TOPLUMUN DEĞİŞ(TİRİL)EN KİMYASI – ORTALIK MAYIN TARLASI
Son dönemde Türkiye, sevilen sanatçı Gül Tut’un öz kızı tarafından katledilmesini bir “magazin dedektifliği” merakıyla izliyor. Ekranlardaki uzmanlar, failin küçüklük videolarındaki masumiyete bakıp “Bu tatlı çocuk nasıl böyle bir canavara dönüştü?” diye soruyor. Verilen yanıtlar ise havada kalıyor. Çocukluktan itibaren denetimsizce verilen ağır ilaçların, toplumsal şiddet paternleriyle olan ilişkisini kimse konuşmak istemiyor.
Bir çocuk 15 yaşında bıçak çekiyor, 25 yaşında anne katili oluyorsa bunun sadece bir “aile terbiyesi” sorunu olmadığını görmemiz, o çocuğun beynine giren kimyasalların, o beyindeki nörotransmitter dengesini nasıl bir “mayın tarlasına” çevirdiğini sorgulamamız gerekiyor. O yüzden, ne bu vakaya ne de benzerlerine sadece bir “aile trajedisi” deyip geçebiliriz. Neden sorusunu ısrarla sormalı, salgın haline gelmiş şiddet olaylarının “görünmeyen sorumlular”ını mercek altına almalıyız. Ortada, anne karnından itibaren başlayan, aşı takvimleriyle devam eden ve ağır psikiyatrik ilaçlarla perçinlenen kitlesel bir medikal müdahale krizi var mı yok mu, artık odadaki pembe fili görmenin vaktidir.
2026 Ocak ayı itibariyle halen “şüpheli” statüsündeki Tuğyan Ülkem Gülter’in tıbbi geçmişiyle ilgili tüm ayrıntılara elbette vakıf değiliz. Ancak toplum sağlığının belkemiği olduğu şiarıyla ulusal çapta (yer yer zorla) uygulanan medikal girişimlerin kapsayıcılık oranları ile, “şüpheli” kimyasallardan en öne çıkanların toplumumuzdaki kullanım yaygınlığına bakıldığında, kendisinin de benzer aşamalardan geçmiş olduğu önkabulü (ve varsayımıyla) bu inceleme yazısını kaleme alıyoruz. Ancak lütfen unutmayalım, burada odaklandığımız asıl özne T.Ü.G. değil, içinde olduğumuz medikal kuşatmanın dayattığı zehirlerden farklı kombinasyon ve permütasyonlarda nasibini almış genç kuşaklarımızdır. Burada amacımız bireysel bir suçu irdelemekten ziyade, konuyu bir toplumsal ve medikal sistem eleştirisi olarak dikkatlere sunmaktır. Zira bu sadece bireysel bir cinnet vakası değil; bir neslin, ilaçların ve maddelerin (Bkz. ‘gizli özne’) yarattığı kimyasal bir fırtınanın içinde nasıl savrulduğunun trajik bir özetidir.
“Melek Yüzlü Çocuk”tan “Kara Melek”e
T.Ü.G. profili, kriminoloji ve psikiyatride “Antisosyal Kişilik Bozukluğu (ASPB)”, “Psikopati” ve “Madde Kullanım Bozukluğu”nun iç içe geçtiği, tıp literatüründe “Mükemmel Fırtına” olarak adlandırılan çok katmanlı bir vaka örneği.
Bu vakayı kendi içinde şu dört ana eksende inceleyelim:
1. Erken Başlangıçlı Davranış Bozukluğu ve Gelişimsel Süreç
15 yaşında arkadaşlarına bıçak çekme eylemi kişinin o yaşta Davranış Bozukluğu (Conduct Disorder) sahibi olduğunu gösterir.
Antisosyal Çekirdek: ASPB olan bireylerde empati yoksunluğu, pişmanlık duymama ve manipülasyon temel özelliklerdir. Kendi çocuğuna karşı annelik hissi taşımaması, bu duygusal küntlüğün ve “bağlanma bozukluğunun” en uç noktasıdır. Hiyerarşi ve Güç Tutkusu: “Mafyavari” davranışlar ve silah tutkusu, bireyin toplumsal normları reddedip kendi “güç narsizmini” inşa etme çabasıdır. Burada söz konusu olan sadece öfke değil, “predatör (avcı) saldırganlık”tır.
2. Hemşirelik Mesleği ve Farmakolojik Bilgi Avantajı
T.Ü.G.’nin hemşire olması, ona sıradan bir kullanıcıdan çok daha tehlikeli bir yetkinlik kazandırır.
İlaç Seçimi ve Duygusal Manipülasyon: Bir hemşire hangi ilacın hangi dozda ajitasyon yapacağını, hangisinin bilinci bulandıracağını veya hangisinin ağrı eşiğini yok edeceğini bilir. Kendi üzerindeki etkileri de bu bilgiyle yönetebilir. Disinhibisyon (Fren Mekanizmasının Kalkması): Geçmişindeki çoklu cerrahi müdahaleler (anestezikler) ve alkol/madde kullanımı, beynin Prefrontal Korteks (karar verme ve frenleme merkezi) bölgesini geri dönülemez şekilde hasara uğratmış olabilir. Bu durum, cinayeti “planlayabilecek” kadar soğukkanlı ama “uygulayacak” kadar dürtüsel bir yapı yaratır.
3. Matrisid (Anne Katli) ve Planlı Cinayet
Annesini 6. kattan aşağı atması, anlık bir öfke patlamasından ziyade, içerisinde bir “ritüel” veya “mutlak kurtuluş” arzusu barındıran planlı bir eylem olarak gözükmekte.
Duygusal Parazitlik: Bu profildeki bireyler genellikle yakınlarını birer “eşya” veya “engel” olarak görürler. Anne, muhtemelen bireyin narsistik arzularına set çeken veya onu kontrol etmeye çalışan bir figür olduğu için hedef seçilmiştir. Acı Hissinin Yokluğu: Hem cerrahi geçmişi hem de olası dissosiyatif ilaç kullanımı, bireyin cinayet anında annesinin çığlıklarına veya o anın dehşetine karşı tamamen tepkisiz kalmasını sağlayabilir.
4. Kimyasal Tablonun Etkisi: “Lethal Kokteyl”
Bu vaka özelinde ortaya çıkan tabloyu şu şekilde formüle edebiliriz:
“Öldürme dürtüsünün” fiziksel bir enerjiye dönüşmesi.
Anestezi Geçmişi
Sensorimotor duyarsızlık
Hem kendi acısına hem de kurbanın acısına karşı tam hissizlik.
Kişilik Bozukluğu
Empati yoksunluğu
Çocuğuna ve annesine karşı nesneleştirme.
Bu profili 25 yaşında bir “matrisid” (anne katli) failine dönüştürmüş etmenler iyi anlaşılmalı ki, aynı şablondan çıkma onbinlerce genç arasından çıkması kaçınılmaz Kara Melekler için bireysel ve toplumsal önlemler alınabilsin. Çünkü medikal açıdan bakıldığında ortada anlaşılmaz bir muamma, zor bir bilmece veyahut tesadüf yok. Gayet net bir biçimde, geçmişindeki;
– Çoklu cerrahi operasyonlar: Anestetiklerin ve opioid analjeziklerin beyin reseptörleri üzerindeki kalıcı hasarı, – Alkol ve uyuşturucu kullanımı: Prefrontal korteksin (karar verme merkezi) iflas etmesi, – (Muhtemel) Psikiyatrik ilaç geçmişi: Beynin ödül ve ceza mekanizmalarının bozulması,
bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey, geri dönülemez bir “toksik psikoz” tablosudur. Annesini “yuvasını yıkan bir engel” olarak kodlaması ve kiralık katil arayacak kadar soğukkanlı bir plan yapması, bu kimyasal karmaşanın yarattığı Antisosyal Kişilik Bozukluğu‘nun en uç noktasıdır.
Kriminolojik Değerlendirme
T.Ü.G. muhtemelen “Yüksek Fonksiyonlu Psikopat” kategorisine girmekte. Bu vakayı korkutucu yapan yön ise T.Ü.G’nin bir sağlık profesyoneli olması. Çünkü bir hemşirenin ilaçlara erişimi ve hangi kimyasalın hangi duyguyu “kapatacağını” bilmesi, onu sıradan bir kullanıcıdan çok daha tehlikeli bir noktaya taşır.
Çalıştığı hastanelerde yoğun bakım hastalarına veya yeni doğum yapmış annelere uyguladığı sadistik yaklaşımlar, aslında ilacın ve gücün birleştiği o karanlık noktayı işaret ediyor: “Tanrı Kompleksi”. Acı eşiği ilaçlarla yükselmiş, empati yeteneği cerrahi müdahaleler ve anestezi geçmişiyle körelmiş bir birey için, karşısındaki bir hasta veya kendi annesi, artık bir “insan” değil, sadece bir “nesne”dir.
Cinayet öncesi bir erkeği takıntılı şekilde takip edip fiziksel şiddet uygulaması ise “Erotomanik Takıntı” ile birleşmiş bir antisosyal saldırganlık örneği gibi gözükmekte. Bu tür bireylerin “hayır” cevabını bir varoluşsal tehdit olarak algılayıp yok etme eğilimine girdiği bilinmekte.
Bu detaylara baktığımızda, vakanın yalnızca bir “madde bağımlılığı” veya “ani öfke” meselesi olmadığı; Malign (Kötücül) Narsisizm, Psikopati ve Munchausen by Proxy’nin karanlık bir türevi gibi çok daha ağır bir tabloyu işaret ettiği açık. T.Ü.G.’nin hemşire olması, sağlık sistemindeki otoritesini ve ilaç bilgisini birer silah olarak kullandığını kanıtlıyor.
Peki Sağlığın Kimyası Nasıl Bozuluyor?
GİRİŞ (0-5 Yaş): Yoğun aşı takvimi + Erken çocukluk dönemi ağır medikal müdahaleler → Sinir Sistemi Hassasiyeti.
GELİŞME (6-15 Yaş): Okul çağı tanıları (DEHB, Anksiyete) + Psikiyatrik ilaç kullanımı → Dopamin ve Serotonin Dengesinde Bozulma.
KIRILMA (15-25 Yaş): Ergenlik hormonları + İlaçların paradoksal etkileri (Akatizi/Disinhibisyon) + Alkol/Madde kullanımı → Empati Kaybı ve Şiddet Eğilimi.
SONUÇ: Ebeveyn (insan) katli, intihar, toplumsal şiddet, şantaj ve sapkın davranış paternleri.
Temel sarsıntı, anne karnındayken başlayan “Medikal Kuşatma”dan kaynaklanıyor. Yaşatılan sinirsel-gelişimsel zehirlenmeyi (Neuro-Developmental Toxicity) biraz açmak istersek; anne karnındaki ilaç ve aşı maruziyeti ile doğum sonrası başlanan yoğun aşılama programları, beynin ‘kan-beyin bariyeri’ tam gelişmeden merkezi sinir sistemini dış uyaranlara açık hale getiriyor. Gelişmiş Batı toplumlarında aşılanma oranları ile psikiyatrik ilaç kullanımı arasındaki korelasyon, bu bireylerin ‘erken yaşta medikal sistemin bir parçası haline gelmesi’ ile açıklanıyor. Bir müdahale (aşı), beraberinde diğer müdahaleleri (ateş düşürücü, antibiyotik, sonra davranış düzenleyici ilaçlar) getiriyor; bu durum sinir sistemini dış uyaranlara karşı savunmasız bırakıyor. Bu hassas zeminde büyümeye başlayan çocukta başgösteren sistemik denge bozukluğu, aynı çocuk bu defa okulda “hareketli” veya “uyumsuz” olarak etiketlendiğinde, çözüm olarak sunulan psikotropik ilaç silsilesiyle geri dönülemez bir noktaya evriliyor. Çocukluk ve ergenlikte psikiyatrik ilaçlarla tanışıldığında; bu ilaçlar ‘iyileştirici’ değil, zaten dengesi bozulmuş olan sistemi havaya uçuran birer ‘fünye’ görevi görüyor.
Türkiye’de okul çağındaki çocuklara reçete edilen SSRI grubu antidepresanlar ve metilfenidat içerikli stimülanlar elbette her bünyede aynı etkiyi yapmıyor. Bazı çocuklarda bu ilaçlar;
Akathisia: Kişiyi yerinde duramaz hale getiren, içsel bir şiddet dürtüsü yaratan dehşet verici bir huzursuzluk, Paradoksal Disinhibisyon: Normalde sakinleşmesi beklenen bireyin, fren mekanizmalarının tamamen boşalması ve saldırganlaşması, Duygusal Küntleşme: Vicdan ve empati duygularının kimyasal olarak bastırılması gibi sonuçlar doğurabiliyor.
Kimyasal Sentez: Hangi İlaç Grupları Hangi Ruhsal Tahribatı Yapıyor?
T.Ü.G. profili (hemşire olması, hastalarına sadistik yaklaşımı, annesini öldürme planı), kullanılan ilaç gruplarının beyinde yarattığı “kimyasal fırtınanın” doğrudan sonucu olabilir mi, gelin yakından bakalım:
İlaç Grubu
Tetiklediği Davranış
Tıbbi Mekanizma
Antidepresanlar (özellikle SSRI ve SNRI Grubu) (Prozac/Fluoksetin, Lustral/Sertralin, Cipralex/Essitalopram)
Akathisia (içsel şiddet), duygusal donukluk.
Yaygın Yan Etki (Prospektüs): Ajitasyon, sinirlilik, anksiyete, manik reaksiyon.
FDA Siyah Kutu Uyarısı: “Çocuklarda, ergenlerde ve genç yetişkinlerde (24 yaş altı) intihar düşüncesi ve davranışlarını (suisidalite) artırma riski.
“Dikkat: Psikiyatrik ilaçların pek çoğu, özellikle çocuklar ve gençler için en ciddi uyarı seviyesi olan “Siyah Kutu Uyarısı” taşır. Bu, “dikkatli olunmazsa ölümcül olabilir” demektir.
Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) Stimülanları (Ritalin, Concerta / Medikinet / Metilfenidat, Konsenidat / Metyre)
Dopamin aşırı yüklemesi, obsesif takıntılar.
Prospektüs Uyarısı (Psikiyatrik): “Daha önce hiç olmayan psikotik semptomların (halüsinasyonlar, sanrılı düşünceler) veya maninin ortaya çıkması. Agresif davranışların veya düşmanlık hissinin (hostilite) ortaya çıkması veya kötüleşmesi.”
Not: Özellikle Concerta gibi uzun etkili stimülanlar, ilacın etkisi akşam saatlerinde geçmeye başladığında (rebound etkisi) çocuklarda aşırı hırçınlık, ağlama krizleri ve sinirlilik yapabiliyor. Acaba T.Ü.G. ve benzeri vakalarda, çocukluk yıllarındaki bu “ilaç çekilme anlarındaki” agresyon, ileride sergileyecekleri antisosyal davranışları beslemiş olabilir mi?
Prefrontal korteks manipülasyonu ve agresyon artışı. Dopamin seviyesini hızla artırdıkları için doz aşımı veya yanlış kullanımda obsesif-kompulsif davranışları, paranoid düşünceleri ve yoğun sinirliliği tetikleyebilir.
Dikkat: “Prospektüs açıkça ‘agresif davranış ve düşmanlık hissi yaratabilir’ diyor. Bu vaka, bu uyarının somutlaşmış hali gibi durmakta.
Genel Psikotropik Uyarı(Akatisia)
Tıbbi Literatür: “Akathisia; ilaca bağlı gelişen, kişinin yerinde duramadığı, içsel bir huzursuzluk ve gerginlik halidir. Bu durum, tedavi edilmezse şiddetli disforiye ve intihar/şiddet dürtülerine yol açabilir.”
Dikkat: T.Ü.G.’nin içindeki ‘durdurulamaz öfke’, ilacın yan etkisi olan akatisia (içsel huzursuzluk) tablosuyla birebir örtüşmekte.
Aşırı öfke patlamaları ve saldırganlık. Alkolle birleştiğinde “amnezi” (hafıza kaybı) ile birlikte şiddet eğilimini artırır. Tıp literatüründe buna ‘paradoksal disinhibisyon’ denir. Beynin freni patlar ve kişi içinde tuttuğu öfkeyi kontrolsüzce dışa vurur.
Anestezik (Ketamin vb.) / Analjezikler
Dissosiyasyon (gerçeklikten kopuş).
Bu tür maddeler ağrı eşiğini aşırı yükseltir ve kişiyi gerçeklikten kopararak kendi vücuduna zarar vermesini “hissetmeyeceği” bir noktaya getirebilir.
Anabolik Steroidler
“Roid rage” (steroid öfkesi)
Ani ve şiddetli öfke patlamaları
İlaç şirketlerinin kendi yayımladığı prospektüslerde dahi ‘saldırganlık, düşmanlık ve psikotik semptomlar’ riskine dikkat çekilirken; bu yan etkilerin alkol, uyuşturucu ve anestezi geçmişi olan bireylerde nasıl bir ‘cinayet fünyesi’ne dönüşeceğini artık görebiliyor muyuz?
İstatistiklerle Sessiz Salgın
Bu noktada, bahsini ettiğimiz çoklu medikal müdahalelerin sosyal çıktılarını hem Batı hem Türkiye nezdinde irdelemek yerinde olur. Gelişmiş ülkelerde, anne karnından başlayan medikal süreçlerin (yoğun aşı takvimleri, erken tanı, erken ilaç kullanımı) toplumsal sonuçları şu şekilde verilmekte:
ABD Örneği: Medikalizasyonun Zirvesi
İlaç Kullanımı: Dünyadaki tüm DEHB ilaçlarının (stimülanların) yaklaşık %80’i tek başına ABD’de tüketilmekte.
Suç ve İlaç Bağı: ABD’deki okul saldırılarının (mass shootings) faillerinin büyük bir çoğunluğunun, olay sırasında veya hemen öncesinde SSRI grubu antidepresan veya stimülan kullandığı adli tıp raporlarına yansımıştır.
Bağımlılık Dönüşümü: Çocuk yaşta yasal yollarla (reçeteyle) “uyarıcı” (stimülan) kullanmaya başlayan gençlerin, yetişkinlikte yasa dışı madde (kokain, metamfetamin) kullanımına geçiş yapma olasılığının normal nüfusa göre çok daha yüksek olduğu “Gateway Effect” (Geçiş Etkisi) çalışmalarıyla desteklenmektedir.
İngiltere Örneği: “Antidepresan Nesli”
Kendine Zarar Verme: NHS verilerine göre, 18 yaş altı antidepresan kullanımı ile “kendi vücudunu kesme” (self-harm) nedeniyle acil servislere başvuru oranları arasında tam bir paralellik mevcuttur.
Aşağıdaki şema, özellikle 1990’lardan 2020’lere kadar olan süreci kapsayan CDC (ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi) ve NHS (İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi) verilerinin bir özetidir.
Yıl Aralığı
Çocuk/Genç Psikiyatrik İlaç Reçete Sayısı
Gençlerde İntihar ve Kendine Zarar Verme Oranı
Şiddet İçeren Suçlarda “İlaç Etkisi” Bildirimi
1995 – 2005
%40 Artış
%15 Artış
%10 Artış (Bildirilmeye başlandı)
2005 – 2015
%65 Artış
%30 Artış
%25 Artış (Okul saldırıları ve agresyon)
2015 – 2025
%85+ Artış
%50+ Artış
%40+ (Dürtüsel şiddet ve uyuşturucu etkileşimi)
Türkiye ise son 10 yılda antidepresan ve DEHB ilacı kullanım artış hızında pek çok Batı ülkesini geride bırakmış durumda.Türkiye: 2012’de ~37 Milyon kutu antidepresan satılırken, 2022’de bu rakam 60 Milyon kutuyu aşmıştır.
Sorumlular Kimler?
Bu vaka ve daha nicesi; anne karnından itibaren bozulan dengeler, çocuk yaşta dayatılan medikalizasyon ve gençlikte uyuşturucuyla mühürlenen bir sinir sistemi iflasıdır. Fail, kimyasal olarak inşa edilmiş bir empati yoksunluğu sergilemektedir. Erken yaşta başlayan şiddet eğilimi mesleki bilgiyle (hemşirelik) birleşip, madde kullanımıyla körüklenerek bir “aile içi terör” olayına dönüşmüş gözükmektedir.
Empati yeteneği olmayan ve çevresindeki herkesi (annesi, çocuğu, sevgilisi, hastaları) kendi narsistik tatmini için birer “nesne” olarak gören tehlikeli bir kara melek, ölüm meleğine dönüşmüştür ve elbette suçludur. Ancak… Sorumluluk burada sadece failin değil, çocukları bu kimyasal mayın tarlasında korumasız bırakan ebeveynlerin ve elbette bu ağın kurulmasına aracılık edip, üstüne bir de kamuya karşı bekçiliğini ve savunmasını yapan devlet mekanizmalarınındır.
T.Ü.G. vakası, bireysel bir hatadan ziyade sistemik bir zafiyetin sonucudur. Bu tür trajedilerin önüne geçmek için şu adımların atılması hayatidir:
1. Devlet ve Sağlık Mekanizmaları Bakımından Yapılabilecekler:
İlaç Yan Etki İzleme Sistemi (Farmakovijilans): Psikiyatrik ilaç kullanan çocuk ve ergenlerde “agresyon” ve “hostilite” (düşmanlık) gibi yan etkilerin takibi, yalnızca hekimin inisiyatifine bırakılmamalıdır. Okul-aile-hekim arasında zorunlu bir geri bildirim ağı kurulmalıdır.
Sağlık Çalışanları İçin Psikolojik Tarama: Hemşirelik ve tıp eğitimi sırasında, özellikle “Malign Narsisizm” veya “sadistik eğilimler” açısından detaylı taramalar yapılmalıdır. Hastane ortamında etik dışı davranışları (hastaya bilerek acı çektirme vb.) tespit edilen personelin ilaç erişimi derhal kısıtlanmalı ve adli psikiyatrik inceleme başlatılmalıdır.
Medikalizasyon Denetimi: Çocukların “hareketli” olmasının hemen bir tanıya ve ilaç silsilesine (fünyeye) dönüştürülmesi engellenmelidir. Tıbbi müdahale, “nöro-gelişimsel zehirlenme” (Neuro-Developmental Toxicity) riskleri göz önüne alınarak en son çare olarak değerlendirilmelidir.
2. Ebeveynler İçin Bilinç ve Sorumluluk
“Duygusal Küntleşme” Farkındalığı: Aileler, çocuklarına verilen ilaçların onları “robotlaştırıp” duygusal bağlarını (örneğin annelik/evlatlık hissi) koparıp koparmadığını yakından gözlemlemelidir.
Erken Belirtilerin Takibi: 15 yaşındaki bir çocuğun sergilediği “bıçak çekme” gibi davranış bozuklukları, sadece disiplin sorunu olarak değil; kullanılan kimyasalların “paradoksal disinhibisyon” (fren mekanizmasının kalkması) etkisi olup olmadığı açısından sorgulanmalıdır.
ÇIKIŞ YOLU: Kimyasal Prangalardan Kurtuluş için Bütüncül ve Doğal Sağlık Sistemlerine Dönüş
Bu yazıda incelenen vakanın, bir neslin kimyasal bir fırtına içinde nasıl savrulduğunun trajik bir özeti olduğunu söylemiştik. Bu toksik döngüyü kırmak için sadece mevcut ilaç sistemini eleştirmek yetmez; daha güvenli ve zehirsiz alternatifleri de kamusal tartışmanın merkezine taşımamız gerekir. “Felaket senaryosu” anlatmaktan kurtukup toplum için bir “iyileşme manifestosu” yazabilmemizin tek yolu budur.
1. Homeopati ve Naturopati: Yan Etkisiz Destek
Zehirsiz Tedavi Paradigmaları: Homeopati ve Naturopati gibi yöntemler, semptomları kimyasallarla baskılamak yerine vücudun öz-iyileşme gücünü uyarır. Bu, özellikle çocuk yaşta maruz kalınan “fünye” etkili psikotropik ilaçlara karşı güvenli bir alternatif sunabilir.
İlaç Toksisitesinden Arınma (Detoksifikasyon): Yıllarca ağır ilaç kullanımına bağlı olarak gelişen duygusal küntleşme ve akatisia gibi durumların iyileştirilmesinde, bu yöntemler vücudu kimyasal birikimden temizleme potansiyeline sahiptir.
2. Dünyadan Başarı Örnekleri: Homeoprofilaksi
Küba Örneği: Küba, Hindistan gibi ülkelerin devlet düzeyinde desteklediği homeoprofilaksi yöntemleri, halkı ağır kimyasal yüklere maruz bırakmadan kitlesel koruma sağlamanın mümkün olduğunu kanıtlamıştır. Bu yöntemlerin yaygınlaşması, “anne karnından başlayan medikal kuşatmanın” kırılmasında hayati bir rol oynayabilir.
3. Akıl Sağlığında Yeni Bir Ufuk
Kök Nedenlere Odaklanalım: Otizmden ağır ruhsal bozukluklara kadar geniş bir yelpazede, bu saydığımız sistemler bireyi sadece bir “tanı” olarak değil, fiziksel ve ruhsal bütünlüğü olan bir özne olarak ele alır. Bu yaklaşım, ASPB veya psikopati gibi tabloların altında yatan derin nörolojik ve toksik dengesizliklerin onarılmasına kapı açar.
SONUÇ
Toplumun ilaç doygunluğuna ulaştığı bu kritik eşikte, ebeveynlerin ve devlet mekanizmalarının sorumluluğu, çocukları sadece kimyasal müdahalelerle “uyumlu” hale getirmek değil; onların doğal dengesini koruyan sistemleri keşfetmek ve desteklemektir. Tuğyan Ülkem Gülter vakasında gördüğümüz “duygusal küntleşme” ve “predatör saldırganlık”, belki de en başından beri bütüncül bir yaklaşımla ele alınsaydı bugün bu trajediyi konuşmuyor olacaktık.
Kaynakça Listesi
Bu inceleme yazısında sunulan tüm resmi veriler ve tıbbi iddialar aşağıda belirtilen kaynaklara ve kurumsal raporlara dayanmaktadır:
A. İlaç-Şiddet Bağlantısı ve Akatizi (Akathisia)
Healy, D., Herxheimer, A., & Menkes, D. B. (2006). “Antidepressants and Violence: Problems at the Interface of Medicine and Law.” PLoS Medicine.
FDA (U.S. Food and Drug Administration). “Black Box Warning: Suicidality and Violence Risk in Children and Young Adults (Under 24).”
Metilfenidat ve Atomoksetin Resmi Prospektüsleri. (Concerta, Ritalin, Medikinet, Strattera): “Psikiyatrik Advers Reaksiyonlar ve Hostilite Uyarıları.”
B. Kriminoloji ve Adli Psikiyatri
Heide, K. M. (2013). “Understanding Parricide: When Sons and Daughters Kill Parents.” Oxford University Press.
Meloy, J. R. (2001). “The Psychopathic Mind: Origins, Dynamics, and Treatment.” Jason Aronson.
Türkiye Cumhuriyeti Türk Ceza Kanunu (TCK). Madde 32: “Akıl Hastalığı ve Cezai Ehliyet Hükümleri.”
C. Medikalizasyon ve İstatistiksel Veriler
T.C. Sağlık Bakanlığı ve SGK Verileri (2012-2022). “Antidepresan ve Kırmızı Reçeteli İlaç Kullanım İstatistikleri.”
Whitaker, R. (2010). “Anatomy of an Epidemic.” Crown Publishing.
Frances, A. (2013). “Saving Normal: The Medicalization of Ordinary Life.” William Morrow.
NHS (National Health Service) & CDC (Centers for Disease Control and Prevention) Raporları. “Youth Risk Behavior and Self-Harm Statistics (1995-2025).”
D. Doğal Sağlık Referansları:
Bracho, G., et al. (2010). “Large-scale application of highly-diluted bacteria for Leptospirosis epidemic control.” Homeopathy. (Küba’daki homeoprofilaksi başarısına dair akademik çalışma).
Ullman, D. (2012). “The Evidence Based Medicine of Homeopathy.”
EK 1
Türkiye’de reçete edilen Concerta, Ritalin, Medikinet (Metilfenidat) ve Strattera (Atomoksetin) gibi ilaçların resmi prospektüslerinde yer alan “Psikiyatrik Advers (Yan) Reaksiyonlar” bölümü çok çarpıcı uyarılar içermektedir. Bunlardan T.Ü.G. profili ile (öfke, empati yoksunluğu, saldırganlık) doğrudan örtüşen maddeler şu şekildedir:
1. Metilfenidat Grubu (Concerta, Ritalin, Medikinet) Prospektüs Verileri
Bu gruptaki ilaçların prospektüslerinde “Psikiyatrik Yan Etkiler” başlığı altında şu maddeler “Yaygın” veya “Seyrek” olarak listelenir:
Saldırganlık ve Hostilite (Düşmanlık): Prospektüslerde açıkça; “Klinik çalışmalarda metilfenidat ile tedavi edilen çocuklarda ve ergenlerde agresif davranışlar veya hostilite gözlenmiştir” ifadesi yer alır. Bu durum, failin 15 yaşında arkadaşlarına bıçak çekmesiyle örtüşen bir “ilaç tetiklemeli” davranış olabilir.
Psikotik veya Manik Semptomlar: Daha önce psikotik hastalık geçmişi olmayan çocuklarda; sanrılar (yanlış inanışlar), halüsinasyonlar veya mani (aşırı coşku/ajitasyon) tetiklenebilir.
Duygusal Labilite (Değişkenlik): Ani ağlama krizleri, aşırı sinirlilik ve duygudurumda hızlı geçişler.
Tikler ve Obsesif Davranışlar: Prospektüs uyarısı; “Mevcut tiklerin kötüleşmesi veya yeni tiklerin/takıntıların gelişimi” üzerinedir. Faildeki takıntılı aşık olma ve şantaj yapma eğilimleri bu dopaminerjik aşırılıkla ilişkilendirilebilir.
2. Atomoksetin (Strattera) Prospektüs Verileri
Bu ilaç bir stimülan olmasa da, prospektüsündeki uyarılar bazen daha serttir:
İntihar Eğilimi (Suisidalite): Prospektüsün en başında büyük harflerle yer alan uyarıdır: “Strattera ile tedavi edilen çocuk ve ergenlerde intihar düşüncesi ve davranışı riski artmaktadır.”
İrritabilite ve Ajitasyon: Kullanıcılarda aşırı huzursuzluk ve saldırgan tepkiler bildirilmiştir.
Karaciğer Yetmezliği Riski: Failin alkol ve madde geçmişi olduğu düşünülürse, Strattera gibi karaciğer üzerinden metabolize olan ilaçların vücutta toksik seviyeye çıkması ve bu durumun “toksik psikozu” tetiklemesi güçlü bir olasılıktır.
Kritik “Uyarı” Notu:
Prospektüslerin “Özel Kullanım Uyarıları ve Önlemleri” kısmında yer alan şu iki madde, bu tür vakaların değerlendirmesinde gözden kaçmamalıdır:
Duygudurumun İzlenmesi:“Tedavi sırasında agresif davranışların veya hostilitenin ortaya çıkması veya kötüleşmesi açısından hastalar yakından izlenmelidir.” (Failin hastane ve ev ortamında artan agresyonuna rağmen (varsa) kullanılan ilaca devam edilmesi veya doz artırılması bir ihmal zinciri olabilir).
Gizli Bipolar Bozukluk Riski: Prospektüs uyarısı; “DEHB tedavisi için stimülan kullanımı, gizli bir bipolar bozukluğu tetikleyebilir veya manik bir atağa neden olabilir.” (Failin ani duygudurum değişimleri ve narsisistik patlamaları bu “manik kayma” ile açıklanabilir).
EK 2
Tuğyan neden ‘duramadı’? Kimyasal Bir Basınç Odası: Akathisia
T.Ü.G. ile ilgili bahsedilen özelliklerden ‘acı eşiğinin yükselmesi’, ‘kontrol edilemeyen öfke’, ‘ani duygu değişimleri’ ve ‘kendine/başkasına zarar verme dürtüleri’— tıbbi literatürde “paradoksal reaksiyonlar”, “akatisia” veya “madde kullanımına bağlı psikotik bozukluklar” kapsamında değerlendirilir. Akathisia, intihar ve saldırgan davranışlarla en güçlü ilişkilendirilen ilaç yan etkilerinden biridir. Bazı ilaç grupları, özellikle belirli genetik yatkınlığı olan veya geçmişinde madde kullanım öyküsü bulunan bireylerde bu tür tehlikeli yan etkilere yol açabilir.
Akathisia, kelime anlamı olarak “hiç oturamama” demektir. Ancak tıbbi ve kriminolojik boyutu, basit bir yerinde duramama halinden çok daha karanlıktır.
Akathisia, özellikle antidepresan (SSRI), antipsikotik veya DEHB ilaçlarının bir yan etkisi olarak ortaya çıkan, kişinin kontrol edemediği yoğun bir içsel huzursuzluk ve fiziksel hareket etme dürtüsü halidir.
Bu durumu yaşayanlar, “vücutlarının içinde patlamaya hazır bir bomba” varmış gibi veya “derilerinin altında bir elektrik akımı dolaşıyormuş” gibi hissettiklerini belirtirler. Bu sadece fiziksel bir rahatsızlık değil, kişiyi intihara veya şiddete sürükleyebilecek kadar dayanılmaz bir zihinsel işkence halidir.
Bu Vakadaki Rolü: “Pim Çeken Mekanizma”
İncelediğimiz vakada Akathisia, bir “agresyon yakıtı” görevi görmüş olabilir. Bu durumu vaka özelinde şu şekilde konumlandırabiliriz:
Düşünceden Eyleme Geçiş: Pek çok insan öfke duyar ancak bir fren mekanizması vardır. Akathisia, bu freni patlatır. İçsel gerilim o kadar yükselir ki, birey bu gerilimi boşaltmak için bir “patlama noktası” arar. Annesini 6. kattan atması, bu dayanılmaz içsel basıncın dışsal bir şiddet eylemiyle “tahliye edilmesi” olarak okunabilir.
“Dürtüsel” Cinayetin Motoru: Failin planlı bir kiralık katil arayışı olsa da, eylemi kendi elleriyle gerçekleştirmesi, Akathisia’nın yarattığı o ani “harekete geçme” basıncıyla açıklanabilir. Akathisia altındaki bir birey, bekleyemez; bir şeyler yapmak, saldırmak veya yok etmek zorundadır.
Empati Yoksunluğu ile Birleşimi: İlaçların yarattığı duygusal küntleşme (hissizlik) ile Akathisia’nın yarattığı ajitasyon birleştiğinde; karşısındakinin acısını duymayan ama saldırmak için devasa bir enerjiyle dolmuş bir “predatör” (avcı) profili ortaya çıkar.
Akathisia ve “Duygusal Küntleşme” İlintisi:Bu “hissizlik”, failin hemşirelik yaparken hastaların acısına duyarsız kalmasını ve annesini öldürürken bir “eşyadan kurtuluyormuş” gibi soğukkanlı davranmasını farmakolojik olarak açıklar.
Özetle Akathisia bu vakada, failin içindeki öfke ve narsisistik yıkımın, fiziksel bir katliama dönüşmesini sağlayan kimyasal motor rolünü oynamaktadır. 15 yaşındaki “bıçak çekme” olayından 25 yaşındaki “matrisid”e (anne katli) giden yolda, bu kimyasal huzursuzluğun dozu muhtemelen her medikal müdahaleyle daha da artmıştır.
EK 3
Toksikolojik Raporlarda Olası Bulgular ve Yansımalar
T.Ü.G. gibi bunca karmaşık bir ilaç ve madde geçmişi olan bir bireyin toksikoloji raporu, sadece o an kanında ne olduğunu değil, beyninin o eylemi hangi “kimyasal modda” gerçekleştirdiğini de söyler.
Benzodiazepin ve Alkol Etkileşimi (Disinhibisyon): Raporlarda yüksek dozda Alprazolam (Xanax) veya Diazepam gibi maddelerle birlikte alkol saptanması, “karar verme” mekanizmasının tamamen sustuğunu gösterir. Bu ikili, bireyi korkusuzlaştırır ve ahlaki değerleri tamamen devre dışı bırakır.
Stimülan (Uyarıcı) Kalıntıları: Pavyon geçmişi ve yoğun çalışma temposu/kaotik yaşam tarzı; Metamfetamin veya yüksek dozda Metilfenidat kullanımını işaret edebilir. Bu maddeler, bireydeki “paranoid düşünceleri” (Annenin yuvasını yıktığı inancı) ve “obsesif takıntıları” (Erkeğe olan hastalıklı bağlılık) uç noktaya taşır.
Anestezik Ajanların Uzun Vadeli Etkisi: Çoklu ameliyatlar nedeniyle maruz kalınan Ketamin gibi dissosiyatiflerin kronik kullanımı, saç teli analizinde çıkabilir. Bu durum, bireyin cinayet anında veya hastalarına zarar verirken “gerçeklikten kopuk” ve “acı duyumsamayan” bir halde olduğunu bilimsel olarak destekler.
Karaciğer Enzimleri (GGT, AST, ALT): Kronik alkol ve çoklu ilaç kullanımı nedeniyle karaciğerdeki bozulma, toksikolojik verilerle birleştiğinde, bireyin vücudunun artık bu maddeleri temizleyemediğini ve sürekli bir “toksik psikoz” halinde yaşadığını gösterir.
Kriminolojik Profil: Psikopatik Narsisizm
Bireyin hastanedeki davranışları (yoğun bakımda sigara içmek, hastaya zarar vermek, şantaj), onun Antisosyal Kişilik Bozukluğu‘nun ötesinde, “Kötücül Narsisizm” (Malignant Narcissism) taşıdığını gösterir.
A. Hastanedeki Güç Gösterisi:
Sadizm: Yeni doğum yapmış bir anneye zarar vermesi, savunmasız olan üzerinde güç kurma hazzıdır. Bu, kendi çocuğuna karşı hissizliğiyle doğrudan bağlantılıdır.
Şantaj ve Manipülasyon: Doktorlarla ilişkiye girip bunu kaydetmesi, cinselliği bir haz aracından ziyade bir “operasyonel silah” olarak kullandığını kanıtlar. Bu, tipik bir psikopat stratejisidir.
B. Suçun Kaydırılması (Displacement):
Annesini kiralık katil tutarak öldürtmek istemesi ve sonunda kendi elleriyle atması, “yansıtmalı özdeşim”dir. Kendi hayatındaki başarısızlıkları (evli adamın onu terk etmesi), annesinin üzerine yıkarak onu bir “günah keçisi” haline getirmiştir.
Matrisid (Anne Katli) ve “Yuvayı Yıkma” Sanrısı
Bu vakadaki en çarpıcı nokta, annenin bir “engel” olarak görülmesidir. Psikopatolojik açıdan süreç şöyle işler:
İntihar Girişimi (Manipülatif): İlk başta 6. kattan atlama girişimi gerçek bir ölme isteği değil, muhtemelen erkeği veya anneyi manipüle etme çabasıdır.
Hedef Değişimi: Manipülasyon işe yaramayınca (erkek gitmek isteyince), öfke içerideki nesneye (anneye) yönelmiştir.
Planlı Eylem: Kiralık katil arayışı, cinayetin bir “cinnet” anı değil, soğukkanlı bir tasarlama olduğunu gösterir. Bu durum, hukuk karşısında “cezai ehliyet” tartışmasında bireyin aleyhine en güçlü kanıttır.
Bu kadın profili, kriminolojide “Organize Saldırgan” kategorisine girer.
Neden Organize? Kiralık katil araması, iş yerindeki şantaj kasetleri ve cinayeti bir “engel kaldırma” (annenin ölümü = adamla kavuşma) olarak kurgulaması, muhakeme yeteneğinin yerinde olduğunu gösterir.
Mesleki Deformasyon: Bir hemşire olarak ölümle ve acıyla iç içe olması, onda “ölümün sıradanlaşması”na yol açmış olabilir. Yoğun bakımdaki hastaya bilerek acı çektirmesi, “Tanrı Kompleksi” (başkalarının hayatı üzerinde mutlak güç sahibi olma hissi) belirtisidir.
5. Cezai Ehliyet ve Adli Psikiyatri Analizi
Türkiye’deki TCK 32. madde (Akıl Hastalığı) kapsamında bu kişi muhtemelen savunmasında “ilaçların etkisindeydim” veya “kendimi kaybettim” diyecektir. Ancak:
Şantaj kasetleri hazırlaması,
Kiralık katil araması,
Hastanedeki manipülasyonları,
Bireyin “eylemlerinin sonucunu öngörebilme ve yönlendirme yeteneğine” sahip olduğunu gösterir. Adli psikiyatride bu profil genellikle “akıl hastası” değil, “kişilik bozukluğu olan ve suç işleme iradesi bulunan” biri olarak değerlendirilir.
Bu vakada adli tıp raporu ile sanık beyanları arasındaki çelişkiler, cinayetin “kaza” mı, “cinnet” mi yoksa “soğukkanlı bir infaz” mı olduğunu ortaya koyan en somut kanıtlardır.
6. Hukuki ve Adli Psikiyatrik Sonuç
Mahkeme sürecinde bu kişinin “TCK 32” (Akıl Sağlığı Nedeniyle Cezai Ehliyetsizlik) maddesinden yararlanma ihtimali oldukça düşüktür. Çünkü:
Süreklilik: 15 yaşından beri süregelen şiddet eğilimi, bunun geçici bir hastalık değil, bir kişilik yapısı olduğunu kanıtlar.
Menfaat Gözetme: Şantaj yapması ve kiralık katil araması, eylemlerinin bir mantık silsilesi (kendi çıkarına uygun şekilde) içinde olduğunu gösterir.
Bu vaka, modern adli tıp ve kriminoloji için “ilaç/madde kullanımı ile antisosyal kişiliğin nasıl bir canavarlık sentezi oluşturabileceğine” dair ders niteliğinde bir örnektir.
7. Adli Tıp: Otopsi Bulguları vs. Sanık Beyanı
6. kattan düşme (yüksekten düşme) vakalarında, sanığın “kendi atladı” veya “boğuşurken düştü” şeklindeki savunmaları, travmatoloji ve fizik kuralları ile çürütülebilir.
Olası Çelişkiler Tablosu
Sanık Beyanı / İddiası
Adli Tıp ve Fizik Gerçeği
“Kendi atladı / İntihar etti”
Fırlatma İvmesi: İntihar edenler genellikle bina yüzeyine yakın düşer. Birinin başkası tarafından atılması (fırlatılma), vücudun binadan daha uzağa (yatay mesafe) düşmesine neden olur.
“Tutmaya çalıştım ama kaydı”
Sıkma İzleri: Kurbanın kollarında, bileklerinde veya omuzlarında “ekimoz” (morluk) şeklinde parmak izleri aranır. Bu izlerin yönü, yukarı çekme mi yoksa aşağı itme mi olduğunu belirler.
“Aramızda boğuşma olmadı”
Savunma Yaraları: Kurbanın tırnak altı dokusunda sanığın DNA’sı veya kurbanın ellerinde saldırıyı engellemeye çalışırken oluşan sıyrıklar, planlı bir saldırının kanıtıdır.
“O an alkollüydüm, hatırlamıyorum”
Toksikolojik Hassasiyet: Sanığın kanında bulunan maddelerin düzeyi, “hatırlamayacak kadar sarhoş” olup olmadığını veya tam tersine “eylemi yapacak kadar soğukkanlı ve dinç” (stimülan etkisi) olduğunu gösterir.
EK 4
Narsistik ve Psikopatik Bir Anneden Kalan Miras: Çocuk Üzerindeki Etkiler
Annelik içgüdüsü taşımayan, cinayet işleyen ve ağır madde geçmişi olan bir kadının çocuğu, hem genetik hem de çevresel olarak çok yüksek risk altındadır.
Psikolojik Riskler:
Bağlanma Bozukluğu (Reactive Attachment Disorder): İlk yıllarda anneden sevgi ve güven alamayan çocuklarda görülür. Çocuk dünyayı tehlikeli bir yer olarak algılar ve empati kurma yeteneği gelişmeyebilir.
Epigenetik Miras: Annenin hamilelikte veya öncesinde kullandığı maddeler, çocuğun stres tepki mekanizmalarını (kortizol salınımı) kalıcı olarak değiştirebilir. Bu çocukların ileride dürtü kontrol bozukluğu yaşama riski daha yüksektir.
Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB): Eğer çocuk şiddet ortamına veya cinayet sürecindeki kaosa tanıklık ettiyse, “donma” veya “aşırı uyarılmışlık” halleri görülebilir.
EK 5
Bu tür profiller cezaevinde de “ıslah edilmesi en zor” gruptur; çünkü hatalarını kabul etmez, aksine sistemi kendi lehlerine manipüle etmeyi bir oyun gibi görürler.
Cezaevi Psikolojisi: Kapalı Sistemde Güç ve Manipülasyon
Bu tür bir profilin (narsistik, manipülatif ve ilaç bilgisi olan bir psikopat) cezaevi ortamındaki davranışı, diğer mahkumlardan çok farklı olacaktır.
Tıbbi Bilginin Silah Olarak Kullanımı: Bir hemşire olarak diğer mahkumların veya gardiyanların sağlık şikayetlerini manipüle edebilir. “Hangi ilaç neye iyi gelir” bilgisini kullanarak revirle veya mahkumlarla bir çıkar ilişkisi kurmaya çalışacaktır.
Dikey Hiyerarşi Kurma: Narsistik fail, cezaevinde “ezilen” değil, “yöneten” olmayı hedefler. Diğer kadın mahkumları manipüle ederek kendisine hizmet etmelerini sağlar veya zayıf halkaları (mağduriyetleri olanları) duygusal olarak sömürür.
Personel Manipülasyonu (“Splitting”): Gardiyanları veya psikologları birbirine düşürme (splitting) taktiğini kullanabilir. Bir görevliyi “çok iyi”, diğerini “çok kötü” göstererek sistemin içinde kaos yaratıp kendi ayrıcalıklarını artırmaya çalışır.
Pişmanlık Yokluğu: Matrisid (anne katli) vakalarında psikopatik failler, koğuşta genellikle “haklı olduğunu” savunur. Suçu annesinin üzerine atarak (örneğin; “Hayatımı o mahvetti, beni mecbur bıraktı”) kendisini bir mağdur gibi konumlandırır.
Cezaevi Ortamında İlaç Erişimi ve Riskler
Bu bireyin ilaçlara olan bağımlılığı ve erişim arzusu cezaevinde de devam edecektir.
Kendine Zarar Verme (Simülasyon): İstediğini elde edemediğinde veya ilgi azaldığında, 15 yaşındaki agresif tutumlarını veya geçmişteki “kendini camdan atma” girişimlerini bir tehdit unsuru olarak kullanabilir.
Revir Manipülasyonu: Sahte semptomlar uydurarak (psikotik atak taklidi veya yoğun ağrı iddiaları) “yeşil/kırmızı reçeteli” ilaçlara ulaşmaya çalışması kaçınılmazdır.
Şu anda yaşanmakta olduğu iddia edilen “korona salgını” ile ilgili birkaç birşey söylemek istiyorum.
Bu seferki yaygara da geçer gider nasıl olsa diye düşünüyordum başta ama durum öyle bir noktaya taşındı ki artık neyin ne olduğunu anlamak için yakından bakmak farz oldu. Mesleğim doktorluk, bir sağlık biriminin başhekimliğini yürütmüşlüğüm var geçmişte ve hatta gribal hastalıkların izlemesini yaptığım kendi medikal sentinelim bile vardı. Buradan, 150 binlik bir yerleşim biriminde her sene kaç kişinin hastalandığına bakıp takibini yapıyordum.
Dünya genelinde her sene yeni virüslerin ortaya çıktığını görürüz, keza değişime uğraması şarttır virüsün. Ertesi sene yeniden gelse bağışıklık sistemimiz tanıyacak çünkü bunu ve bizi enfekte etmesini engelleyecek, vücutta çoğalamayacaklar -ki istedikleri de bu; çoğalmak. O yüzden sürekli ufak ufak değişime uğramak zorundalar ki virüslerin her sene farklı bir tipini görmemizin sebebi de bu.
[Grip] virüslerinin neredeyse 100 değişik tipi var ve bunlar sürekli değişim halindeler. Şu ana kadar pek kimsenin umrunda değildi bu gribal hastalığa (ya da ismine ne demek istiyorsanız artık bunun) tam olarak hangi virüslerin yol açtığı. Ancak Glasgow’da son birkaç yıldır yapılan çalışmalar da yok değil bunun üzerinde. Mevcut testlerle (!) baktı Glasgow’dakiler bu virüslere tabii. Bu da ne demek? 100 çeşit virüse bakılmadı, elde hangisi için test varsa ancak onlara bakıldı demek! Yani en fazla 8 veya 10 farklı virüse baktı Glasgow ekibi ve korona virüsü de hep bu bakılanlar arasındaydı zaten. Glasgow’daki araştırma ekibinden gelen rakamları görüyorsunuz. 2005’ten 2013’e kadar, izleme aldıkları solunum sistemi hastalık vakalarında hangi virüsler çıkmış, onu görüyoruz burada. Bu renkli bölümler virüsleri temsil ediyor. Aradaki YEŞİLLER “gripte” her sene illa gördüğümüz KORONA virüsü. Yıllık Akut Solunum Yolu hastalıklarının %7 ila %15’ini normalde korona virüsleri oluşturur zaten, oranlar seneden seneye biraz oynar sadece. Yani, şu an bakılanlar arasında birsürü korona virüs olması gayet normal.
Çin’de, Wuhan’da olan ise şu: Çin’in en büyük, virüslerle çalışan güvenlikli laboratuvarı burada. Yat kalk virüsle uğraşan bir dolu uzman var yani orada. Wuhan büyük bir şehir; 11 milyonluk nüfusu var, koca hastaneleri, geniş yoğun bakım üniteleri… Ne zaman baksanız ventilasyona alınmış yahut zatürreli birilerini görüyorsunuz zaten, hem de yüzlercesini. Böyle bir yerde tutup 50’yi bile bulmayan sayıda hastayı test ediyorlar, virüs taraması yapıp laboratuarda virüslerin RNA’larını inceliyorlar ve aralarından yeni bir tanesi çıkıyor. İlgilerini çekiyor bu… Ve tabii virologsanız, böyle bir şey bulduğunuzda bilgiyi global veritababanına girersiniz. Ve bu veritabanı da tüm dünyadaki, örneğin bizim Berlin’deki bilimadamlarının da erişimine açıktır. Berlin’den birileri veritabanına yapılan bu yeni girişi görüp kontrol ediyor ve buna yönelik bir TEST geliştirmek istiyor. Korona virüsünün saptanmış bu yeni çeşidinin ölçümünü yapmak amaç. Drosten bey bunun için DSÖ’ye bir protokol sunuyor ve göz açıp kapayıcaya dek kabul ediliyor test. Normalde bu tarz testler tıbbi ürün kategorisinde kabul edildiğinden geçerliliği olup olmadığına bakılması gerekiyor, yani ÇOK SIKI kontrol edilemesi gerekiyor. Bu test NEYİ gösteriyor, NEYİ ölçüyor, bakılıyor normalde. Bahsi geçen test, Charite Klinik’in kendi bünyesinde kullanım için geliştirilmiş bir test aslında. Fakat [bu yeni virüs varyantı için] geçerliliği kontrol edilmiş başka test olmayınca ve birden bir panik havası oluşunca, bunu kullanalım bari deniyor. Drosten bey testi iletiyor kendilerine. Ve fakat, virolog virüs tehlikeli midir değil midir, bunu söyleyebilecek kişi değildir. Virolog sadece, “Bu virüs farklı” veya “Bunun için testimiz var veya yok” diyebilir. Ama “Sn. Drosten, bu tehlikeli bir virüs mü?” diye sorsanız, nereden bilecek virolog bunu? Daha sonra insanların bununla geçirdikleri hastalıklarının şiddetini ortaya koyan epidemiyolojik veriler olacak ki bir yorumda bulunsun size. Ne kadar sürede iyileşmiş insanlar, öncekilere göre daha mı az insan hastalanmış? O yüzden GEÇMİŞ SENELERE AİT VERİLERLE MUKAYESE çok önemli burada. Can kaybı oranları neymiş, virüsten kaç kişi ölmüş, bakıp karşılaştıracaksınız. Belirli bir virüs, diyelim korona virüsü arıyorsam, bunun için NÜFUSUN GENELİNE bakabilirim mesela. Nüfus genelinde, takribi bir %8 ila %10’luk kesimde bir çeşit virüs ve buna bağlı hastalık çıkar karşıma. Fakat gider aile hekimliklerini araştırırsam, kim hasta diye testleri burada yaparsam, çok daha fazla çıkar pozitifler tabii. Gidip hastaneleri inceler, buradan aldığım numunelerde Korona ararsam, korona ile enfekte kişi sayısı daha da artar. Baktığınız nüfus grubunun ölçeğine bağlı olarak– tüm nüfus veya bekleme odasındaki hastalar yahut hastanedekiler veyahut da YOĞUN BAKIM ünitesindeki durumu kritik, ölmek üzere olan hastalara gidip test için örnek aldığınızda, oranlar takribi olarak %7 ila %15 arasında değişir değişmesine, ancak HER SEFERİNDE çıkar korona, HER SEFERİNDE bulursunuz bu virüsü. Fakat koronadan öldü diyelim kişi, yahut korona da taşırken bir başka virüsten ölüm gerçekleşti, bu testle kesin bir değerlendirme yapmanız mümkün değil. O yüzden, İtalya’daki ölüm oranları karşınıza çıktığında, testler nerede yapılmış, bilmek istiyorsunuz. Eldeki avuçtaki az sayıdaki testi nerede ve kimler için kullandılar? Hastanede ölüm döşeğindeki vakalarda kullandılarsa “korona” ölüm oranları tabii (!) yüksek çıkar. Koronaya benziyor diye, test için seçilen grup da belliyken sonucun böyle çıkması şaşırtıcı değil.
[Sonuçlar, veri toplamada ve ölçümlerde sistemik hatalar (bias/taraflılık) göstermekte] Mortalite (ölüm), hastalığa özel mortalite, bu hastalıkla enfekte insanlar arasından ölenlerin oranı demek. Sezonluk akut respiratuar hastalıkta -GRİP olarak bilinir bu çokça- normalde beklenen ölüm oranı %0.1’dir ve bu oluşabilecek maksimum (!) ölüm oranıdır.
Bu da her (!) kış, grip geçiren 1000 kişiden birinin yaşamını yitirdiği anlamına gelir. Şimdi bu rakamlar korona virüsleri yüzünden artmış mı artmamış mı, onu görmemiz lazım. Almanya için yapılan tahmin, grip haricinde FAZLADAN bir 20.000 ila 30.000’lik ölüm olduğu yönünde, ki buna da ‘fazladan yaşanmış ölümler’ denmekte. Korona virüslerinin gribe yol açan tüm virüslerin illa bir %5 ila %14’ünü teşkil ettiğini biliyoruz, hadi ortalama %10 diyelim buna. Geçmiş yıllarda hastanede yatıp da durumu kritik seyreden hastaların hepsine korona testi yapılmış olsaydı, ki böyle bir şey yapılmış değil elbette, o zaman her yıl grip dediğimiz hastalıktan ölen -fakat aynı zamanda korona virüsü de taşımakta olan- 2.000 – 3.000 kişi çıkardı. Bu rakamların yanına bile yaklaşılmış değil üstelik şu anda Almanya’da.
Virologlar bir şey buldu, bundan da ilginç bir hikaye çıkardılar ortaya, buluşlarından Çin de belli ki hayli etkilendi. Çin hakikaten iyice büyüttü bu meseleyi. Öyle olunca olay birden siyasi önem de kazandı ve iş virolojinin tamamen dışına çıktı. Ne olduğunu anlamadan havaalanlarında her köşeye yüz tanıma sistemleri yerleştirildi, insanların ateşi ölçülmeye başlandı… Ateş ölçen termometre Çin’de trafiği kontrol eder hale geldi Çin’de.
Bunca büyütülünce iş, ululararası sonuçları da oldu tabii, siyasilerin bu gelişmelere karşı bir duruş sergilemeleri gerekti. Ve virologlar yeniden sahneye çıktı, hükümetler kendi virologlarına danıştılar tabii, onlar da “tehlikeli bir virüs bu, evet”, diye onayladılar ve ardından Çin’in yaptığı gibi biz size hemen bir test geliştirilelim virüsü bulmak için dendi.
Bu virüs etrafına birsürü şey örülmeye başlandı; bilgi iletişim ağları kuruldu, birtakım uzman kurulları fikirler üretmeye başladı ve siyasiler de tüm bu olayları başlatan aynı kişilere, bu “uzman kurul üyeleri”ne dönüp danışır oldular. Bu şebekeyle bütünleşti siyasiler, bu ağ içinde hareket eder oldular. Şimdi icraatlerinin tek dayanak noktası da bu kurulların argümanları. Yardıma ihtiyacı olanlar da, alınacak güvenlik önlemleri de, neye izin verilip neye kısıtlama getirileceği de hep bu argümanlara dayanılarak belirlendi. Tüm bu kararların çıkış noktası bu argümanlardır. Bu yüzden kritiklerin şimdi çıkıp “Durun bir dakika. Olan biten bir şey yok ortada?!”, demeleri de hayli zorlaşmıştır.
‘Kral Çıplak!’ masalını andırıyor bu durum. Çıkıp “Hey, kral çıplak!” diyebilen bir tek küçük bir çocuk oluyor orada. Divana doluşmuş diğer herkes; hükümet bilir, ne yapılacağını ona danışalım diyen kalabalıklar, hepsi oyuna katılmış oynuyor, yaygaraya kaptırmış kendini. Aynen bu şekilde, devlet kapısı ve siyasilerin etrafı da dalkavukluk eden birsürü bilimadamıyla çevrili. Kurumlarına para kazandırmanın yolunu arayan, bunun için siyasi erk kazanmaya bakan bilimadamları bunlar. Hakim görüşün güçlü akıntısına bırakmış kendini giden, “Biz de yardımcı olabiliriz!”, “Bakın bir Uygulama yaptık!”, “Veri programı geliştirdik!” diyenler bunlar… “Biz de yardımcı olalım!” diyen sürüyle insan… Para kazanmanın ve mevki sahibi olmanın peşindeler de ondan. Olaylara akılcı bir şekilde yaklaşım yok maalesef ortada.
Kimse çıkıp sormuyor: “Bu virüsün tehlikeli olduğunu nasıl anladınız?” “Bundan önce durum nasıldı?” “Geçtiğimiz sene de aynını yaşamadık mı biz?”, “Bu şey YENİ mi gerçekten?”
Varış noktasının ne olduğunu bilmeden yol üstüne karşılaşılacak olaylara mana vermenin zorluğu ile mi kıvranıyoruz?
Bir ton bilginin içinde aslında ne kadar bilgisiz mi yaşıyoruz?
2 paragrafın üzerinde yazı okuduğumuzda yılıyor, okuduğumuzu anlamıyor, kolay yoldan ‘herhalde komplo teorisidir’ mi diyoruz?
Oysa yılmadan kazıp, parçaları birleştirmeye çalışanlar var. Tarihi dokümanları görmeden, bilim ve tıp tarihinin karanlık derinliklerine inmeden bugünün olayları yalnızca şaşırtır ve çözüm için de ilmiği boynunuza geçirenlerden medet umar hale gelirsiniz.
Problem – Reaction – Solution
Çözümü önerenler ya en başta o problemi yaratanlarsa?
Prof. Dr. Alişan Yıldıran hocamızın yeni yazısını sunuyoruz…
İntihal kralı, Nobellik şarlatan, saray yanaşması Pastör efendinin canlı canlı kazığa köpek geçirerek beynine “virüs” tanıttığı yıllardan beridir devam eden ‘vivisection’ merakının doğurduğu korkunç sonuçlara (hayvandan insana virüs/retrovirüs/patojen bulaşı – nedeni açıklanamayan salgınlar/ kanser?) “ÇÖZÜM” üretenlerin kökenini ve “felsefe”lerini ifşa ediyor hocamız.
Okuyalım mı?
‘Geçmişi kontrol eden, geleceği de kontrol eder…’ George Orwell.
Yirminci asrı
şekillendiren en mühim yapılardan biri olan, kuzu postuna bürünmüş
kurt logolu Fabian Cemiyeti (1) mensubu, Orwell’in yukardaki sözü
bugünlerde yaşadığımız ve muhtemelen bundan sonraki hayatımızı
tamamen farklı kılacak koronavirüs salgını dolayısı ile
yaşanan hadiselerin benzerleri daha evvel de olmuş olabilir mi?’
sorusunu akla getirmekdedir.
Geçen asırdaki
poliovirüs (çocuk felci) ile başlayan ‘virüs avcılığı’nın
bugünkü koronavirüs ile ilgili olabilir mi? Bakalım siz ne
düşüneceksiniz?
Evvela, kısa bir
bilgi:
Virüs (biyolojik olanı) ancak canlı bir hücrede çoğalabilen bir DNA veya RNA parçacığıdır.
Baltimore tasnifine göre picornaviridae ailesinden polio ve koronavirüs positive sense ssRNA virüsleridir, influenza (grip) virüsleri ise orthomyxoviridae ailesinden olup koronavirüslerle belirgin yakınlıkları vardır (Şekil 1) (2).
Şekil 1 (2).
Bu yazıda, çocuk felcinin ne olduğu, nasıl bulaşdığı, sakatlık bırakma oranını düşüklüğü, nelerle karışdığı, hangi çevresel faktörlerin hastalığın ortaya çıkmasına yol açdığı, aşısının gelişdirilmesi ile ilgili yarışı ve skandalları (Dr. Salk’a Nobel verilmesi, Kennedy suikatı ile* ve AIDS ile alakası), aşıya bağlı vakaların durumu, aşı zorlaması için kullanılmasını konu etmeyeceğiz. Ama, virüs nasıl ortaya çıkmış, kim tesbit etmiş, kim ne demiş, alakası olan kimlermiş, ABD’deki salgınlar nasıl ortaya çıkmış gözden geçirmeye çalışacağız. Unutmadan, ülkemizde polio salgın/lar/ı (vakası değil) hangi yıllarda olmuşdu?
Zannedilenin aksine polio 20. Asıra kadar bilinmeyen/görülmeyen bir hastalık olup, ABD’de ilk defa 1907’de daha sonra 1916’da ve 1950’lerde büyük salgınlar yapmış, inanılmaz bir endişe husule getirmişdi (3, 4, 5). Şekil 2’de bu durum ve çok kısa bir süre içinde hastalığın ortadan kalkması (afedersiniz amiyane tabiri ile yerseniz, aşı sayesinde) görülmekdedir.
Şekil 2 (4).
Aniden ortadan
kalkmasını anladık diyelim, peki ne oldu da aniden ortaya çıkdı?!
Daha sonra Rockefeller enstitüsüne transfer edilecek olan Karl Landsteiner ve Erwin Popper Viyana’da 1908’de poliovirüsü, ilk defa bir çocukdan bir maymuna geçmesini sağlayarak (transfection) dolaylı olarak gösterdiler (acaba?). Aynı yıllarda yine bu konuda çalışan diğer bir ekip ise Rockefeller Enstitü’sünden Simon Flexner ve Paul A. Lewis idi (5). Flexner, Rockefeller enstitüsünün müdürlüğünü 35 yıl yapdı ve Landsteiner’i o davet etmişdi. Kardeşi Abraham ise meşhur Flexner raporunu hazırlayan, tıbbı ve tıp eğitimini Rockefeller’in malı haline getiren kişi idi (6). Ne tuhaf değil mi tarihdeki ilk salgın aynı virüsün üzerinde insan ve hayvan deneyleri yapılırken ortaya çıkıyor! Bu esnada elde edilen poliovirüsü ihtiva etdiği düşünülen tabiri caiz ise virüs çorbasına ‘MV: Mixed Virus’ deniliyor (5).
Burada hemen bir hatırlatma daha yapalım, Rockefeller Enstitüsü 1901’de kurulduktan hemen sonra Somerset County’deki Clyde çiftliğindeki hayvan katliamlarının protesto edilmesi (vivisection) ile gündem olmuş (7).
Gelelim tarihdeki ilk büyük polio salgınına! Bu salgın 1916 yılında, New York ve etrafındaki eyaletlerde ortaya çıkmış ve 23000 vaka ve 5000 civarında ölüm bildirilmişdir, bunların yarısına yakını New York’da ve bunların da ekserisi Brooklyn’de idi. Bu bilgileri edindiğimiz makalenin yazarı Harold V. Wyatt makalesine çok ilginç bir giriş yazmış! ‘…çok geniş epidemiyolojik çalışmalar olmasına rağmen virüsün kaynağı konusunda hiç fikir teatisi yapılmamışdır’! Kat’i olarak isbat edemese de, vakaların konsantrik yayılmasını gösterdiği grafikdeki merkez Rockefeller enstitüsünün hemen biraz aşağısına isabet ediyor, (Şekil 3) (8). Virüsün buradan yayılmış olabileceğini ima ediyor yani…
Şekil 3 (8).
Poliovirüs üzerine başka makaleleri de bulunan Wyatt’in bir diğer yazısı da fakirin çok alakasını cezbetdi. ‘Poliomiyelitin unutulmuş bir cephesi: genetik yatkınlık’ başlığını taşıyan bu makalede felç gelişen o %0.5’lik bahtsız çocukların ekserisinin aynı ailelerden olduğunu, bu ailelerin ekserisinin de akraba evliliği olduğunu yani genetik yatkınlığın (dolayısı ile primer immün yetmezliğin) daha o zaman bile bilindiğini, bunu da John R. Paul’un 1971 tarihi ‘Poliomyelitin hikayesi’ kitabında anlatdığını ifade ediyor (9).
Adamcağız bir de çok ilginç bir cümle daha sarfediyor: ‘Polio or similar viruses may escape from unsuspected sources in laboratories, may be deliberately manufactured, may mutate from other enteroviruses or may have lain dormant in the environment’ Mealen laboratuvardan kaçmış KASDEN üretilmiş ve değiştirilmiş virüslerden bahsediyor! Daha 1934’de kalp gözü açık bir doktor olan W. Lloyd Aycock, tonsillektominin(Sekonder immün yetmezlik!) bulber poliomiyelite (polionun ölümcül şekli) yol açdığını ve çocuklara polio aşısı yapmanın çok tehlikeli olduğunu söylediğini de öğreniyoruz (10, 11).
Bugünkü koronavirüs gibi boğularak (farklı olarak gençlerde) ölüme yol açan 1918 grip (flu) salgını virüsü ile polio salgını arasında bir alaka var mı? Neden olmasın? Torsten Engelbrect’e göre o dönemde bilhassa askerlere yapılan yoğun aşılama (kontaminasyon=bulaşma) ile alakası olabilir, çünkü deneylerde solunum yolu ile bulaşmadığı görülmüş (12). Bu virüsün H1N1 olduğunu o dönemde ölmüş kişilerin biopsi örneklerinden virüs genomunu çıkaran Jeffrey Taubenberger bunlardan bahsetmese de virüsün anormal şekilde öldürücü (mortalite %2.5, adi gripde %0.1) olmasını ilgi çekici buluyor (13).
Bütün bunları bilmeden veya farklı şekilde öğrenerek (buna endoktrinizasyon denir) hakikate ulaşılabilir mi? Soruna çare bulunabilir mi? Tersinden soralım sorun üretilebilir mi, Üretilen bu sorunların çözülmesi önlenebilir mi?
Ne demişdi meşhur Orwell ‘Geçmişi kontrol eden, geleceği de kontrol eder’!
Onlar tuzak kurdular, Allah da tuzak kurdu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır (3:54).
(1) https://en.wikipedia.org/wiki/Fabian_Society
(2) Human Virology 5th ed. Pp 88. Oxforford University Press, 2016
(3) https://en.wikipedia.org/wiki/History_of_polio
(4) https://ourworldindata.org/polio
(5) https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC112492/
(6) A history of the Rockefeller Institute, 1901-1953: Origins and Growth. 1965, Rockefeller Univ Press
(7) Brown Richard. Rockefeller Medicine Men. 1980.
(8) https://www.researchgate.net/publication/273483081_The_1916_New_York_City_Epidemic_of_Poliomyelitis_Where_did_the_Virus_Come_From
(9) https://www.omicsonline.org/open-access/genetic-susceptibility-a-forgotten-aspect-of-poliomyelitis-1747-0862-1000131.php?aid=33379
(10) PMID: 1522807
(11) https://www.nytimes.com/1934/08/20/archives/paralysis-vaccine-doubted-as-a-curb-dr-wl-aycock-harvard-expert.html
(12) http://www.whale.to/c/Virus-Mania55tt66.pdf
(13) https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC2720273/
*Dr. Mary’s Monkey: How the unsolved murder of a doctor, a secret laboratory in New Orleans and cancer-causing monkey viruses are linked to Lee Harvey Oswald, the JFK assasination and emerging global epidemics. Edward T. Haslam, TrineDay, 2014.
Ed Not: Fabian Cemiyeti, sosyalizm maskesi altında teknokratik totaliteryen idare şeklinin dünyaya dayatılması hakkında geniş bilgi için izlenilmesi önerilen mini-belgeseller:
CDC’nin 2000’lerin başlarında toplu olarak görülen Aşı-Otizm duruşmasında aşıları ve halka kendi dayattıkları aşı programını aklamak için sipariş ettikleri ele alınmayacak denli kusurlu epidemiyolojik araştırmaların Danimarkalı mimarları.
Geçtiğimiz günlerde tetanoz aşılaması özelinde çıkan yeni bir araştırmanın bulgularını [çocuklar ilk aşılandıklarından sonra bir daha tetanoz ve difteri aşısı olmadan 30 sene korunuyorlar diyor çalışma!] paylaştığımızda yükselen bir itirazı hatırlıyoruz bu noktada:
Bu eleştiri önemli, tek yönlü işletilmeyecek kadar hem de.
Acaba sosyal medya ortamı ve birtakım dergi/gazete köşelerinde “makalenin doğruluk düzeyine bakmadan, aaa bu böyleymiş diye bir sürü bilgi yayan” doktorlarımız ve ismi önünde alfabe çorbası ünvan taşıyan, bu yüzden kendinde konu hakkında söz söyleme hakkı bulan bazı akademisyenlerimiz olabilir mi?
Bunun son örneğine 2019’da aynı tanıdık Danimarkalı kiralık kalemlerin yaptığı MMR / KKK aşısı ile otizm ilişkisine bakmış paçavra epidemiyoloji araştırmasını salt başlığına bakıp daha sonra bayrak gibi sallamaya başlayan doktor, hemşire ve varlığından yeni haberdar olduğumuz, Cem Say isimli, konuyla dış kapının mandalı kadar bile alakası olmayan isimlerin medya şovları ile şahit olduk.
“Burada yakındığım bilimsel kuşkuculuk değil, cahillik, bilim düşmanlığı ve düz geri zekâlılığın birleşimi,” demiş Cem Say. Katılıyoruz; bilim ve bilim-miş gibi duran çalışmaları ayırt edemeyecek, çıkan yayını okuyamayacak zeka ve bilgi seviyesindeki kullanışlı-aptalların taşıdıkları ünvana bakılmaksızın sosyal medyadan temizlenmeleri gerek. Halk sağlığını tehlikeye atıyorlar zira.
Twitter kuşu beyninin taşıyabileceği ölçüde ilim ve irfan yüklü bu destansı(!) gayr-ı bilimsel yazısında sözlerine şöyle devam ediyor Say ve bakınız, hangi oku-ma-dı-ğı “bilimsel çalışma”ya atıfta bulunuyor? Okumuş da anlayamamışsa, bunun taşıdığı ünvan ve yaptığı çıkışla ilgili değerlendirmesini “Twitter bilimcileri”nin takdirine bırakıyoruz.
Bakalım say say bitmeyecek usulsüzlükler, bilimsel sahtekarlıklar, hile ve suçtan hüküm giymiş “bu bilim insanları”nın zaten çürük araştırmalarını okumadan-anlamadan-bil-me-den halka empoze etmeye çalışmanın, “yerlisi gibi gez”en kuşkuculukları çolak arkadaşlarımız nezdinde değerlendirmesi ne olacak?
Filmin ana karakterlerini tanımadan ve bahsi geçen araştırmanın gerçek bilimadamlarınca yapılmış çözümlemelerini sunmadan önce sayın Say’a anlayacağı şekilde biz de izah etmiş olalım:
Bu dev araştırmanın sonucu “kızamık aşısı otizm yapmıyor” değil. Niye mi? Bar bilimcilerinin anlayacağı bir benzetmeyle açıklayalım:
Efendim okumadığı ve okusa da anlayacağından epey şüpheli olduğumuz bu araştırmada “aşı olmayanlar” diye belirtilen kategorideki çocuklar aslen “MMR / KKK” aşısı dışındaki, takvimde MMR’a sıra gelene kadar bir dolu aşıyı (Say Bey biliyor mu takvimdeki aşıların hangileri olduğunu?) olmuş, sadece MMR’ı olmamış çocuklar. Bu çocuklar ile, MMR ve buna gelene kadar vurulması öngörülen diğer aşıları olmuş çocuklar karşılaştırılıyor ve arada fark olmadığından değil, özenle yaptıkları hesaplı ayakoyunları neticesinde o farkı “istatistiksel önemi kalmayacak” seviyeye indirebildikleri için “MMR aşısının otizme yol açtığını ispatlayamadık” diyorlar!
Yani, sayın Say Bey…
Siz ve diğer bilimperver dostlarınız bilimsel bir deney yürütmek üzere akşam bara gittiniz. Aranızdan bazılarınız başladı şarap, rakı, konyak, cin, bira, kokteyl, tekila içmeye… Diğer bir kısmınız ise şarap, rakı, konyak, cin, bira, kokteyli içti… ama tekilayı almadı. Kafalar hepinizde kıyak tabii (aşı olmuş tüm çocuklar az veya çok nörolojik hasar taşır), ama aranızda bazılarınız pert olmuş (otizm) durumda. Anlamaya çalışıyorsunuz, bu pert olanlar acaba Tekila (MMR/KKK) yüzünden mi devrildi kaldı?
Bakıyorsunuz, Tekila içen grupta (diğer tüm aşılar +MMR görmüş) 5 kişi pert olmuş (otistik kalmış), Tekila içmeyen (diğer tüm aşılar – MMR almış) grupta ise 3.
Aradaki farka bakıp, yok canım, Tekila içmeyenlerimiz de küfelik, o zaman Tekilanın suçu yok, haftaya yine toplanıyoruz diyorsunuz.
Tamam?
Anlaşıldıysa biz gerçekleri ve Say Bey ve benzerlerinin bilmediği halde yalan-yanlış, aşı gibi hayati tehlikesi olan tıbbi ürünleri ikinci el araba pazarlayıcısı taktikleriyle topluma pazarlamamaları için anlamaları gereken bilimsel detayları aktarmaya devam edelim. Belki cesaret edebilirler bunları da yayınlamaya? 🙂
Thorsen, Otizm araştırmaları için CDC’nin verdiği kaynaklardan 1 milyon doları özel harcamalarında kullanıyor, 2011’de hakkında İnterpol arama kararı çıkartılıyor ve hala Danimarka’dan Amerika’ya getirtilmesi bekleniyor?
Ünlü avukat Robert F. Kennedy’nin Thorsen hakkında hazırlattığı dosyayı okumak isteyen meraklılarımızı (Sn. Say?) buraya alalım. Kriminal suçlu Thorsen’in, otizm diyagnostik kriterlerinin düzenlendiği Psikiyatri kılavuzunda çalışmasına da müsaade ediliyor! CDC ve Danimarka’dan hakikaten Hamlet’in bile beklemediği derecede berbat kokular yükseliyor! Boğaziçi… Duyuyor musun kokuyu?
Diğer 2 kafadarımız: Madsen ve Hviid.
Buradaki yazımızda “gayr-ı bilimsel” faaliyetleri hakkında özet bilgilendirme yaptığımız bu iki kafadar hatırlayınız, 2000’lerin başında CDC’nin ‘aşılardan sadece MMR ve içeriklerden de sadece thimerosal’i çalışıp nasıl oluyorsa bütün aşıları aklayıverdiği ve çocukları aşıdan sakatlanmış/ölmüş aileleri yüzüstü bıraktığı çalışmaların yazarları.
Bu ekip CDC’ye hem MMR hem de Thimerosal’le ilgili nereden tutsanız elinizde kalacak araştırmaları yetiştiren ilaç firması (Statens Serum Institut) çalışanları 🙂 Niye mi burası seçilmiş? E çünkü ABD’nin kullandığı cıvalı (thimerosal) difteri-tetanoz toksoid aşısı ile aselüler boğmaca aşısını (DtaB) tedarik ettiği yer burası!
CDC diyor ki, biz senin müşteriniziz, gel hem kendini hem bizi akla şimdi!
Yazılarımızda detaylı açıklamalarını yaptığımız, cıvanın otizmden koruduğu(!) sonucunu bile çıkartabilecek düzeyde bilimsel sahtekarlık ürünü bu skandal araştırmaların yazarlarının 2019’da ısıtıp sunduğu “yeni” MMR / KKK araştırmasının arkaplanı bu.
“Saygın” profesörlerimizin dikkatinden kaçmış olabilir mi bu detaylar? Yoksa biliyor ve özellikle mi susuyorlar? Ahlaklı/ahlaksız bilim arasındaki büyük kapışmada Türkiye’deki taraflar gördüğümüz gibi, saflarını almış durumdalar. Medyanın propaganda gücünü arkalarına alıp firmalara dokunulmazlık zırhı örmekle meşgul, hergün binlerce çocuğun aşılardan sakat kalmasının yolunu yapmaktan keyif duyan bu isimlerin tarihe kayıtlarını düşmüş olalım.
Görmek istemedikleri gerçekler ortada ve bu canla başla (kirli parayla) örülen sır perdesi kalktığında, burada kaydını tuttuğumuz bu isimlerden toplum elbette hesap soracaktır.
Ve şimdi Vitamingiller sitemizde 2 bölüm halinde yayımladığımız, Say Bey’in atıfta bulunduğu Hviid (ilaç firması diye okuyunuz) mahsulü son MMR ( KKK) araştırması ile ilgili iki ayrı analizi veriyoruz.
Bilgilenin, her konuyu kendiniz araştırın, medyanın gözünüze soktuğu şarlatanların dezenformasyonundan kendinizi ve çocuklarınızı özellikle sakının lütfen:
1.
Karma kızamık-kabakulak-kızamıkçık aşısının (MMR/KKK) otizmle ilintisi olup olmadığına dair sinyal arayan (CDC’nin siparişi üzere eskiden de aynı aşılar üzerinde aynı sonuçları çıkaran yayınlara imza atmış bulunan Danimarkalı eski kadrodan) yeni bir epidemiyolojik kohort araştırmasının değerlendirmesini ilk olarak ‘Aydınlatılmış Onam Taraftarı Hekimler Topluluğu’nun (PIC) hazırlamış olduğu prezanstasyondan aktarıyoruz.
S: ‘Aydınlatılmış Onam Taraftarı Hekimler Topluluğu (PIC), Hiviid ve arkadaşlarının 2019 tarihli kızamık, kabalkulak, kızamıkçık (MMR/KKK) aşılaması ve otizm ilintisine yönelik araştırmasını Kızamık Aşısı Risk Bildirgesi’ne (ARB) neden almadı? C: Hviid ve ark’nın 2019 tarihli araştırması(!), ARB‘de yer verdiğimiz Madsen ve ark.’nın araştırmasından(2) da zayıf bir araştırma olduğu için. Şöyle ki:
1) Hviid ve ark.’nın araştırmasındaki aşılanmamış çocuk sayısı Madsen’ınkinden az. PIC’nin Kızamık ARB’sinde yer verilen Madsen ve ark.’nın araştırmasında, çalışmaya alınan toplam 537.303 kişiden 96.648’ini aşıyı olmamış olanlar oluşturuyor. Hviid ve ark’nın araştırmasındaki toplam kişi sayısı 657.461, fakat bunların sadece 31.619’u aşıyı olmamış olanlar, bu da her 20.8 denekten 1’ine tekabül ediyor. Hviid ve ark’nın araştırmasının aşıyı olmamış grubun temsilinde 4 kat daha zayıf kaldığını görüyoruz.
2) Hviid ve ark.’nın çıkardığı çalışmanın istatistiksel gücü, MMR/KKK aşısının enfeksiyonun kendisinden (kızamıktan) daha az kalıcı hasar oluşturduğunu kanıtlamaya da yetmiyor.
Hviid ve arkadaşları araştırmalarında “0.93’lük bir ayarlı otizm tehlikesi oranı (güven aralığı (GA) %95, 0.85 – 1.02) ” bulduklarına göre, buradan aşının (yani MMR/KKK’nın) otizm riskinde 0.02 katlık artış yaratma ihtimalini inkar etmediklerini anlıyoruz. Araştırma “aşılanmamışlarda” (aşılar arasında sadece MMR/KKK almamış olanlarda) otizm riskini 31.619’da 525 olarak bulmuş. Bunu 0.02 ile çarparsanız aşağı yukarı 3000’de 1’lik bir oran elde edersiniz. Resmi otoritelerin kızamıktan ölüm riski olarak kabul ettiği 10.000’de 1’lik oranın 3 katı üstendedir yani otizm geliştirme ihtimali. Bu tarz araştırmalarda hep görüldüğü üzere, araştırmanın istatistik güç kısıtları dahilinde “MMR/KKK aşılaması sonrası otizm riskinde artış bulunmadığı” sonucu çıkmış. Oysa bu istatistik güçteki bir araştırmanın, kızamık ölümleri seviyesinde düşük seyreden otizm insidansını yakalama ihtimali zaten yok.
3) Hviid ve ark.’nın vardıkları sonuç niteliğindeki bulgular, tanı alma yaşında yapılan yanlı seçim dolayısıyla hatalıdır (bias). Araştırmada deniyor ki, “Çocuklarda otizm tanısı konulma yaşının ortalaması 7.22 (Standart Sapma (SS), 2.86) olup, otistik bozukluktan mustarip vakalar arasındaki ortalama yaş 6.17 (SS, 2.65) olarak bulunmuştur”. Oysa yukarıda 2 no’lu maddede geçen bulgular, yalnız 3 yaşına kadar takibi yapılmış çocuklar da hesaplamaya dahil edilmek suretiyle ortaya konmuş sonuçlar. Araştırmada deniyor ki, “İzlem 3 yaşa kadar tutulduğunda hafif daha düşük HR (hazard (tehlike) oranı) değeri ortaya çıkmış (0.73 [GA, 0.53 – 1.00]) … izlemi kesme yaşı 10’a çekildiğinde ise … oran 0.97 olarak kaydedilmiştir [GA, 0.87 – 1.07]”.
Demek ki araştırmada, çocuklar 10 yaşa kadar takip edildiğinde aşının otizm riskini 0.07 kat artırma olasılığı reddedilmiyor. MMR/KKK aşısı olmamış çocuklardan çalışma sonunda yaşı 10 ve üzerinde olanlarda (yani 1999 – 2004 yılları arasında doğmuş olanlarda) araştırma her 15.876 vakada 418 otizm olgusu saptamış. Bunu 0.07 ile çarptığınızda yaklaşık 540’ta 1’e tekabül eder. Bu da, kızamıktan 10.000’de 1’lik ölme şansından tam 18.5 kat yüksek bir risk oranıdır.
4) Hviid ve ark.’nın araştırmasında yer alan az sayıdaki aşısız (MMR/KKK almamış) çocuk grubunun otizm riski olağandışı yüksek çıkıyor.
Araştırma, aşılanma durumundan bağımsız olarak hangi çocukların otizme önceden yatkınlık taşıdığını ortaya çıkarabilmek için “hastalık risk faktörü” hesaplaması yapıyor. Aşılı grupta 625.842 kişiden 61.296’sının (%10’unun) puanı yüksek risk gösteriyor. Buna mukabil, çalışmaya alınmış 31.619 aşısız çocuğun 4.465’inin (%14’ünün) puanı yüksek çıkıyor, yani aşılı grubtakilerin 1.4 katı fazla çocuk var otizm riski yüksek olan.
Şekil 3’e göre, çalışmaya yalnız otizm riski çok düşük seyredenler alındığında RR (rölatif risk) 0.93 (GA 0.74 – 1.16) çıkıyor, bu da bu çalışmaya göre otizm riski çok düşük seyreden çocuklarda aşının otizmi riskini 0.16 kat artırma ihtimalini ortaya koyuyor. Otizm riski çok düşük olan aşılanmamış [sadece MMR/KKK almamış] çocuklarda ise bu araştırmaya göre her 7.590 çocuktan 91’inde otizm görülmüş. Bunu 0.16 ile çarparsanız 520’de 1 eder. Kızamıktan 10.000’de 1’lik ölüm riskiyle kıyaslandığında 19 kat yüksek olduğunu görüyoruz.
5) Hviid ve ark.’nın çalışmasında “aşısız” grubuna alınmış çocukların ağırlıklı kısmı aşılanmaya başlayıp daha sonra bırakmış çocuklar.
MMR/KKK aşısını olmamış 31.619 denekten 26.890’ı (%85’i) daha önce başka bir aşı olup sonrasında MMR/KKK aşısını yaptırmama kararı almış olanlardan olşuyor. Araştırma, bu çocukların önemli bölümünün KKK’yı önceki bir aşıda yaşamış oldukları ağır bir reaksiyondan dolayı olmamış olabileceklerini, yahut aşılanmaya kontraendikasyon sayılabilecek bir sağlık sorunu nedeniyle aşıyı geri çevirmiş olabileceklerini göz ardı etmiyor. Şekil 3’e göre, araştırmaya yalnız DTaB-IPA/Hib karma aşısını olmamışlar alındığında RR değeri 1.09 (GA, 0.77 – 1.56) çıkıyor ve araştırma yine, KKK aşısının DTaB-IPA/Hib karma aşısını olmamış çocuklarda otizm riskini 0.56 kat artırdığını gösteriyor. DTaB-IPA/Hib aşısını olmamış “aşısız” [KKK aşısını olmamış] çocuklar arasında araştırma 4.729 kişide 64 otizm vakası bulmuş. Bunu 0.56 ile çarptığınızda 130’da 1 eder. Demek ki kızamıktan 10.000’de 1’lik ölüm riskinden 77 kat fazlaymış risk.
Sonuç Hviid ve arkadaşlarının çalışması MMR/KKK aşısının her 100 kişide 1 otizm vakasına yol açmadığı yönünde güçlü kanıt ortaya koymuşsa da, MMR/KKK’nın 10.000’de 1’lik oranın (kızamık vaka/ölüm oranının) üstünde otizm vakası yaratmadığına dair herhangi bir kanıt sunmuyor. Bilakis, bu çalışmaya göre MMR/KKK aşısının total kohortta her 3.000 çocukta 1’inde, otizm için düşük risk grubunda yer alan çocukların her 520’sinin 1’inde ve son olarak da, önceden DTaB-IPA/Hib karma aşısını olmuş olanlar arasında her 130 çocuktan 1’inde otizme yol açma ihtimali olduğu gözüküyor.
Kullanılan Terimler
aHR: Autism hazard ratio / Otizm tehlikesi oranı CI / GA: Confidence interval / Güven Aralığı DTaB-IPA/Hib: Difteri, tetanoz, hücresiz boğmaca – inaktive polio virüsü/Hemofilus influenza tip B MMR / KKK: Kızamık, kabakulak, kızamıkçık RR: Rölatif risk SD / SS: Standard deviation / Standart sapma
Kaynakça
1. Hviid A, Hansen JV, Frisch M, Melbye M. Measles, mumps, rubella vaccination and autism: a nationwide cohort study. Ann Intern Med. 2019 Apr 16;170(8):513-20. 2. Physicians for Informed Consent. Measles – vaccine risk statement (VRS). Aralık 2017.
Çalışma yazarları yayınlarının “MMR / KKK aşılamasının otizm riskini artırmadığı, duyarlı çocuklarda otizmi tetiklemediği ve aşılama sonrasında otizm vaka öbeklenmelerine yol açmadığı yönünde güçlü kanıtlar ortaya koyduğu”nu öne sürmekte.
Maalesef ortaya koydukları kanıtlarca desteklenmeyen, haddinden fazla iddialı bir önerme bu. Çıkarmış oldukları sonuçların doğruluğunu şüpheye düşüren sekiz hayati yanlışı barındırmakta bu araştırma.
1. Çalışma örneklemine alınmamış çocuklar sözkonusu:
Göze çarpan en önemli sorun, otizmlilerin çalışma veri kümesindeki düşük temsili. Çalışma yazarları ülke genelinde Danimarkalı anneden dünyaya gelmiş çocukların nüfus kayıtlarını kullanmış olduğundan, çalışmalarındaki otizm insidansının şu an Danimarka için açıklanmış olan %1.65 olmasını bekliyoruz (Schendel et al. 2018, JAMA). Oysa Hviid ve ark.’nın yayınındaki örneklem %0.98’lik otizm insidansı yansıtıyor, bu da yaklaşık 4.400 otistik çocuk çalışmaya alınmamış demek. Yazarların aradaki bu farka dair herhangi bir açıklaması yok yayınlarında.
2. Çalışmaya dahil edilmiş çocukların önemli kısmı otizm teşhisi alamayacak yaşta:
Otizm insidansına dair rakamların birbirini tutmamasının nedeni büyük ihtimalle Hviid ve ark.’nın çalışmaya dahil ettikleri kohortun yaşça fazla küçük olması dolayısıyla henüz otizm teşhisi taşımayanlardan oluşması. Araştırmadaki örneklemin yaş ortalaması 8.64, standart sapma da 3.48 yıl. Danimarka’da otizm tanısı alma yaşının ortalaması ise 2.86 yıllık standart sapmayla 7.22 olarak verilmiş. Tanı alma yaşının standart bir çan eğrisini takip ettiğini varsayarsak, araştırmaya alınanların %31.5’inin henüz otizm tanısı alamayacak kadar küçük olduğu anlaşılır. Analizde eksik kalmış fazladan 3.400 vaka anlamına gelen bu durum, MMR / KKK aşısı ile otizm arasında ilinti bulunamamasına neden olacak şekilde çalışmaya bias (taraflılık hatası) katmış oluyor.
3. Genetik durum nedeniyle oluşmuş otizm vakaları örneklemden ayıklanmamış:
Ayrıca, genetik ko-morbidite (eşlikçi hastalık) tanısı olan ve 1 yaşından sonra bunun otizm tanısıyla sonuçlanacağı bilinen bireyler “sansür” yemiş; yani sadece tanı alınıncaya dek takip edilmiş bu vakalar çalışmadan çıkarılmamış. Yani bu aslında çoğu genetik sorun nedeniyle otistik kalmış bireyler de araştırma örnekleminden sayılmış. Oysa bunlar, araştırma örneklemine alınmaması gereken olgular.
4. İki (2) ayrı MMR / KKK aşısı kullanımı:
Çalışma kapsamında iki farklı MMR / KKK aşısı kullanımı sözkonusu. 2000’den 2007’ye kadar Danimarka GlaxoSmithKline’ın Prolix® formülasyonunu, 2008’den 2013’e kadar da Merck’ün MMR®II formülasyonunu kullanıyor. Prolix®’teki kızamık suşu Schwarz iken, MMR®II’daki Ender’in Edmonston’ı. Merck formülasyonlu aşıyı olmuş çocuklar henüz otizm teşhisi dahi alamayacak yaştalar, tarihlere bakılacak olursa aralarından en büyükleri bile çalışmanın yapıldığı dönemde en fazla 6 yaşındalar. Bu çalışmaya bakıp ABD gibi (çalışma dönemi boyunca) salt Merck formülasyonlu aşı kullanan ülkelerle kıyaslama yapmaya kalkacaksanız, bu ayrıntı önem kazanıyor.
5. “Doz etkisi” hesaba katılmıyor:
Tüm bunların yanısıra, Danimarka’da çocuklara vurulacak 2. doz MMR’ın yaşı 2008 yılında 12. yaştan 4’e çekiliyor. Bu da, 2004 sonrası doğan çocukların ortalama otizm tanısı alma yaşına kadar 2, daha büyük çocukların ise yalnız 1 doz MMR / KKK aşısı almaları demek. Şayet MMR / KKK aşısının kaç kez vurulduğunun otizm gelişip gelişmemesinde herhangi bir rolü (etkisi) varsa (diyelim iki doz MMR / KKK almanın otizmle nedensel ilişkisi varsa / 2 doz MMR otizme yol açıyorsa), bunu bu araştırma örneklemine bakıp bulamazsınız ve yine, bu durum sonuçların hatalı şekilde arada ilişki bulmayacak şekilde çarpıtılmasına (bias) yol açmakta.
6. Araştırmada kullanılan istatistiksel metod, otizm teşhisini gecikmeli almış çocukları yakalamaktan aciz:
Çalışma yazarları şeffaf bir biçimde açıklamadıkları bir istatistiksel metod kullanarak, otizm tanısı almada MMR / KKK aşısını olduktan sonraki “insan yılı”nın hesaba katıldığı bir yöntemle çalışıyor, ancak böyle yapıldığında aşının birinci dozundan kısa süre sonra otizm teşhisi almış olanlar yakalanıp, teşhisi daha geç gelmiş çocuklar kaçırılmış oluyor. Böyle bir yöntemle çalışmanın izah edilebilir tarafı yok, zira popülasyondan popülasyona otizm tanısı alma yaşı sağlık hizmetlerine ulaşılabilirlik, otizm belirtilerinin ağırlığı ve benzeri pekçok etmene göre değişiklik gösteriyor. Bilindiği gibi bu, hastalık etmeniyle temastan hemen kısa süre sonra enfeksiyonel hastalığın (örneğin su çiçeği) ortaya çıktığı enfeksiyon hastalık epidemiyolojisinden “ödünç alınmış” bir yöntem. Lakin aşılama sonrasında doğru tanının yıllar sonra bile gelebileceği kronik bir sekel çalışılırken bu yöntemin hiçbir şekilde işi olamaz.
7. Otizmli çocukların aşılı erkek kardeşleri arasında otizm daha fazla görülüyor:
Çalışmanın ek bölümünde verili Şekil 2’de, aşılı grupta yer alan ve otistik kardeşe sahip erkek çocuklarda otizm insidansının yüksek olması dikkate değer bir durum. “Hayatta kalma eğrisi”nin sonuna doğru gözlemlenen artış, (otistik kardeşe sahip olup da) MMR / KKK ile aşılanmış erkek çocuklarda otizmin, MMR / KKK aşısını olmamış olanlara göre daha fazla olduğunu gösteriyor. Aradaki fark istatistiksel mana taşımayacak denli küçük gözüküyor, ancak bunun da nedeni analize alınmış bu altkümedeki oğlan çocuklarının sayıca çok az olmasıyla açıklanabilir.
Çalışmanın yazarları ayrıca CDC’nin 2004 tarihli Destefano ve ark.’nın yayınına atıfta bulunmuş, ancak aslında bu, MMR / KKK aşısını olma yaşıyla otizm insidansı arasında istatistiksel olarak manalı ilişki bulmuş bir çalışmadır. American Physicians and Surgeons dergisinde yayımlanmış çalışmada CDC’ye ait veriler yeniden analiz edilmek suretiyle bu konu aktarılmıştır (Hooker, 2018).
8. Çalışma yazarlarının çıkar çatışmaları
Çalışmayı yürüten üç kişinin de Danimarka’daki Statens Serum Institut adlı kar-amaçlı aşı üreticisi firmanın çalışanı olduğu dikkatlerden kaçmamalıdır. Dahası, bu araştırmada bir de Novo Nordisk vakfınca verilen hibe kullanılmıştır. Novo Nordisk, Danimarka’daki çokuluslu bir ilaç şirketidir. Bunlar ziyadesiyle ciddi çıkar ilişkileridir.
Çalışma baş yazarı Anders Hviid, 2002 yılında New England Journal of Medicine dergisinde yayımlanmış MMR / KKK otizm çalışmasının da ikinci yazarı idi (Madsen et al. 2002). Bahsi geçen bu çalışma, araştırmacıların çalışmayı tamamlamak için gerekli etik onayı hiçbir zaman almamış olmalarına rağmen bitirilip yayına verilmiştir. Bu konuyla ilgili detaylı analiz Children’s Health Defense websitesinden görülebilir.
Tüm bu sorunlara sahip böyle bir araştırma, MMR / KKK aşısının otizme yol açmadığına dair kanıt sayılamaz.
Vitamingiller’den Ekleme: Çalışmayı yayınlayan dergi editörlerinin bildirimini yaptığı, endüstri ile menfaat ihtilafı yaratan ilişkileri ise şöyle:
Merck’ün aşısı global pazarda yerini GSK‘nın yenikızamık-kabakulak-kızamıkçık aşısına bırakmaya hazırlanırken, aşının türlü başarısızlıklarını, yol açtığı yığınla sakatlık (Otizm dahil) ve ölümü ve tabii daha ilk başta onay sürecinde Amerikan FDA’inin görevi ihmal suçu işlemiş olduğu ve bu aşının ortada doğru dürüst bir güvenlik deneyi dahi olmadan global pazara dayatılmasının önünün açıldığı gibi gerçekler ifşa oldukça, gözümüze birden Kongo’daki, Samoa’daki (ama Tonga’daki değil!) kızamık salgınları sokuluyor ve endüstrinin büyük bir titizlikle hazırlamış olduğu toplumu ayrıştırıcı ve aşıların zorunlu hale getirilebilmesine zemin hazırlayıcı dezenformasyonu bakın hangi kalemlerce toplum bilincine zerk ediliyor:
Karasu hakikaten eksiksiz bir “aşı-karşıtı düşmanlığı” metni hazırlamış, Pharma’nın hayalet kalemleri olsa ancak bu kadarını yazabilirlerdi herhalde 😉
Bu biraz fazla başarılı (!) dezenformasyon çalışması örneğini bırakıp rotamızı hemen gerçeklere çevirelim:
2007-Yeni(!) fenomen: “Vaccine-induced pathogen strain replacement”, yani aşılama programları ile oluşturulan doğal seçilim baskısı yüzünden, insanda hastalık yapma kabiliyetine sahip patojen (mikrop/virüs/bakteri) suşları (alttipleri) arasında iktidarın el değiştirmesi olayı. Aşılar “perfect”, yani vurulduğu her insanı mikrobun bütün tiplerine karşı %100 koruyacak dahi olsa aynı fenomene yol açıyor, kaçış yok. Siz hangi tipini hedef alıp vurursanız, bir diğer tipi baskın hale geçip sizi daha beter hasta ediyor.
Adaptasyon üstadı mikrop dünyasını çelimsiz aşıları ile alt edebileceğini, ortadan kaldırabileceğini gerçekten düşünebiliyor insanoğlu, alın size Aşil’in topuğu… İnsanlığın bu gözkarartıcı kibridir aslında en büyük ve sonunu getirecek olan zaafı.
İnek memesinden cerahat toplayan Jenner’dan beri süregelen, 200 yıllık yanlıştır aşı çılgınlığı. Bilim ise çoktan bu yanlışı ortaya koymuş olduğuna göre, yanlışta ısrarcı olunmasının ve hatta zorla dayatılmaya çalışılmasının ardında başka sebepler olmalı, zira bu işin hayır getirmeyeceğini bilim söylüyor, biz değil.
2012 – ABD’de (ve gelişmiş dünya ülkelerinde) kızamık aşısını tekelinde bulunduran, aşısı MMR’ın (KKK/kızamık-kabakulak-kızamıkçık) otizm ile bağıntısını gizlemede işbirliği yaptığı dönemin CDC şefini daha sonra işe alarak ödüllendiren Merck ilaç firmasının, MMR aşısının ABD lisansını elinde tutabilmesi için gerekli kabakulak özelinde %95 etkinlik (serokonversiyon) değerini yakalayabilmek için kan örneklerine deney tavşanlarının kanından antikor katmak suretiyle hile yapılmış olduğu ve Amerikan devleti ve tüketici bu şekilde yanıltılarak suç işlenmiş olduğu için, bu suça iştirak etmeyen istemeyen iki Merck viroloğu firmayı dava ediyor. 2020’ye gireceğimiz şu günler, davanın Merck aleyhine sonuçlanmasının beklendiği günler esasen.
Sayın Karasu da eminiz biliyordur ve gözleri yaşlı şekilde aktaracaktır köşesinden ama, ABD’de hemen her sene binlerce kabakulak vakası ortaya çıkıyor. Üstelik bunlar ağırlıklı olarak enfeksiyonun riskli olduğu ergenlik ve yetişkinlik dönemindekilerde olmasına (ve üniversite yahut askerlik döneminde kabakulak geçirenler devletin önerdiği 2 ve bazen üniversite girişte de olmak üzere 3 doz kabakulak (Merck/MMR) aşısını almış olanlar olmasına) rağmen medya sadece 3-5 kişilik kızamık vakalarını dünyanın sonu gelmişçesine bir havada duyuruyor. Medyanın amansız algı operasyonlarının yardımıyla MMR’ın başarısızlığı ve yarattığı tehlike böylelikle kamuoyunun gözünden kaçırılmış oluyor.
2015 Temmuz – Aşı üreticilerinin ve halk sağlığı çalışanlarının daha ancak yeni farkına varabildiği “Aşıyla mikropta suş değişimine yol açma”[“vaccine-induced strain replacement”] fenomeni çok ciddi sonuçları olan bir durum. Şu anda nasıl yoğun antibiyotik kullanımına bağlı, bilinen hiçbir ilaç tedavisine yanıt vermeyen “süpermikroplar” ortaya çıkarılmış ise, ortaya konulan yeni araştırmalar aynen “aşılamanın…” da “konakları patojenin bir veya iki tipine karşı dirençli hale getirdiğinde mikrobun alttipleri arasındaki seçilim yarışını kırbaçlayıp değişime uğrattığını, bunun da ortaya baskın hale geçmiş yeni patojen suşlarını (alttiplerini) çıkardığını” söylüyor.
PLOS Biology dergisinde 2015 Temmuz‘unda yayımlanmış bir diğer çalışma ile bu fenomen doğrulanıyor. Amerikan ve İngiliz akademisyenler tavuklarda Marek hastalığına yol açan bir herpes virüsünün değişik alttipleri ile deneylere başlıyor. Eskinin bu herhangi bir tehlike oluşturmayan hastalığı son 60 yıl içinde evrilerek, sinirlere saldırıp felç eden ve yaygın tümör oluşumuna neden olan ölümcül bir hastalığa dönüşüyor.
Çalışmada, hastalığa karşı aşılanmış tavukların etraftaki aşısız tavuklara virüs bulaştırdığı [shedding] ve bu yolla enfekte olmuş aşısız tavukların öldüğü gözlemleniyor.
Çalışmanın başyazarı Penn Devlet Üniversitesi’nden profesör Andrew Read, insan hastalıklarına karşı kullanılan aşılarda da bu tür “sızıntı”lar oluyorsa [‘leaky vaccines’ olarak nitelendiriyor bunları], patojenlerin evrimleşmeye giderek ortaya çok daha virülan (hastalık oluşturma kabiliyeti çok daha yüksek) tiplerinin çıkabileceğini söylüyor. Kısa bir literatür incelemesiyle ve özellikle de son kızamık salgınlarına bakılarak, Prof. Read’in bu öngörüsünün bugün aşı uygulanan hemen hemen bütün virüs ve bakteriyel enfeksiyonel hastalıklar için doğrulanmış durumda olduğu görülebilir. Kaynak: PubMed.
2015 Ağustos – Kabakulak aşısına ait virüsün “genetik kararsızlığı” bir kez daha teyit ediliyor. Aşı üretiminde kullanılan hayvan hücreleri değiştikçe, RNA virüsü olan kabakulak virüsünün genlerinde ‘sapma’ / ‘kayma’ (drift) meydana geliyor. O yüzden de bir aşı partisinden diğerine, meydana gelen ağır aşı reaksiyonları arasında da büyük farklılıklar gözlemleniyor. Bir çeşit talih oyunu yani… Ama “bilimsel” versiyonu. Biz buna ‘pabucu yarım Jenner bilimi’ diyoruz 🙂
ABD’nin Arkansas şehrinde hemen 2016 Ağustosu’nda meydana gelen ve çoğunluğu aşılı kimseler arasında başgösteren 1600 kişilik kabakulak salgınında halk sağlığı yetkilileri aşının (Merck’ün MMR’ının) kabakulak virüsünün gelişen yeni tiplerine karşı korumadığını itiraf etmek zorunda kalıyor.
Merak edenler için: GSK, Merck ve Bill Gates’in hamisi olduğu Hintli firmanın kabakulak aşıları da Jeryl Lynn tipi kabakulak virüsü kullanır.
Bu kabakulak kompanentiydi aşının. Ve koruyucuetkinliğinin değerlendirmesiydi…
Peki ama bu MMR (KKK) aşısı nasıl vücut bulmuş, hangi güvenlik deneylerinden geçerek FDA karşısına çıkmış ve FDA tam olarak hangi çalışmalara bakarak ruhsat vermiş?
İDARİ KURUMLARIN BÜYÜK İHMALİ VE KLİNİK DENEYİ YAPILMADAN PİYASAYA ÇIKMIŞ MMR (KKK) AŞISI
Merck’ün tüm dünyada olduğu gibi şu an Türkiye’de de kullanılmakta olan MMR (KKK) aşısının birtek ‘tekli’ bileşenlerinin klinik deneylerinin olduğunu, bunlar birleştirilip tek bir karma aşı haline getirildiğinde etkisinin ne olduğuna dair neredeyse hiç çalışma olmadığını biliyor muyduk?
Öğrenelim:
MMR II aşısının prospektüsüne baktığınızda pekçok çalışmaya atıf görüyorsunuz, nevar ki bunların HEPSİ aşının tekli bileşenleri üzerinde yapılmış çalışmalar. Ve elbette hemen her aşıda olduğu gibi çalışmaların ana hedefi “etkinlik”, yani aşının vücutta ürettiği antikor seviyesine bakmak, güvenlik ve ortaya çıkan yan etki ve ölümler hep ikinci planda.
Tekli kızamık, tekli kızamıkçık, tekli kabakulak aşılarının koruyucu etkinliklerinin (oluşturdukları antikor yanıtının) çalışıldığı münferit deneyler kaynak olarak gösterilmiş.
Karma aşı (KKK) vurularak yürütülmüş tek bir çalışmaya rastlıyoruz prospektüste, fakat bunun da referansı yok?!
11 aylıktan 7 yaşa kadar topu topu 284 çocuğa MMR II aşısı vuruluyor, bunların da %1 ila 5’i dışındaki hepsinin virüslere karşı antikor ürettikleri, aşının da genel itibarıyla fena tolere edilmediği (yani aşırı bir zarar ziyan oluşturmadığı) bildiriliyor. [Fakat tabii “aşı bilmi”nde, aşılama sonrası çocuk ölse dahi bunun aşıyla ilişkisi hiçbir zaman olmuyor, onun notunu da düşelim.]
Efendim buraya kadar okuduklarımız “normal” mi, onu irdeleyelim.
Birincisi, fazlar halinde yürütülen klinik deneylerde (yani insan deneylerinde) çalışmaya alınan kişi sayısının gitgide artmasını beklersiniz. 1. fazda ürünü 20-100 sağlıklı gönüllüde denersiniz. 2. fazda ise hedef pazardan seçilmiş 100-300 gönüllüde denenir artık ürün. Son aşamada ise, ürünü toplumun hangi kesimine yönelik olarak çıkaracaksanız o gruptan 300-3000 arasında gönüllüyle bitirirsiniz çalışmayı. O yüzden, siz dünya genelinde yüzmilyonlarca çocuğa vuracağınız bir aşı çıkarıyorsanız piyasaya, bunun kesinlikle 1’den fazla klinik deneyi olmalı, o deneyde de kişi sayısı 200-300’de kalmamalı.
Bir yanlışlık vardır, kesinlikle tek deneyle çıkmamıştır bu aşı, dünyada bunca ülke takvimine alıyor, hiçbiri mi fark etmedi, hepsi birbirinden “uzman”, “ehil”, “çalışkan”…. doktorlar hele, böyle bir detayı gözden kaçırmış olabilir mi?
Eh hadi o zaman araştırmaya devam edelim, bari gidelim Merck’ün websitesine bakalım, işin aslı neymiş görelim dediğimizde, burada da aynı deneyden bahsedildiğini görüyoruz. Peki ama nerede referans, nereden girip bulacağız biz bu deneyi de diğerleri gibi vardıkları sonuçları inceleyebileceğiz derseniz eliniz boş kalıyor. Burada da hiçbir referans yok?!
Peki ama bu aşıyı ülke takvimine alan idari kurumlar, bunlara danışmanlık hizmeti veren “bilim kurulları”, aşı çalışma grupları katılımcıları ve nihayetinde doktorlar neye dayanarak bize bu aşının son derece güvenli olduğuna dair teminat verebiliyor?
Evet, ICAN Derneği ve Robert F. Kennedy, Amerikan FDA’ine yasal başvuruda bulunarak Merck’ün MMR (KKK) aşısını hangi güvenlik deneyleri temelinde ruhsatlandırmış olduğunu sormak zorunda kalıyor, zira bu bahsi edilen deneylere hiçbir şekilde ulaşılamıyor?!
2019 Nisan’ında ellerine geçen sonuçlar çok çarpıcı:
• Tüm dünyada yüz milyonlarca çocuğa vurulacak bu aşı için firma toplamı 1000’i bulmayan denek üzerinde 8 küçük klinik deney yürütmüş ve bu deneylerde piyasaya çıkartılacak aşı, yani MMR’ı vurdukları toplam çocuk sayısı 342. Aşının sadece 342 çocuktaki etkisine bakılarak verilmiş yani ruhsat! • Enjeksiyon sonrası ‘yan etki’ izlem süresi 42 günle sınırlı tutulmuş! • Yürütülen 8 deneyde de katılımcıların yarısından fazlası(!) yahut kapsamlı bölümünde mide-bağırsak rahatsızlıkları ve üst solunum yolları enfeksiyonları görülmüş. • Ortaya çıkan istenmeyen etkilerin tümü için ‘başka virüsler’ şeklinde jenerik bir tanımlama kullanılmış ve bunlar aşı ruhsatlandırma sürecinde değerlendirme dışı bırakılmış. • MMR’ın etkisinin karşılaştırıldığı ‘kontrol grubu’ndan kimse gerçek plasebo (salin su gibi vücutta biyolojik etki yaratmayacak bir madde) almamış, onun yerine MMR aşısını tekli kızamıkçık, yahut birleştirilmiş kızamık ve kızamıkçık aşılarıyla karşılaştırmışlar!
MMR aşısının Otizmle bağıntısı, Dr. Andrew Wakefield’ın bundan 20 sene önce işaret ettiği mide-bağırsak sorunları ve Otizm patogenezi arasındaki bağıntı, solunum yolları enfeksiyonu olan kızamık için vurduğunuz aşının insanların yarısından fazlasında aynen solunum yolları enfeksiyonuna yol açması….
Dünyada hiçbir ilaç için kabul ettiremeyeceğiniz, “plasebosuz” deneylerden geçen aşıların peynir ekmek gibi global popülasyona dağıtılması…
Aşı vücutta nelere yol açıyor diye görmek için 42 günün yeterli görülmesi?!
Aşı deneylerine katılacak çocukları seçerken sağlık kontrolünden geçmiş, hiçbir sağlık sorunu bulunmadığı bilinenler alınırken, her türlü veri tahrifatını yapabileceğin, tamamen kendi kontrolündeki deneylerin yan etki izleminin bir de 42 günle sınırlı tutulması, sonra bu 3-5 sapasağlam çocukta denenmiş “şey”lerin, türlü sağlık sorunlarından mustarip yüzmilyonlara “güvenlidir” diye vurulması?!
Sözün bittiği yerdeyiz…
Yapılmamış “güvenlik deneyi” aynen çocuklarımız üzerinde yapılıyor, olan o! Test edilmemiş bu biyolojik ürünler için çocukların herbiri kobay.
Aşı FDA tarafından ruhsatlandırıldıktan sonra, genel popülasyonda yarattığı türlü ağır sorunlar bir bir prospektüse eklenmeye başlıyor. Bunlar kabul etmek zorunda kaldıkları “yan etki”ler. Bir de koca bir spektrum dolusu Otizmli çocuk var, hani o deneylerinde görüp de gizledikleri mide-bağırsak rahatsızlıkları hepsinde olan.
Henoch-Schonlein Purpura, bebekte akut hemorajik ödem, transvers miyelit [hani eskiden ismine polio (çocuk felci) dedikleri tanı klasmanlarından yalnızca biri], yürüme güçlüğü, ADEM (akut disemine ensefalomiyelit), epididimitis . . . hep bu deneysel aşılar genel popülasyonda vurulmaya başlandıktan sonra inkar edilemez boyutlara ulaştığında “yan etki” listesine girmeye hak kazanmış sorunlardan.
FDA, CDC, HHS (Amerikan Sağlık Bakanlığı)… Hepsi şu an stresli günler geçiriyor zira Kennedy ve ICAN derneği bugüne kadar sakladıkları bütün resmi belgeleri yasal yoldan bir bir ele geçiriyor. İlaç şirketlerine 1986’da aşıları için sağladıkları kanuni güvenceyi ortadan kaldıracak asıl hamleye hazırlık var, biliyorlar.
O yüzden, bu davalar peşpeşe gelmeden bütün eyaletlerde kimvurduya getirip aşıları tümüyle ve sırf çocuklar değil tüm nüfusa zorunlu hale getirmek için sadece 2019’da 200’u aşkın yasa teklifi eyalet meclislerinde görüşmeye alındı ABD’de. Samoa kızamık salgınının bütün bu gelişmeler arasında son perdeden haber edilmesi, prototip olarak seçtikleri kukla devlette geçirdikleri medikal sıkıyönetim yasalarını gizlemeye gerek bile görmeden tüm dünya için öngördükleri mesajını vermeleri… Boşuna değil elbette.
Ve… Satranç tahtasında bu şekilde karşılıklı hamleler yapılırken Türkiye’de GSK’nın aşısı devreye girdi bile 🙂
Piyasaya çıktıktan sonraki deneyinin biryerlerde yapılması lazım tabii, Türkiye neden olmasın? GSK’yla “duygusal” bağlarımız çok güçlü ne de olsa.
Peki… GSK’nın yeni MMR aşısı klinik deneylerinde hangi aşıyla karşılaştırılarak güvenli(!) ilan edilmiş dersiniz?
Merck’ün bu bahsettiğimiz MMR II aşısıyla!
Şimdi…
Bu noktada umuyoruz ülkenin aklı başında hukukçuları, doktorları, bilimadamları, gazetecileri bu akılalmaz ve affı da mümkün olmayan ihmal ve suçların Türkiye’deki sorumlularının ve bunların işbirlikçilerinin kanun önünde hesap vermesi için gerekli girişimlerde bulunur.
Anne-babalar…
Lütfen kimseye güvenmeyin ve çocuğunuzun sağlığı ile ilgili alınacak her türlü kararda kendi araştırmanızı yapın, haklarınızı bilin, çocuğunuzu koruyun.