosodyum glutamat [MSG], MRC-5 DNA ve Hücre Proteini, Neomycin, Potasyum Klorür, Potasyum Fosfat Monobasic, Sodyum Fosfat Monobasic, Sukroz.

Febril konvülsiyon, ansefalit [beyin iltihabı], Varicella-benzeri döküntü, üst solunum yolları rahatsızlığı, alt solunum yolları rahatsızlığı, egzema, yüz ödemi, aft ve uçuk, aseptik menenjit, Guillain-Barré Sendromu, Bell’s palsy, zatürre, sekonder bakteriyel enfeksiyonlar.

*Amerikan CDC kuruluşunun aşılarda kullanılan adjuvanlar, koruyucular dışında kültürlendikleri üretim ortamlarını da gösteren tam liste için EK5’e bakınız.

4. Bebek ve Çocukları Aşıdan Korumak için 23 Neden:

 

  1. Aşıların gerçekten hastalık önlemede etkili olduğunu kanıtlayan herhangi bir bilimsel çalışma bulunmamaktadır. Çeşitli ülkelerin resmi morbidite ve mortalite istatistikleri aşıların epidemilerin sonunda, hastalık son aşamasındayken uygulanmaya başladığını göstermektedir.
  2. Sürekli olarak kökünün aşılarla kazındığı iddia edilen ‘çiçek’ hastalığı için aşı zorunlu hale getirildiğinde bilakis hastalık ve ölüm oranları fırlamış, halktan gelen yoğun tepki nedeniyle zorunlu aşı uygulamasına son verilmiştir.British Medical Journal’da yayımlanan raporunda, İngiltere’nin 19. yy aşılanma istatistiklerini inceleyen Dr. L. Parry şu soruları yöneltiyor:
    Nasıl oluyor da çiçek aşılanmışlarda aşısızlara oranla 5 kat daha ölümcül oluyor? Aşılanma oranı en yüksek illerimizden örneğin Bombey ve Kalküta’da ortalığı çiçek hastalığı götürürken, Leicester gibi aşılanma oranı en düşük illerimizin çiçek yüzü görmemiş olması nedendir? Çiçek için kurulmuş Metropolitan Asylums Board hastanelerine yatanların %80’inin aşılı, yalnızca %20’sinin aşısız kişilerden oluşmasını nasıl açıklıyoruz?”
KAYNAK: The British Medical Journal. 1-21-1928. p 116.

Bir diğer ‘çiçek’ uzmanı, CDC için görev yapan ve aynı zamanda Güney Kaliforniya Üniversitesi Tıp Fakültesi iel akademik ilişkisi bulunan Dr. Tom Mack, CDC’nin 2001 yılındaki bir toplantısında çiçekten tahmini ölüm oranları ile ilgili konuşurken yetişkinler için çiçekten ölüm oranlarının öyle reklamının yapıldığı gibi yüzde 30’larda değil, yüzde 10 ila 15 civarında olduğunu belirtiyor ve sözlerine şöyle devam ediyor: “Kitlesel aşılama olmadan da çiçek zaten ortadan kalkacaktı, ancak sadece biraz daha zaman alacaktı.”

KAYNAK: Dr. Tom Mack. 20 Haziran 2002 tarihli CDC’ye bağlı Bağışıklama Uygulamaları Danışma Kurulu (ACIP) toplantısı yazılı tutanakları.
  1. Aşılarla ilgili uzun dönemde güvenli olup olmadıklarını test eden deney ve çalışmalar yapılmamaktadır. 5 gün ila 2 hafta gibi oldukça kısa bir dönemi kapsayan deneylerde test edilen aşıyı olmuş denekler başka bir aşı vurulmuş deneklerle karşılaştırılmaktadır. Teknik olarak deneylerde aşısız bir grupla karşılaştırılma yapılması gerekir. Bizzat aşı üreticileri tarafından yapılmakta olan bu tip deneylerde tam olarak hangi protokollerin takip edildiğini kesin olarak bilmek güçtür.
  2. FDA’in 2002 sonundaki bilimsel çalıştayında aşıların toksisite çalışmalarının nasıl yapılması gerektiğini bulmaya çalışmış bilimadamları, zira bu çalışmalar daha önce hiç yapılmamış. Nedenini Dr. Midthun açıklıyor: “Tarihsel olarak, koruyucu aşıların klinik çalışmalar öncesindeki güvenlik değerlendirmesi yapılırken hayvan modellerinde yapılmış toksisite çalışmaları aranmıyordu. Bunun nedeni aşıların özünde toksik maddeler olarak görülmemesi ve aşıların genellikle düşük dozajlarda ve süre olarak da aylara hatta senelere yayılan bir zaman zarfında yapılıyor olmasıydı.”

Katılımcılardan biri aşıların immün sistemleri son derece hassas olan yenidoğanlara verildiğini hatırlatarak, aşıların toksisite çalışmalarının yaklaşık bir fikir vermesi için genç/yavru deney hayvanlarında çalışılmasını öneriyor, ancak bununla ilgili bir sorun çıkıyor; Dr. Verdier’in belirttiğine göre, “Korkarım yavru hayvan modellerinin immün sistemleri ile ilgili daha fazla bilgiye ihtiyacımız var, Bu aşamada yavru hayvanları toksikolojide kullanmaya hazır değiliz.” Dr. Vernier ayrıca daha sonra, yetmiş sene önce alüminyum ilk kullanılmaya başlandığında aşıların “ipso facto” güvenli kabul edildiğini, o dönem bebeklere oldukça az sayıda aşı verildiği için kimsenin aklına bunu düşünmenin bile gelmediğini itiraf ediyor. Yani bilimadamı ve hekimler ne insan ne de hayvan yenidoğanının immün sisteminin nasıl çalıştığı ile halen daha yeterince bilgiye sahip değilken, buna rağmen hayatın ilk birkaç ayında onlarca “zararsız” aşıyı bebekler güvenle olabilirler diye öngörüyorlar.

Bu noktada Vancouver’lı nörobilimci Chris Shaw’un alüminyum hidroksit’le ilgili çalışmasına uzanalım. Dr. Shaw şarbon aşısı üzerinde başka bir konuyla ilgili çalışırken, çocukluk çağı aşılarında da aynısı kullanılan alüminyum hidroksitin farelerde Parkinson’s, amiyotrofik lateral skleroz (ALS veya Lou Gehrig’s Hastalığı olarak da biliniyor) ve Alzheimer’s semptomları oluşturduğunu görüyor. 20 haftalık çalışma boyunca farelerin %38’inde anksiyite ve hafıza kaybı için istatistiksel olarak anlamlı bir artış görülürken, yüzde 20’sinde alerji artışı yaşanıyor. Farelerin beyin otopsisinde, beynin hareket kontrol merkezindeki hücrelerin yüzde 35’inin kendi kendini yok etmekte olduğu görülüyor. Dr. Shaw konuyla ilgili şunlaı söylüyor: “Laboratuvarımdaki hiçkimse aşılanmak istemiyor. Bu hepimizi fena korkuttu. Aşılara kusur bulmak için yapmıyorduk bile çalışmayı. Ancak birdenbire karşımıza, aman Tanrım – nöron ölümü çıktı.” Daha sonra literatürde alüminyum ile ilgili hemen aşılanma sonrasındaki etkilerinden öteye giden bir çalışma bulamadığından yakınan Dr. Shaw şunları söylüyor: “Bu fazlasıyla şüpheli bir durum. Endüstri ya bu bağlantıyı biliyordu ve duyulmamasını sağladı ya da hiçbir zaman bu çalışmaları yapmadı bile . . . hangisi daha ürkütücü bilmiyorum . . . başka bir sonuç gösteren çalışması olan varsa . . . koysun ortaya. Bilim böyle yapılır.”

KAYNAK: Scientific workshop on Non-Clinical safety evaluation of Preventive Vaccines: Centre for Biologics Evaluation and Research, Arlington, Virginia, December 2, 2002. http://www.fda.gov/cber/minutes/tox120202.htm.
  1. Aşı “güvenliği”ni anlaşılabilmesi için birtakım konuların, özellikle yenidoğanın immün sisteminin doğduğu andan itibaren nasıl çalıştığının, aşıların vücuttaki biyokimyasal etkilerinin bilinmesi gerekir. Oysa bu konularda da muazzam bir bilgi açığı bulunmakta.

1998’de aşı firmaları ve ilgili tarafların da katılımıyla düzenlenen bir seminerin songünkü yuvarlak masa toplantısında, Chiron Vaccines şirketinin araştırma departmanı müdürü R. Rappuoli, “6 aydan küçük bebeklerde immün sistemin nasıl çalıştığına dair toplantı sonunda elimizde ne gibi bir bilgi birikimi var diye bakacak olursak cevap “hiçbir şey” olacaktır”, diyor. Melbourne Üniversitesi’nden immünopataloji profesörü Dr. Nossal ise Japonya’da çocukların %36‘sında atopi [çevresel allerjenlere karşı aşırı hassasiyet; astım, alerijleri ve atopik dermatit], Avustralya’da da çocukların %25‘inde astım olduğunu belirttikten sonra alerji alanında daha yoğun çalışmalara ihtiyaç olduğunu söylüyor ve “hayatın ilk 6 ayındaki bağışıklık ile ilgili ne kadar az şey biliyor olduğumuz şaşılacak şey hakikaten,” diyor.

KAYNAK: Protection of Newborns and Infants from Infectious Diseases. Interplay of Immunology and Biotechnology. A EU-US workshop, June 3-5, 1998, Siena, Italy.

2006 yılında İngiltere’de yapılan açıklamalara göre ülkedeki ağır alerjik reaksiyon vakalarında son 5 yılda %146’lık artış yaşanmış, epi-pen kullanımı %125 artmış. 1998-2004 yılları arasını kapsayan bir araştırmada İngiltere’de 53 çocuktan 1’i, yani yaklaşık 20 İngiliz aileden 1’inde hayati tehlike taşıyan alerijiye sahip bir çocuk bulunmakta. Alerji vakalarının %99.5’i ise 16 yaş altı çocuklarda görülmekte. 1990’ların başında İngiltere’deki “bağışıklık programı” nda önemli değişiklikler olduğu, çocukların çok daha erken yaşta çok daha fazla oranda thimerosal, alüminyum hidroksit gibi toksik kimyasalları almaya başladığı düşünülecek olursa, doktorların vitaminden bile daha emin biyolojik maddeler olarak gördükleri ve bol miktarda dağıtmaya çalıştıkları bu aşılar hakkında daha derin soruların sorulması gerektiği anlaşılacaktır.

KAYNAK: Foggo, D. 2006. “Number of children treated for nut allergies soars.” Sunday Times (UK)

Sunday Times makalesinden iki hafta sonra yayımlanan The Observer makalesine göre ise 2003-2005 arasında ağır alerji vakalarında %54’lük bir artış ve 1995-2005 yılları arasında da tam %610 ‘luk bir artış sözkonusu.

Mevcut durumda şunu görüyoruz ki uzmanlar 6 aydan küçük bir bebeğin immün sistemi hakkında pek az şey biliyorlar; aşılardaki adjuvanları ve diğer bileşenleri bunlar zararlı değildir diye toksisite açısından test etmemişler dahi.

Ancak bildiğimiz şeyler de var: Örneğin, kişinin ciddi alerji geliştirmesi için kanında yüksek seviyede IgE antikorları taşıması ve İmmün sisteminin Th2 ağırlıklı çalışması lazım. Ayrıca biliyoruz ki enjekte edilen alüminyum adjuvanlı aşılar normalde enfeksiyonların yapacağı gibi selüler immün sistemin ilk defans hattını (Th1) tetiklemiyorlar. Bunun yerine humoral sistemin son defans hattını, yani esas itibariyle Th2‘yi tercih eden antikorları aktive ediyorlar. Alüminyumun kullanılma nedeni de bu zaten.

KAYNAK: Del Guidice. G. et al. 2002. “What are the limits of adjuvanticity?” Vaccine, Oct 15; 20Suppl 1: S38-41. PMID: 11587808.

Ancak kimse artan aşı sayısının, bebeğin immün sisteminin ağır alerji oluşumunu provoke edecek şekilde tek yöne ağırlık vererek çalışmasında rolü olup olmadığını araştırmamış bile!

  1. Aşıların çocuklarımıza ve topluma neler kattığının(!) bilinebilmesi için aşılanmış bir popülasyonu sağlık durumu bakımından aşılanmamışlarla karşılaştıracak herhangi bir çalışma ne endüstri ne de hükümetlerce bugüne kadar yapılmamıştır. Bağımsız kaynaklarla yürütülen birkaç çalışma ise aşılı çocukların aşısızlara oranla daha fazla hastalık sahibi olduğunu göstermiştir.

Örnek 1: Alman homeopat Andreas Bachmair’in 15 farklı ülkeden 8,000 aşısız çocuğun sağlık verilerini topladığı ve bunları Almanya’da 17.400 aşılı çocuğun sağlık verileriyle karşılaştığı çalışmada, değerlendirmeye alınan her kategoride aşısız çocukların sağlık durumu aşılılara oranla çok daha iyi çıkmış. Aşılılarda aşısızlara oranla iki kattan daha yüksek sıklıkta alerji görülüyor; aşılı çocuklarda astım veya kronik bronşit aşısızlara oranla 8 kat daha sık görülüyor; otoimmün rahatsızlıklar aşısız çocukların yüzde 1’inin yarısından azında görülürken aşılılarda bu oran %7’ye çıkıyor [bu noktada, dünyanın en çok aşılanan ülkesi olan Amerika’da Ulusal Sağlık Enstititüsü’nün (NIH) verilerine göre bugün Amerikalıların %25’inde en az bir otoimmün hastalık görüldüğünü hatırlatalım].

Aşısız çocukların aşılılara göre daha sağlıklı çıktığı diğer kategoriler arasında nörodermatit, herpes, otitis media [kulak enfeksiyonu], saman nezlesi, hiperaktivite, skolyoz [omurga deformitesi], epilepsi ve havaleler, migren ağrıları ve tiroid hastalıkları yer alırken hastalık oranlarının iki grup arasında aşağı yukarı aynı olduğu tek alan, 20 yaş altındaki çocukların yalnızca %0.2’sini etkileyen şeker hastalığı çıkıyor.

Örnek 2: “Effects of diphtheria-tetanus-pertussis or tetanus vaccination on allergies and allergy-related respiratory symptoms among children and adolescents in the United States.” Hurwitz ELMorgenstern H. UCLA School of Public Health, Department of Epidemiology, Los Angeles, Calif 90095-1772, USA.

Amerika Birleşik Devletleri’nde difteri-tetanoz-boğmaca veya tek başına tetanoz aşılamasının çocuk ve adölesanlarda görülen alerji ve solunum sisteminde alerjiye bağlı ortaya çıkan semptomlar üzerindeki etkisini araştıran bu çalışmada, “astım öyküsüne sahip olma oranının aşısızlara oranla aşılılarda 2 kat daha fazla olduğu, önceki 12 ay içinde alerjiye bağlı solunum rahatsızlığı geçirme oranının da aşılı grupta aşısızlara oranla %63 daha yüksek çıktığı” belirtilmiş.

KAYNAKhttp://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/10714532

Örnek 3: The New England Journal of Medicine’de yayımlanmış”Effectiveness of Influenza Vaccine in the Community-Dwelling Elderly” başlıklı, huzurevi sakinleri arasında influenza aşısının etkinliğini tespit etmeye çalışana araştırmada şu sonuca varılmış:

“Ölçümlenen yüksek riskli tıbbi durumların çoğu aşılı kişilerde aşısızlara oranla çok daha yaygın olarak görülmüştür.”

KAYNAKhttp://www.nejm.org/doi/pdf/10.1056/NEJMoa070844

Örnek 4: 2009 yılında Annals of Epidemiology dergisinde yayımlanan bir başka çalışmada, “Hayatın ilk ayında hepatit B aşısını olmuş erkek çocuklarda Otizm Spektrum Bozukluğu görülme riski aşıyı daha geç olmuş veya olmamış olanlara kıyasla 2.94 kat (yani yaklaşık 3 kat) daha yüksek” bulunmuş

KAYNAKhttp://www.annalsofepidemiology.org/article/PIIS1047279709002075/abstract?rss=yes

Çalışmanın yapıldığı 2009 yılı itibariyle ABD bağışıklama programı 2 yaşa kadar bebek ve çocukların 15 farklı hastalığa karşı hazırlanmış 11 aşıyı toplam 28 enjeksiyonla almaları öngörmekte. Hepatit B ile ilgili bu çalışmaya kadar da toplam 11 aşıdan yalnızca KKK (kızamık-kabakulak-kızamıkçık) aşısı daha önce otizmle bağlantılı olarak araştırılmış. CDC’nin yürüttüğü bir çalışmada da KKK ve su çiçeği birlikte vurulduğunda febrik konvülsiyon riskini 2’ye katladığı görülmüş. Bu arada ise bu 11 aşının onlarca farklı içeriğinden yalnızca biri, yani thimerosal otizmle bağlantılı olarak araştırılmış. Oysa şimdi bilimadamaları thimerosal ve alüminyumun aşılardaki sinerjik etkileşiminin 2×2=4 olarak değil, 2×2=100 şeklinde olduğunu belirtiyorlar.

Örnek 5: Birtakım bilimsel çalışmalar ve Amerikan Aşı Mahkemesi kararları da Hepatit B aşısının ‘miyelin’ hasarı oluşturduğunu, yani sinir sisteminin ana insülasyon parçasının, sinir kılıflarının hasara uğradığını gösteriyor.

KAYNAK: http://www.uscfc.uscourts.gov/sites/default/files/MILLMAN.BORRERO092408.pdf  In the United States Court of Federal Claims , OFFICE OF SPECIAL MASTERS, No. 01-417V September 24, 2008”, “Entitlement; hepatitis B vaccine followed by transverse myelitis and multiple sclerosis.”

Neurology dergisinde yayımlanmış bir başka çalışmada, önerilen Hepatit B aşı serisini olmuş çocukların aşıyı olmayanlara oranla “merkezi sinir sistemi enflamatuvar demiyelinasyonu” geliştirme riski %50 artış gösteriyor. Bu artış büyük oranda İngiliz GlaxoSmithKline firmasının ürettiği ENGERIX B marka aşıya bağlı olarak oluşuyor [aynı zamanda Türkiye’de tercih edilen Hepatit B aşısı]. Bu marka aşı ‘demiyelinasyon’ riskini %74 arttırıyor ve multipl skleroz tanısı almış hastalarda bu rahatsızlığı geçirme riski neredeyse 3 kat artıyor.
Çalışmanın yazarları sonuç bölümünde şöyle diyor: “Hepatit B aşılaması genelde çocukluk çağında ‘merkezi sinir sistemi enflamatuvar demiyelinasyonu’ riskini arttırmamakla birlikte, Engerix B aşısı özellikle multipl skleroz teşhisliler için uzun dönemde bu riski arttırıyor gözükmektedir.”

KAYNAK: Hepatitis B vaccine and the risk of CNS inflammatory demyelination in childhood. Yann Mikaeloff, MD, PhD, Guillaume Caridade, MSc, Samy Suissa, PhD and Marc Tardieu, MD, PhD http://www.neurology.org/content/72/10/873.abstract

Neonatal (yenidoğan) HepB aşılamasının demiyelinasyon bozuklukları ve Otizm Spektumu bozuklukları ile ilişkisine bakan yeni bilimsel çalışmaların da hızla yapılmasını umut ediyoruz ve son olarak 16 Ocak 2013 tarihinde Amerikan Federal Aşı Mahkemesi’nin Hepatit B aşısı sonra geliştirdiği systemic lupus erythematosus (SLE) hastalığından ölen bir kişi için $475,000 tazminat ödemiş olduğunu hatırlatıyoruz.

  1. Bebek ve çocuklar bir değil aynı anda pekçok aşıyı birlikte oluyor. Kombine aşı dozlarının (KKK – DBT – Hib/Meningokok – DTaB/HepB/IPV) etkilerini test etmek amacıyla yapılmış herhangi bir deney bulunmamaktadır. Aşıların tekli haldeyken münferit olarak güvenlik deneyleri yapılmakta, daha sonra bu aşılar biraraya getirilerek tek dozda uygulanmaktadır. Aşıların bu şekilde kombinasyonlarla verilmesinin tek nedeni ebeveynelere ve doktorlara sağladığı rahatlıktır; böylelikle çocuklar tek seferde 3 veya 5 hastalığa karşı aşılanabilmekte, bir sefer canı yanmakta ve anne-baba doktor ofisine 3 veya 5 kez yerine 1 kez giderek zahmetten kurtulmaktadır. Kombine/karma aşıların tıbbi olarak sağladığı bir avantaj olmadığı gibi zararlı etkileri de görülmekte, aynı gün olduğu 9 aşı neticesinde geliştirdiği otizm nedeniyle Amerikan Özel Aşı Mahkemesi çocuklara tazminat kararı vermektedir.
  1. Bebeklerin aşılanması uygulanmasının bilimsel bir temeli yoktur. İmmün sistemleri bu aşamada henüz olgunlaşmamıştır ve ihtiyaçları olan tek şey hastalığı doğal yoldan geçirmiş olan annelerinden alacakları pasif bağışıklıktır; doğa bunu bu şekilde öngörmüştür.
    Bu konuyu biraz açacak olursak, yenidoğanların immün sistemi doğal virüslerle etkin şekilde başa çıkmayı bırakın yapay olarak zayıflatılmış aşı virüsleriyle bile tam başedemeyecek denli naiftir. Doğal yoldan bağışıklanmış anneler, yani viral hastalıkları çocukluklarında geçirmiş olanlar hamilelikte plasental yoldan, çocuk doğduktan sonra da emzirmek suretiyle bağışıklıklarını pasif olarak bebeklerine akratıt ve onları hastalıktan korumuş olurlar. İmmünologlar pasif bağışıklık transferinin, bağışık annelerin serum ve sütündeki ‘virüs nötralize edici antikorlar’a bağlı olduğunu düşünüyorlar. İlginç bir şekilde, memeli canlıların dişileri erkeklere göre çok daha yüksek oranda antikor üretme kapasitesine sahip. Bu özellik çocuk yapma çağı boyunca pasif antikor transferi ile bebeklerini koruma ihtiyacı nedeniyle oluşmuş evrimsel bir adaptasyondan kaynaklanıyor olabilir.
    Çocuk doğal bağışıklığa sahip bir anne tarafından emzirilirken virüsle temas ettiğinde bu, çocukta asemptomatik enfeksiyona neden olur (yani çocuk belirti göstermeden hastalığı geçirir) ve sonuç olarak çocuk ömür boyu bu virüse karşı bağışıklık kazanır. Sütten kesildikten sonra virüsle ilk kez karşılaşıldıysa çocuk bu defa hastalığı belirtileriyle geçirir ve yine ömür boyu bağışıklık kazanır.
    Viral hastalıkların çoğunun çocukluk çağı hastalığı olarak adlandırılmasının nedeni aslında rutin çocukluk çağı aşılamasına geçilmeden önce bu hastalıkların ağırlıklı olarak çocuklarda görülmesi idi. Yenidoğanlar ve süt çocukları maternal bağışıklık sayesinde bu hastalıklardan korunurken, yetişkinler de kendi çocukluklarında bu hastalıkları geçirmiş olduklarından kazanmış oldukları ömür boyu bağışıklık ile korunmaktaydılar. Aşılarla birlikte bu örüntü değişti.

Virüslerle temasımız doğal şekliyle vücudun mukozal yüzeyleri aracılığıyla gerçekleşir. Oysa zayıfatılmış canlı veya inaktive virüs aşıları vücuda enjeksiyon yoluyla verilmektedir. Bu yolla maruziyet serum antikorları oluşmasını sağlıyor ancak mukozal anitkorlar oluşmuyor. Kadınların meme bezlerinde antikor üretimi sadece mukozal maruziyetle oluştuğundan, aşılı anneler aşının oluşturduğu antikorları emzirme yoluyla bebeklerine aktaramıyorlar. Ayrıca, aşılı annelerin doğal yoldan bağışık annelere kıyasla serumlarındaki ‘virüse özel antikor’ seviyeleri daha düşüktür. Bu nedenle aşılı anneler plasental yolla fötüse doğal bağışık annelere göre yok denecek kadar az koruyucu antikor aktarabiliyor İşte bu nedenlerden dolayı, 1990’lı yılların başında kızamık Amerika’da halen endemik haldeyken, doğal bağışık annelerin bebeklerine göre aşılı annelerden doğan bebekler için kızamık enfeksiyonu riski çok daha yüksek kaydedilmişti.

KAYNAKhttp://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/10545585

Peki bu neden mi önemli? Çünkü bebeklik döneminde geçirilecek kızamığın beyinde Subacute Sclerosing Panencephalitis (SSPE) adı verilen ölümcül kızamık enfeksiyonuna çevirme ihtimali var. Amerika’da 1990’ların başında SSPE görülme sıklığı 1960-70’lere kıyasla çok daha yüksektir; 1990 başında yalnızca 55,622 kişilik bir salgın sonrasında görülen 12 SSPE vakasına karşılık 1960’lardaki kızamık salgınlarında 1,000,000 kızamık vakasına 8.5 SSPE olgusu düşüyordu.

KAYNAKhttp://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/16235165

SSPE sıklığındaki bu 25 katlık artış, önceki onyıllara oranla maternal bağışıklığın koruyucu etkisindeki azalmaya bağlı olarak 1990’ların başında çok daha fazla süt bebeğinin kızamığa yakalanmış olmasıyla açıklanabilir. Maternal bağışıklık koruyuculuğun ortadan kalkmasını ise yine annelerin çocukluklarında aşılanmış olmalarına bağlayabiliriz. Amerika’da rutin kızamık aşılamasına 1960’ların başında geçilmiştir. Aşılama, ileride anne olacak çoğu kadının güvenli bir yaşta hastalığı doğal yoldan geçirip, ileride doğacak bebeğini koruyabilmesi için gerekli doğal bağışıklığa sahip olmasını engellemiştir.
Sürekli KKK aşılaması ile bir nesil anne ve çocuğu viral hastalığa karşı doğal bağışıklık şansını yitirmiş oldu. O zaman bebekleri korumak için aşılayalım desek, onu da yapamıyorlar zira bebeğe 1 yaş altında zayıflatılmış canlı virüs vermek hem tehlikeli hem de nafile. Bu durumda aşı yetkililerine soralım: Peki şimdi ne yapmayı düşünüyorlar? Var mı yaratılan bu açmazdan bir çıkış yolu?
Anneden bebeğe doğal bağışıklık transferi döngüsünü bozmak uzun aşılama kampanyalarının tehlikeli ve geri çevrilemez sonucudur. Bizler hastalığı kapma riskini çocukluktan yetişkinliğe itelediğimizle kalırken, bebekler ortada öylece korunmasız kalmış olurlar. İşte karşımızdaki aşı paradoksu budur: aşılar çocukluk hastalıklarının görülme sıklığını azaltıyor azaltmasına ancak bir sonraki nesil için aynı hastalıkları çok daha tehlikeli hale getiriyor!

  1. 6 aya kadar anne sütünden başka bir şey almasın, hassas sistemleri başka herhangi bir şeyi tolere edemez denen bebeklere ilk 6 ayda 15 hastalık için tam 14’er doz aşırı derecede toksik aşı karışımı vurulmasını mantık ve bilim kapsamında nasıl açıklıyoruz?
  2. Aşılardaki ağır metaller, kanser yapıcı maddeler, toksik kimyasallar, canlı ve genetiğiyle oynanmış virüsler, hayvan virüsleri ve yabancı genetik materyal ihtiva eden kontamine serum, kontaminasyonu önlesin diye aşılarda kullanılan aşırı toksik kimyasallar ve adjuvanlar, güvenliği test edilmemiş antibiyotiklerin hiçbirinin zarar vermeden enjeksiyonu mümkün değildir.
  3. Dünyada en çok aşı uygulayan ülkeler, bebek ölümü oranlarında da başı çekiyor.
    2011’de yapılan bir çalışma, bebek ölümü oranları en yüksek olan ülkelerin aynı zamanda ulusal takviminde en fazla aşıya sahip olan ülkeler olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin, 1 yaş altı çocuklarda Amerika Birleşik Devletleri uyguladığı 26 aşı dozu ile dünyada başı çekiyor, ancak Amerika’da her 1000 canlı doğumdan en az 6’sı bebeklik çağında ölümle sonuçlanıyor. Buna karşılık örneğin İsveç ve Japonya bebeklere 12 doz aşı ile dünyada en az aşı uygulayan ülkeler ve 1000 canlı doğumda 3’ten az bebek ölümü bildiriyorlar.

Peki, nasıl oluyor da sağlık harcamalarında dünyada başı çeken bir ülkede her yıl 28,000 bebek daha 1 yaşına basmadan ölüyor? Ve madem aşılar halk sağlığı yetkililerinin iddia ettiği gibi bebek ölümlerini düşürmede bu kadar etkili, dünyanın en çok aşılanan ülkesi nasıl oluyor da bebek ölümlerinde bu denli kötü bir karneye sahip oluyor ve dünyada 33 ülkenin gerisinde kalıyor?

Sonunda bu soruların cevabını merak eden bir araştırmacı grubu çıkıp 34 ülkenin aşı ve bebek ölümü istatistiklerine göre yaptıkları çalışmanın sonucunda “aşı dozlarındaki artış ile bebek ölüm oranlarındaki artış arasında istatistiksel olarak anlamlı yüksek korelasyon” buluyor.

Aynı araştırma aşılar ve ani bebek ölümleri arasında da ilişki gösteriyor.

Amerika’da aşı programı premature doğmuş bebekler için değiştirilmiyor, üstelik de immün sistemleri hiçbir şekilde gelişmemişken, her türlü enfeksiyon ve hastalığa açıkken. Amerikan CDC merkezi tarafından açıklanmayan bir başka gerçek de SIDS (ani bebek ölümü sendromu) ölümlerinin aşılanma oranlarının artmasıyla birden fırladığıdır. Ayrıca Amerika’da SIDS ölümlerinin en sık kaydedildiği dönem 2. – 4. aylar arasındadır, yani bebeklerin primer aşı dozlarına başladığı aylar.

Miller ve Goldman’ın çalışmasında bir bölüm bebeğin aşılanmanın, özellikle de aynı gün olunan çoklu aşılamanın hemen ardından SIDS’e yatkın hale geldiği saptanmış. DTB (difteri-tetanoz-boğmaca) aşısı sonrası ani bebek ölümünü incelemiş araştırmalardan yola çıkarak Miller ve Goldman aşıya bağlı gelişen ölümlerin yanlış bir şekilde SIDS kategorisine eklenmiş olma ihtimalinin hayli yüksek olduğunu gösteriyor.

Miller ve Goldman’ın bulduğu diğer iki çalışmada da DTB aşısını olduktan sonraki 3 günün SIDS ölümü açısından bebekler için yedi ila sekiz kat daha riskli olduğu gösterilmiş. SIDS ölümlerinin %70 oranında DTB aşılamasından sonra olduğu bulgusu oldukça önemli. DTB aşısı aynı zamanda Amerikan Aşı Tazmin Programı’nda ölüm de dahil olmak üzere hakkında ciddi reaksiyon nedeniyle en fazla tazminat ödenmiş aşı olma ünvanını elinde bulunduruyor.

KAYNAK: Infant mortality rates regressed against number of vaccine doses routinely given: Is there a biochemical or synergistic toxicity? http://het.sagepub.com/content/early/2011/05/04/0960327111407644

SIDS ölümlerinin Amerika’da bebek ölümleri arasında 2. sırayı aldığı, her yıl onbinlerce bebeğin nedeni açıklanamayan bir şekilde öldüğü ve SIDS ölümlerinin Amerika’da her türlü gayrete rağmen düşürülemediği düşünülürse, hayatlarının ilk anlarından itibaren aşılanmakta olan çocukların sağlığına acaba aşıların olumsuz etkisi var mıdır diye sorulması gerekmez mi?

Ancak sağlık yetkilileri bu sorunun cevabını alabilecekleri hiçbir çalışmayı yapmamak için özel bir gayret sarfediyorlar; aşılılarla aşısızların sağlık durumları karşılaştırılmıyor, ‘thimerosal’de onyıllar sonra fark ettikleri gibi takvime eklenen yeni aşılar ve rapel dozlarıyla aşıların içindeki maddelerin kümülatif etkisinin ve toksisitesini hangi orana ulaşacağı hesaplanmıyor, aşılar güvenlik testleri yapılmadan çok çeşitli kombinasyonlar halinde bebek ve çocuklara aynı günde olunmak üzere öneriliyor.

SIDS ölümleriyle ilgili sağlık dünyasından çeşitli görüşler şu şekilde:

Çocukları aşı yoluyla bağışıklama çalışmalarının faydadan çok zarara yol açtığını kanıtlayacak bol miltarda kanıt mevcut.” – Dr. J. Anthony Morris (ABD İlaç Dairesi (FDA) eski Aşı Denetleme Birimi başkanı)

Aşı öncesi çağda beşik ölümü (ani bebek ölümü/ABÖ/SIDS-sudden infant death syndrome) öylesine az görülürdü ki istatistiklerde bahsi bile geçmezdi. Ancak çocukluk çağı hastalıklarına karşı kitlesel aşılama programlarının geniş çaplı uygulamaya geçmesiyle birlikte 1950’li yıllarda rakamlar tırmanmaya başladı.” Harris L.Coulter, PhD

Herhangi bir yaştan sağlıklı insanların rutin bir şekilde aşılanmasını destekleyecek yeterli delil bulunmamaktadır.” – Dr. Paul Frame, Aile Hekimliği Dergisi

Diğer meslektaşlarımca da paylaşılan şahsi görüşüm, Amerika’da her yıl görülen yaklaşık 10.000 SIDS (ani bebek ölümü) vakasının çocuklara rutin olarak yapılan bir veya daha fazla aşıya bağlı olduğudur. En büyük şüpheli Pertussis (boğmaca) aşısı olsa da diğer aşılardan bir veya daha fazlası da olabilir..” – Dr. Mendelsohn, pediyatrist.“SIDS ölümlerinin sanığı olarak aşıları mahkum edecek kanıtlar henüz ikinci dereceden kanıt kategorisinde olsa da elde oldukça önemli sayılabilecek bulgular mevcut. Ancak bizi bu süregelmekte olan ve büyük ihtimalle de önlenebilir trajedinin nedenine götürebilecek ipucunu medikal araştırma fonlarının anahtarını elinde tutanlar araştırmak istemiyorlar. Aşıların halk sağlığı tarihinin en büyük tıbbi gelişmesi olMAdığını ima edecek her şey ya görmezden geliniyor ya da alaya alınıyor. Aşıların binlerce bebeği öldürdüğü ortaya çıktığı takdirde bunun yaratacağı ekonomik ve politik sonuçlarını düşünebiliyor musunuz? –Dr. Douglass.“Japonya’da DPT (difteri-boğmaca-tetanoz) aşılamasının 2 yaşa ertelenmesi, aşı sonrası istenmeyen etkilerde keskin bir düşüşe yol açtı. DPT aşılamasının 3 ila 5. aylarda uygulandığı 1970-1974 arası dönemde, Japon ulusal tazminat sistemi aşıya bağlı 57 kalıcı ağır zarar ve 37 ölüm vakasına tazminat ödedi. DPT aşılamasının 24. aya çekildiği takibeden 1975-1980 arası 6 yıllık dönemde ise aşı sonrası ağır reaksiyon vakaları toplam 8’e, ölüm vakaları ise 3’e düşmüştü. Bu, ağır hasar ve ölüm vakalarında %85 ila %90’lık bir düşüşe tekabul eder.” – Dr. Raymond Obomsawin.

  1. Örnek aldığımız Amerika’da aşılarla yaratılan kronik hastalıklar epidemik boyutta:,3 çocuktan 1’i aşırı kilolu 6 çocuktan 1’inde özel öğrenme güçlüğü (disleksi vs) var 9 çocuktan 1’i astımlı 10 çocuktan 1’inde ADHD (dikkat eksikliği ve hiperaktivite) bozukluğu var 12 çocuktan 1’inde yiyecek alerjisi var 20 çocuktan 1’inde havale/nöbet epizodu yaşanmış 54 erkek çocuktan 1’i otistik 88 çocuktan 1’i otistik

Amerika’da tüm çocukların yarısından fazlası astım, alerjier, öğrenme güçlükleri, otizm, epilepsi gibi kronik hastalıklara sahip. Yani toplam 32 milyon çocuk sürekli, her gün hasta. Çocuklarındaki bu sağlıksızlaşmayı gören ve kendi jenerasyonlarıyla karşılaştıran anne-babalar haklı olarak şu soruları soruyorlar:

    • 21. yüzyıl Amerika’sında böyle bir sağlık karnesi nasıl mümkün olur?
    • 1960’lardan bu yana ne değişti?
    • 1960’larda Amerika bebek ölümü sıralamasında 12.ydi. 2004’ten 2009’a sadece 5 yılda 5 basamak birden nasıl geriledik ve 29.luktan 34.lüğe yerleştik?
    • Bugün 6 çocuktan 1’i niye gelişimsel özürlü? Sadece 1997 ve 2008 yılları arasında yüzde 17’lik artışı nasıl açıklıyoruz?
    • 88 çocuktan 1’i neden otistik? Ani bebek ölümleri, sırtüstü yatırma uygulamasına geçileli birkaç seneden fazla olmasına rağmen hala 1 yaş altı bebeklerde ölüm nedenleri arasında neden 1. sırada?
    • Amerikan çocukların bugün 6 yaşına gelinceye dek vurulmak zorunda oldukları 49 dozluk 14 aşıyı 1960’taki ‘0’ zorunlu aşıyla karşılaştırınca bütün bunlarda aşının etkisi olduğunu düşünmek mantıksız mıdır?

Bu soruların haklılığı aşağıdaki infografikle yan yana geldiğinde daha da anlaşılır hale geliyor; 1983’te çocuklar 2. aydan itibaren yalnızca DTB, KKK, OPV’den oluşan 7 aşıyı toplam 10 doz alırken, 2012’de anne karnındaki influenza ve şimdi de CDC’nin tüm hamilelere önerdiği DtaP aşısını da sayarsak doğmadan önce 4 farklı aşı, doğum anından itibaren de 15 farklı hastalık için toplam 38 doz aşı oluyorlar.
Ve tabii, 1980 öncesi dönemde 10,000’de 1 olan otizm vakaları bugün 88’de 1 olarak kaydediliyor!

  1. Alınan Aşı Sayısıyla Yaşanan Hastane Yatışı ve Ölüm İnsidansı Arasındaki Korelasyon

2011 yılında yayımlanan ve Kanada, Ontario’da 12. ve 18. aylarda vurulan KKK aşısı sonrası istenmeyen etki izlemiyle ortaya koyulan bulgular:

Sonuç: 12 ve 18. ay aşılarından sonraki bir ila iki hafta içinde hastane acil servisine yatış riski önemli oranda yüksek bulunmuştur. İleride yapılacak çalışmalarla bu istenmeyen sonuçların önceden tahmin edilip edilemeyeceği veya önlenip önlenemeyeceği araştırılmalıdır.”

“Conclusions: There are significantly elevated risks of primarily emergency room visits approximately one to two weeks following 12 and 18 month vaccination. Future studies should examine whether these events could be predicted or prevented.”

KAYNAK: http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3236196/

1990-2010 döneminde Amerikan Aşı Sonrası İstenmeyen Etki Bildirim Sistemi’nde (VAERS) kayıtlı olgulara bakılarak, bebeklerde alınan aşı dozu ve yaşa bağlı olarak hastane yatışı ve ölüm (mortalite) trendleri incelendiğinde ortaya çıkan bulgular:

Özet
Bu çalışmada, Aşı Sonrası İstenmeyen Etki Sistemi (VAERS) veritabandaki 1990-2010 yılları arası veriler incelenmiş, bebeklere ait 38,801 bildirimdeki hastane yatışı veya ölüm vakaları belirlenmiştir. Bildirilen aşının tipine bağlı olarak 1’den 8’e kadar kaç dozluk aşı alındığı hesaplanarak her vaka için not edilmiştir. Hastane yatışı oranlarının a) bildirimi yapılmış aşı dozu ve b) hastanın yaşına göre linear regresyon analizi, sırasıyla r2 ¼ 0.91 ve r2 ¼ 0.95’lik bir linear ilişki ortaya koymuştur. Hastane yatışı oranı linear olarak 2 doz aşı için %11.0’dan (969’ta 107) 8 aşı dozunda%23.5’e (2817’de 661) yükselmiş ve <0.1 yıl yaş grubundaki bebeklerde %20.1’den (765’te 154) 0.9 yaşındaki bebeklerdeki %10.7’ye (801’de86) gerilemiştir. 5-8 aşı dozunun 1-4 aşı dozuna oran yüzdesi (%95 güven intervali, 1.4–1.7 ile) 1.5’tir ve 1-4 doz aşıya bağlı %3.6’lık ölüm oranından 5-8 doz aşıya bağlı %5.5’lik ölüm oranına istatistiksel olarak anlamlı bir artış göstermektedir. Erkeklerin kızlara göre ölüm oran yüzdesi 1.4 bulunmuştur. Elde ettiğimiz bulgular olunan aşı doz sayısı ile yaşanan hastane yatışı ve ölüm vakaları arasında pozitif korelasyon göstermektedir. Aşılar yılda milyonlarca bebeğe vurulduğundan, sağlık yetkililerinin mutlaka bebeklerin alabileceği tüm aşı kombinasyonlarını içeren sinerjik toksisite çalışmalarına göre derlenmiş bilimsel verilere sahip olması gerekir. Aşı güvenliğinin arttırılması en büyük öncelik olmalıdır.

CDC yönergelerinin öngördüğü gibi birden fazla aşının aynı anda çeşitli kombinasyonlar halinde vurulmasının güvenli (ya da etkili) olduğunu gösterecek bilimsel çalışmalar yapılmamıştır. Bulgularımız alınan aşı dozuyla, ASİE sistemine bildirildiği şekliyle hastane yatışı ve ölüm yüzdeleri arasında pozitif korelasyon göstermektedir. Ayrıca, büyük bebeklere oranla yaşça daha küçük bebeklerde aşılanma sonrası hastane yatışı ve ölüm riski önemli ölçüde yüksek çıkmıştır. Aşılar yılda milyonlarca bebeğe vurulduğundan, sağlık yetkililerinin mutlaka bebeklerin alabileceği tüm aşı kombinasyonlarını içeren sinerjik toksisite çalışmalarına göre derlenmiş bilimsel verilere sahip olması gerekir; üniversal aşı tavsiyeleri bu tip çalışmalarla desteklenmek zorundadır.

KAYNAK: Relative trends in hospitalizations and mortality among infants by the number of vaccine doses and age, based on the Vaccine Adverse Event Reporting System (VAERS), 1990–2010  http://het.sagepub.com/content/31/10/1012.full


CDC - Vaccination Schedule 1983 - 2012

  1. CDC’nin önerdiği aşı takvimine göre aşılanan yavru maymunlar otizm belirtileri geliştiriyor!
      Pittsburg Üniversitesi’nden bilimadamlarının yürüttüğü aşağıdaki çalışma, CDC’nin şimdiye kadar ısrarlar yapmadığı bir şeyi, bebek ve çocuklara önerilen aşı takviminin bir bütün olarak güvenlik değerlendirmesini yapıyor ve ortaya 1990’lardan beri uygulanan standart aşı programına göre aşılanan yavru maymunların çoğunda otizm belirtileri çıkıyor.

Pediatrik aşıların Resüs Makak maymun yavrularında amigdala büyümesi ve opioid ligand bağlanmasındaki etkisi: Pilot çalışma

“Bu pilot çalışmada, 1990’ların pediyatrik aşı rejimeninin uygulandığı makak yavrularının amigdala hacmi ve DPN amigdala bağlanma kapasitesinde KKK/DtaB/Hib aşılamalarını takiben aşısız yavrulara göre olgunlaşmada farklılıklar gözlemlenmiştir. Aşılı grupta ayrıca bu aşılamaların öncesinde daha büyük total beyin hacmi olduğunun saptanması, önceki aşılamaların olası etkisine işaret etmektedir. Maymunlar üzerinde test aşıların insanlarda kullanım için onaylanmasında önklinik çalışmalardaki aşı güvenlik çalışmlarının önemli bir unsuru olduğundan (Kennedy et al. 1997), bu pilot çalışmanın sonuçları KKK ile thimerosal içeren aşılar arasındaki etkileşimin beyin yapısı ve işlevine potansiyel etkisi açısından üzerinde daha fazla çalışma yapılması gerektiğini göstermektedir.

KAYNAKhttp://www.ane.pl/pdf/7020.pdf

Bu ve bunun gibi çalışmalar, aşıların güvenli olduğu ve otizm için risk faktörü oluşturmadığı yönündeki efsaneleri bertaraf eden ve esasen bizzat CDC tarafından çok önce yapılmış olması gereken, ancak bir türlü gerçekleşmeyen, aşı endüstrisinin finansal etkisinden bağımsız yürütülmüş, gerçek bilimsel çalışmalar.

Bu çalışmada otizm-aşılar konusunda çok tartşılmış thimerosal (bu toksik cıva bileşeni birtakım aşılardan kademeli olarak çıkartılmışsa da halen birkaç çocuk aşısında tam dozda, bazıların da da “trace amount” denilen miktarda kullanılmaya devam etmektedir; tekli aşılar dışında büyük aşı flakonlarında da thimerosal halen kullanılmakta ve özellikle 3. dünya ülkelerine bu thimerosal içeren büyük flakon aşılar gönderilmektedir) ve otizmle bağlantısı çeşitli defalar uzmanlarca gösterilmiş olan şaibeli kızamık, kabakulak, kızamıkçık aşısı KKK da uygulanmıştır. Sonuçlar, bugün dünya genelinde yaşanan otizm patlamasıyla paraleldir.

  1. Aşılama Virüs ve Bakterilerin Virülansını arttırıyor:

Aşılamanın daha güçlü ve virülansı yüksek bakteri ve virüslere yol açma potansiyeline dair CDC’nin açıklaması:

Marek hastalığı virüsü ve infeksiyöz Bursal hastalığından oluşan 2 Avian (kuş) virüsüne karşı aşılama daha virülan (zehirli, mikroplu) suşların ortaya çıkması ile ilişkilendirilmiştir(33). Virülansın belirlenmesinde konak immünitenin rolünün önemi yine miksomatoz virüs ve tavşanların eş-evrimleşme süreçleri ile ortaya konmaktadır (34). Ayrıca, immün baskısının farelerde daha virülan Plasmodium chabaudi parasitlerinin üremesine yol açtığı da gözlemlenmiştir (35). Matematiksel modellemeye göre, patojenlerin büyüme hızı ve/veya toksisitesini düşürmeye yönelik tasarlanmış aşıların, patojenlerin evrimleşmesini sağlayarak virülansını daha da yüksek hale getirebileceği gösterilmiştir (36).”

KAYNAK: http://wwwnc.cdc.gov/eid/article/15/8/08-1511_article.htm
    ABD aşı takvimini oluşturan aşıların ruhsat verilmeden önce birlikte kümülatif olarak oluşturacakları etkilerin ne olacağı araştırılmamış, güvenlik testleri yapılmamıştır.
        FDA’in ruhsat verdiği 70 aşıdan

hiçbiri üzerinde altın standarda uygun (çift kör plasebo kontrollü) güvenlik deneyi yapılmamıştır.

        Aşılarda hayvan DNA’sı ve karsinojenler kullanılıyor olmasına rağmen

hiçbir aşının kanserojen olup olmadığı ve mutajenitesi çalışılmamıştır.

    Aşıların içeriğindeki maddelerin enjekte edildikleri takdirde hangi değerlere kadar güvenli kabul edilebileceği ve hangi değerlerin üstünde toksik kabul edilecekleri araştırılmamıştır.
  1. Aşılar ve otizm arasındaki bağlantı resmi hükümetlerce ve aşı endüstirisince olağanüstü bir gayret ve işbirliği ile inkar ve örtbas edilmeye çalışılsa da, Amerikan Özel Aşı Mahkemesi, yapılan 5000’in üzerinde müracaattan örnek dava olarak seçtiği Bailey Banks adlı erkek çocuğunun KKK aşısından sonra otizm geliştirdiğini, Hannah Poling adlı kız çocuğunun aynı gün içinde olduğu 9 aşı sonucu otizm geliştirdiğini kabul ve tazmin etmiş, ancak bu test davalar mahkeme duruşması olmadan taraflar (Amerikan hükümeti ve aileler) arasında anlaşma sağlanmak yoluyla diğerleri için örnek karar oluşturması engellenmiş ve dava dosyaları mühürlenerek basın ya da kamunun dava dosyalarına erişmesi engellenmiştir.
    Yine en son Amerika’da 2003 yılından beri Özel Aşı Mahkemesi’nde otizm davalarının haklılığını ispat etmeye çalışan iki aile, uzun uğraşlar sonucu çocuklarının rahatsızlığının aşılardan kaynaklandığını ispat etmiş ve milyon dolarlık tazminatla “ödüllendirilmiştir”.
    Çocuklardan 10 yaşındaki Ryan Mojabii için KKK aşılamasından sonra otizm geliştirdiği kabul edilmiş, diğer çocuk, Emily’nin ise 15. ayda olduğu DTB aşısı sonrası (aynı zamanda KKK, Hib ve Prevnar da oluyor) PDD-NOS geliştirdiği kabul edilmiştir.
    Bunun dışında Amerika’da basın karartması uygulanmasına rağmen aşı-otizm bağlantısında aşılara bir darbe de İtalya’dan gelmiş, Valentino Bocca’nın 2004 yılında, 15 aylıkken olduğu KKK aşısı sonrası otizm geliştirdiği mahkemece kabul ve tazmin edilmiştir.
  1. Otizm dışında, Amerika’da kurulduğu 1986 yılından bu yana ölüm de dahil olmak üzere ciddi aşı reaksiyonları için Ulusal Aşı Tazminat Programı çerçevesinde 2 milyar doların üzerinde tazminat ödenmiştir.

4.1 Sorulması Gereken Sorular

Çocuklariniz için AŞILAMA KARARI ALIRKEN lütfen her bir hastalığı münferit olarak araştırın ve şu soruların cevabını arayın:

    1. Hastalık yapıcı organizma eradike edildi mi? (Edilmediyse, sadece birkaç yıl ötelenmiş olacak hastalığı ileriki yaşlarda geçirdiği takdirde ağırlaşabilecek hastalık tablosunu ve risklerini değerlendiriniz).
    2. Çocuklarda hafif seyreden bir hastalık mı ve önlenmeye gerçekten değer mi?
    3. Hastalığın önlenmesi mutlak surette önem taşıyorsa acaba aşıdan daha güvenli ve daha etkili bir önleme yöntemi mevcut mu?
    4. Aşının gerçekten hastalığı önlediğine, salt antikor üretimine yaramadığına dair yeterli bilimsel kanıt var mı?
    5. Şayet varsa, çocuğunuzun şu anda aşılanması, sağlanacak korumanın kısa süreli oluşu nedeniyle çocuğunuzun lehine mi yoksa aleyhine mi olacaktır?
    6. Aşılatacaksanız, çocuğunuzun sağlığı aşının olunacağı gün tamamen yerinde mi?
    7. Aşıdan kaynaklanabilecek yan etkileri tanıyabilecek misiniz ve bunu ASİE sistemine nasıl bildirmeniz gerektiğini biliyor musunuz?