K Vitamini Enjeksiyonu

K Vitamini Enjeksiyonu

Doğumdan hemen sonra vurulan Hep-B aşısının dışında, bugün artık rutin olarak yapılan K vitamini enjeksiyonu çoğu ailenin radarından kaçıyor maalesef ve hatta ne Hep-B aşısının vurulduğundan ne de bu diğer iğnenin yapıldığından haberdar dahi edilmeyen anne-babalar var.

K vitamini kanı koyulaşturmak ve hemorajı önlemek için yapılıyor evet, fakat dikkatten kaçan pekçok nokta var bu uygulamada.

1. Hemen her bebeğin doğumdan sonraki ilk 7 gün boyunca kanı son derece incedir, 8. günde kan koyuluğu “normal”e (yetişkinlerin düzeyine) döner. Ancak bu maalesef tıp camiasınca tüm bebeklerde doğuştan “K vitamini eksikliği” olduğu şeklinde düşünülmekte. Acaba doğumda bebeğin kanının ince olmasının altında ne gibi bir neden yatar ve doğa bunu niye öngörmüş, bu ne işe yarar diye düşünülmez. Bunu daha sonra açıklayacağım.

2. Doğumdan hemen sonra bebeklere uygulanan bu tip acı verici işlemlerin bebeklerin duyusal sistemlerinde ve bunu müteakip psikolojilerinde yarattığı travma hiç gözönüne alınmaz. Bebeklere yaşatılan bu fiziksel acı içeren travmaların kısa ve uzun dönemde yarattığı olumsuz etkileri incelemiş önemli araştırma ve makaleler var, ancak hekimlerimiz bunlardan ne kadar haberdar bilemiyorum.

3. Yapılan iğnedeki K vitamini oranı yenidoğanın kanındaki oranın 20,000 katıdır. Bu dozu tutup yetişkin insan kanındaki düzeye göre ayarlıyorlar. Yani yenidoğanların kanındaki K-vit oranı yetişkinlerin düzeyinde değil diye bunu “anormal” bir durum olarak kabul ediyorlar. Sürekli atlanılan nokta; yenidoğan ve bebekler, yetişkinlerin küçük birer kopyası değildir.

1985 yılından beri tıp dünyası ‘oral K vitamini’nin bebekteki K-vit seviyesini 300 ila 4,000 kat arttırdığını, iğne şeklindekinin ise bebeğin kanını bir yetişkinin kanından 9,000 kat daha fazla koyulaştırdığını biliyor. Tanrının hatalı dizaynı sonucu bu bebeklerde K-vit eksikliği tespit etmiş hekimler kanı pıhtılaşmaz, hemoraja götürür diye düşünüp müdahale etme zorunluluğu hissediyorlar.

4. İğnelerde kullanılan birtakım koruyucular, bebeğe zarar vereceği tıbben kabul görmüş toksinlerden oluşuyor: Fenol, benzil alkol, asetik asit, hidroklorik asit, lesitin, hintyağı vb.

5. Bu tip büyük dozda K vitamini ayrıca ‘yenidoğan sarılığı’na yol açan faktörlerden. Bir tarafı düzeltelim derken bir başka yeri bozmak modern tıbbın birtürlü kurtulamadığı çıkmazı maalesef…

6. Anne sütünden önce gelen kolostrumda K vitamini bulunuyor, bebeklerin doğar doğmaz meme almasının önemini vurgulamaları gerek kadın doğumcu ve ebelerin.

7. Normalde K vitaminini yediğimiz gıdalardan alıyoruz, sindirim sisteminden emilimi gerçekleşiyor. Ancak iğne kas arasına enjekte ediliyor ki bu da vücudun almaya alışık olmadığı bir yol vitamini. Bu noktada, K vitamini gerektiren durumlarda anne-babaların ‘oral vitamin’i tercih etmeleri çok daha yerinde olacaktır.

8. Enjeksiyon ayrıca hastane gibi tehlikeli mikroplar açısından oldukça zengin bir ortamda enfeksiyon riskini de beraberinde getiriyor yenidoğan için.

Yenidoğanlarda hemoraj riskini arttıran nedenlere bakalım:

  • Prematüre doğum
  • Düşük doğum ağırlığı
  • Doğumda forseps veya vakum kullanımı
  • Annenin gebelik esnasında antibiyotik, antikoagülan, antikonvülsan ve diğer bazı ilaçları kullanımı
  • Karaciğer rahatsızlığı
  • Özellikle doğumun itme safhasında bebeğin aşırı hızlı dışarı çıkması veya bu sürecin aşırı uzun sürmesi
  • Sezaryenle doğum

Doğumda epidural anestezi, damardan verilen narkotikler, ‘internal fetal monitoring’ denilen bebeğin başına elektrod takılarak takip, suni sancı veya forseps/vakum gibi yöntemler uygulanmadığı ve göbek kordonu ERKEN KLEMPLENMEDİĞİ sürece bebekte hemoraj riski oldukça azdır.

Gelelim yenidoğanlarda kanın neden bu denli ince olduğuna…

Yanıt: Kökhücreler!

Doğanın yenidoğan için öngördüğü ilk kökhücre transfüzyonu kordon kanı vasıtasıyla gerçekleşiyor.

Düne kadar tıbbi atık olarak görülen kordon kanı bugün artık dünya para verilerek özel kökhücre bankalarında saklanıyor ve ileride ortaya çıkabilecek kanser vb hastalıkların tedavisinde çocuk veya yetişkin için kullanılıyor. Ancak önemli olan nokta şu: kordondaki bu kan bankaya konmak için öngörülmemiş, yenidoğanın bu kanı ve ihtiva ettiği kükhücreleri almaya ihtiyacı var ve doğum sonrasında erkenden klemplenen göbek bağı yüzünden bebekler bu haktan ve mucize şifadan mahrum bırakılıyorlar!

Kordondaki bu kökhücreler vücudun her yerine ulaşabiliyor-kan-beyin bariyerini bile geçiyor- ve her şeyi yapmaya muktedir, çünkü tıptaki adıyla ‘pluripotent’ler. Bu özellikleri sayesinde vücutta hertürlü hücreyi onarma kabiliyetleri var. Ancak tabii bebek bu kökhücrelere sahipse mümkün bu, bankada saklanan kordon kanının bebeğe hiçbir faydası yok.

Doğal doğumla dünyaya gelen bebeklerin yüzde otuzunda, 10 santimlik bir aralıktan sıkışarak geçtikleri için ‘intrakraniyal hemoraj’ ve diğer sorunların oluştuğu biliniyor. Bu sorunların tamiri için ise en iyi yol kordon kanındaki kökhücrelerin sorunlu bölgeye anında intikal edip gerekli temizliği yapması. Bunu yapabilecek başka hiçbir şey yok, zira kolostrum ve süt [anne sütünde de kökhücreler bulunmaktadır] henüz gelmemiş.

Şimdi işin can alıcı kısmı… Bu kökhücrelerin vücudun herhangi bir yerine hızla intikali için içinden kolaylıkla geçip manevra yapabileceği, İNCE kana ihtiyaç var. Oysa siz yüklediğiniz K vitaminiyle güzelim akışkan kanı balçığa döndürdünüz, bu iyice koyulaşmış kanda kökhücrelerin görev yapması, gereken yere ulaşması çok zor artık.

Umuyorum tıp camiası birgün bu bankalarda saklanan kökhücrelerin, ki yararları yadsınamaz, esas olarak yenidoğanın hemen doğum sonrasında alması gerektiğini, erkenden klempledikleri kordonlarla bebekleri bu haktan mahrum bıraktıklarını [kordonda nabız bitene, kuruyup sertleşene dek kesilmemelidir!] ve doğal olarak önlenip giderilebilecek pekçok tıbbi sorunun da kapısını araladıklarını idrak ederler.

Kıytırık Kızamıktan Kim Korkar!

Kıytırık Kızamıktan Kim Korkar!

LivingWhole.org blogunun yazarı Megan’la tanışın… Eskilerin sıradan çocuk hastalığı, aşı sonrası dönemin korkulu rüyası kızamığı ters köşeye yatırmış, örülen korku perdesini yalın sağduyusuyla yırtıp atmış, gerçeğin gözünün içine dimdik bakmış bir anne: “bu anneye kıytırık kızamık vız gelir!”, diyor!

Kendisinden dinleyelim …

megan

“Önce grip, sonra boğmaca, ondan sonra kabakulak, polio ve tabii tahmin edilebileceği gibi şimdi de kıytırık kızamık. Ne düşündüğünüzü biliyorum:

“[Derin bir iç çekiş!] Korkunç, ölümcül bir hastalıkla dalga mı geçti şimdi bu? Bu yılın ilk beş ayı itibariyle kızamığın belki de ta 2000’den beri görülmüş en yüksek rakamlara ulaştığını bilmiyor mu?”

Evet aynen öyle yaptım ve lütfen o son cümleyi yüksek sesle bir kez daha tekrarlayıverin, zira hakikaten de kulağa geldiği kadar gülünç bir durum bu. Bir dolu saçmalık ve aşağılayıcı “aşı karşıtları” retoriği ile uğraşmaktan kendimi dize kadar sığır pisliğine batmış ve acil lastik çizme ihtiyacında hissediyorum. Çocuğum kızamık kapar diye korkuyor muyum? Kesinlikle hayır. KKK aşısından korkuyor muyum…hem de nasıl. Gerçekleri, hakikaten gerçekleri bilseydiniz emin olun siz de korkardınız.

(Kıytırık) Kızamıkla İlgili Tutarsızlıklar

CDC’nin en son yayımlanan Haftalık Morbidite ve Mortalite Raporu‘na (MMWR) göre kızamık “ciddi komplikasyonlar ve ölümle sonuçlanabilecek son derece bulaşıcı, akut viral bir hastalık.” Elbette bundan önceki MMWR raporlarında ve CDC’nin sürveyans klavuzunda bu “ciddi komplikasyon ve ölüm” kısmı yok hastalık tanımında ama biz burada insanları çocuklarını aşılatmaya ikna etmeye uğraşıyoruz ya, raporun bu güzide 2014 sayısında global bir bakış açısı kazandırıp kızamığa, duygu sömürüsü çıtasını bir üst noktaya çıkartıyor ve tehlikenin farkında mısınız diye soruyoruz anne-babalara; ölüm var işin ucunda diyoruz.

Yazılı/görsel basını takip ettiyseniz, aşı-karşıtlarına nefret kusan yazıları okuduysanız ya da hani Dünya Sağlık Örgütü‘nün istatistiklerine filan rastgeldiyseniz dünyada her yıl 122,000 kişinin kızamıktan öldüğünü duydunuz demektir. Korkunç hakikaten de, değil mi?

Ve fakat aynı MMWR raporunda CDC, kızamığın klinik açıdan tanımını şöyle yapıyor: “3 gün veya üzerinde süreyle vücut genelinde görülen döküntü, 38.3 veya üzerinde seyreden ateş ve buna eşlik eden öksürük, burun akıntısı ve/veya konjunktivit ile karakterize hastalık.” Başka bir deyişle, Amerika Birleşik Devletleri’nde doktor muayenehanelerinde görülen kızamık tipik olarak döküntü, öksürük ve ateşten ibaret; hastalığın kullandıkları tüm raporlarda ve sürveyans verilerinde geçen klinik tanımı bu. Bu ülkede [ABD] yılda kaç kişinin kızamıktan öldüğünü biliyor musunuz? Yaklaşık sıfır kişi.

E peki bunlardan hangisi kızamık? Öldüren mi…yoksa basit döküntü çıkartan mı? Bu sorunun yanıtı global istatistikleri işin içine katıp katmadığınıza göre değişir. Katmıyorsanız, döküntüden ibarettir. Yok eğer gelmiş geçmiş en tartışmalı aşılardan birini çocuklarına yaptırsınlar diye insanların kalplerine korku salmaksa amacınız, hastalığı sansasyonel hale getirmekse…kelimelerle ifade edilemeyecek denli korkunç, dünyayı temelinden sarsacak derecede ölümcül bir hastalıktır kızamık. Ancak gelin görün ki bunun gerçekle yakından uzaktan alakası yok…en azından ABD’de durum böyle ve bunun nedenini anlamak da o denli zor değil.

Dünya Sağlık Örgütü‘ne göre:

“Kızamık daha ziyade yeterince beslenemeyen, özellikle A vitamini eksikliğinden muzdarip, bakımsız kalmış veya bağışıklık sistemi HIV/AIDS veya başka hastalıklar nedeniyle zayıflamış küçük çocuklarda ağır seyreder. […] Yüksek oranda malnütrisyon (zafiyet) görülen ve yeterli sağlık hizmeti verilemeyen bölgelerde yaşayanlarda kızamık vakalarının %10’u ölümle sonuçlanabilir. […] Kızamık ölümlerinin %95’ten fazlası kişi başına düşen gelir oranı düşük ve sağlık altyapı hizmetleri zayıf ülkelerde görülmektedir. […] Göçmen kamplarında aşırı kalabalıklaşma enfeksiyon riskini son derece arttırır.”

Malumu ilan etmek gibi olmasın ama üçüncü dünya ülkesinde yaşamıyoruz. Ha ama sabah kapıdan dışarı adımımı atıp da belediye hizmeti nedir görmemiş, çöpten pislikten geçilmeyen, kanalizasyonu olmayan bir yola ayak basarsam, etrafım da açlık sefalet içinde milyonlarca insanla çevrili olursa haberdar ederim sizi, merak etmeyin.

Bakın, gelişmekte olan ülkelerin global istatistiklerini tutup ABD’ye uyarlamak, Afrika’da ABD istatistiklerinden yola çıkarak obeziteye karşı kampanya yürütmek gibi bir şey. Evet, hakikaten de çok mantıklı dünyanın 2. en şişman ülkesini kalkıp açlıktan karnı sırtına yapışmış bir ülkeyle kıyaslamak. ABD’nin ilk üçteki ölüm nedenleri (kalp hastalığı, kanser ve kendi sağlık sistemimiz {iatrojenik ölümler}) üçüncü dünya ülkelerinin ilk üçüyle aynı değil. Aslına bakarsanız gelişmekte olan ülkelerde kızamık “ilk 10”a dahi giremiyor. Dünya çapında 122,000 kişi kızamıktan ölüyor evet ama sadece milli gelirin düşük olduğu ülkelerde trafik kazalarında ölen insan sayısı yarım milyonun üzerinde. Bunun için aşı geliştirdiklerini gördünüz mü?

Ölümü hafife almaya filan çalışmıyorum burada ancak işimize geldiğinde global veri kullanmanın, bu ülkede hastalıkların düşüşe geçişini bir kalemde aşıya bağlamanın, sanayileşmiş bir ülkeyle gelişmekte olan arasındaki farkları görmezden gelmenin ve tabii KKK aşısı gibi aralarında ölüm de olmak üzere pekçok ağır yan etkisi olan ve yan etkilerin bu ülkede çok daha yüksek oranlarda seyrettiği bir aşının zararlarını tamamen gözardı etmenin ironik olduğunu düşünüyorum.

Kıytırık Kızamıkla İlgili Gerçekler

2014‘te şu ana kadar 228 kızamık vakası var; ne bir ensefalit [beyin iltihabı] ne de ölüm var. 2013’te 189 kızamık olgusundan hiçbirinde ensefelat veya ölüm yok. 2012; 54 kızamık vakası, ensefalit yok, ölüm yok. 2011; 22 kızamık vakası ve evet gerisi tahmin ettiğiniz gibi…ne ensefalit ne de ölüm. Liste daha da uzar ama ne demek istediğim anlaşıldı sanırım. Genel itibariyle kızamık tatsız ama ölümcül olmayan bir hastalık.

Oysa bunun aynını KKK aşısı için söylemek mümkün değil. 1 Mart 2012 itibariyle KKK aşısını müteakip 842 ağır fiziksel zarar ve 56 ölüm vakası var. 1990’dan bu yana Aşı Sonrası İstenmeyen Etki Bildirim Sistemi (ASİE/VAERS)’ne 6,058 ağır yan etki bildirilmiş. İşin daha üzücü tarafı ise görülen yan etkilerin sadece %1 ila %10’unun sisteme giriliyor oluşu. Ah tabii tabii şimdi hatırladım, önemli olan kaç kızamık vakası var onun istatistiğini vermekti…öyle KKK yan etki verilerinin filan bir önemi yok. Tabii dünyada KKK’dan kaç ölüm yaşanmış, bu global veriler de bizi ilgilendirmiyor bu aşamada.

Ama kızamık kör edebilir…aynı şekilde KKK aşısı da.

Ama kızamık ensefalite yol açabilir…aynen KKK aşısı da.

Ama kızamıktan zatürre olabilirsin…aynı şekilde KKK aşısından da.

Ama aşılanmazsam kızamık geçirebilirim…Aşıyı olduğun takdirde hem doğrudan aşıdan kızamık kapabilir hem de yıllar içinde aşının etkisi kaybolduğundan ilerleyen yaşlarında kızamığı geçirebilirsin. CDC der ki, KKK aşısını olanların yüzde 5 ila 10’unda ateş ve kırmızı döküntü görülür. Bu da, 13-14 milyon dozla aşılanan 1 yaş çocukları düşünüldüğünde ABD’de her yıl 650,000 ila 1,300,000 aşı kaynaklı kızamık vakası var demektir.

“Kızamık, kabakulak ve kızamıkçık aşısı uygulaması ardından tarafımıza nadir de olsa çeşitli sebeplerden ve bazen de bilinmeyen sebeplerden dolayı gerçekleşen ölüm vakaları bildirilmiştir […].” – KKK aşısı ürün bilgisi

Ama çocuğum kızamık kaparsa…ölebilir. ABD istatistiklerine bakıldığında çocukların KKK aşısından ölme ihtimali daha yüksek.

Ama kızamık aşısı pekçok ölümü engelledi. Yanlış. Bu kitaptan kızamıkla ilgili bölümü oku. Hikaye anlatılmış bizlere bugüne kadar. Ayrıca, herhangi bir aşının ölümü engelleyip engellemediğini test etmek mümkün değil. Bunun için diyelim bir kızamık salgını çıktı, bu salgında herkesin kızamık kapacağını farzetmen ve aşılanmışların da kesinkez kızamıktan korunacağını varsayman gerekir.

Ama kızamık aşısı güvenli ve etkili olduğu kanıtlanmış bir aşı. Yine yanlış. Ama bu aşı birgün olur da çift-kör (salin suyla) plasebo kontrollü deneyden geçtiğinde ve tabii ‘“etkili” = “ömür boyu bağışıklık”’ demek olduğunda beni ara haber ver, e mi?

Ama sen aşı olmazsan benim henüz aşılanamayacak yaştaki yavrum için tehlike oluşur. Hepimiz duyduk bunu değil mi:

“Aşılanmayan kişiler kendilerini ve başkalarının hayatlarını tehlikeye atmış olurlar- özellikle de aşılanamayacak kadar küçük ve ağır komplikasyon geçirme riski en fazla olan küçük bebekleri”. Dr. Anne Schuchat

Kesinlikle gerçek dışı. Bebeklerimizi tehdit altına sokan, yüksek oranda aşılanmış bir popülasyonda hızla kaybolan yapay bağışıklıktır. Bebeğinin hayattaki ilk yılında ona sağlam bir koruma sağlayacak şey nedir biliyor musun? İyi bildin, doğal yoldan kızamık geçirmiş veya temas etmiş anneden yavrusuna geçecek ve ilk yıl ona koruma sağlayacak antikorlar. Hatta öyle ki, tıp literatürü bu tip korumanın 10 yıla kadar sürebileceğini bile söylüyor. Hayret bir şey hakikaten.

Doğal Yoldan Kızamık Geçirmenin Faydaları

Ne aşıdan ne de dolaşımdaki bir virüsten kimse çocuğu hastalık kapsın istemez, bu bu kadar basit, ancak gelin görün ki, bu virüslere doğal yoldan maruz kalmamız bağışıklık sistemimizin gelişebilmesi ve ilerleyen yıllarda hastalıklardan korunabilmemiz için fevkalade önemli aslında.

Çocukken çıkaracağınız kızamık döküntüsü sizi yetişkinlikte kanserden koruyabileceği (The Lancet, Bluming 1971, Pasquinucci 1971, Taqi 1981) gibi, aynı zamanda dejeneratif kemik ve kıkırdak hastalıkları, sebasöz cilt hastalıkları, immünoreaktif hastalıklar ve bazı tümörlere karşı da koruyabilir.

Ve tabii medyada çıkan kızamık aşısının kanseri tedavi ettiği yönündeki haberlere itibar ediyorsanız, o zaman gerçek virüsün de aynını yapabileceğini– üstelik de kalkıp 10 milyon insana gen mühendisliğiyle üretilmiş ‘ergen mutant ninja kaplumbağa’ kıvamındaki kızamık virüsü zerk etmenize gerek olmadan- kabul etmek durumundasınız demektir.

Sağladığı “Faydalar”a oranla Taşıdığı Riskler

Şimdi, bir yanda kaşıntılı kızarıklar şeklinde döküntü, burun akıntısı, ve öksürükle kendini belli eden ve yetişkinlikte bizleri daha ciddi hastalıklara karşı koruduğu gibi annenin hayatının ilk yılında bebeğine koruyucu antikorları geçirmesini sağlayan kızamık … diğer yanda ise ancak ve ancak geçici bağışıklık sağlayan (tabii onu bile sağlayıp sağlamayacağının garantisi yok) ve aşağıdaki yan etkilere neden olabilecek KKK aşısı var:

  • Panikülit [deri altı yağ dokusu iltihabı]
  • Atipik kızamık
  • Ateş
  • Senkop [beynin kansız kalışı nedeniyle gelişen geçici bilinç kaybı; bayılma hali; baygınlık]
  • Başağrısı
  • Göz kararması/sersemleme
  • Malez [keyifsizlik; herhangi bir hastalığın başlayacağını gösteren kırıklık hissi]
  • İritabilite [uyartıya aşırı duyarlı olma hali]
  • Vaskülit [kan veya lenf damarı iltihabı]
  • Pankreas iltihabı 
  • İshal
  • Kusma
  • Parotit [parotit bezi iltihabı]
  • Bulantı
  • Diyabet
  • Trombositopeni [kanda trombosit sayısının-kanamaya uzanmak üzere- ileri derecede azalışı]
  • Purpura [kılcal damar duvarlarından kan sızmasına bağlı olarak deri ve mukozalar üzerinde, başlangıçta kırmızı, daha sonra morumsu renk alan peteşiler ya da ekimozlar oluşmasıyla belirgin kanama bozukluğu]
  • Bölgesel lenfadenopati [Lenf düğümlerini tutan herhangi bir hastalık]
  • Lökositoz [kanda lökosit sayısının artışı; lökosit sayısının 1 mm3 kanda 10.000′in üstüne çıkışı]
  • Anafilaksi [önceden vücuda girişiyle duyarlılık oluşmuş bir antijen(ilaç, aşı, belli bir besin maddesi, hayvansal serum, böcek zehiri, kimyasal madde vb.) ‘in, vücuda ikinci defa girişiyle gelişen, yaşamı tehdit edici aşırı duyarlılık reaksiyonu]
  • Artrit [eklem iltihabı]
  • Artralji [eklem ağrısı]
  • Miyalji [kas veya kaslarda hissedilen ağrı; kas ağrısı]
  • Ensefalit [beyin iltihabı]
  • Ensefalopati [beyin dokusunda dejeneratif değişikliklerle belirgin herhangi bir beyin hastalığı]
  • Kızamık  inklüzyon cisimciği ensefaliti [Measles inclusion body encephalitis (MIBE)]
  • Subakut sklerozan panensefalit (SSPE) [mutant kızamık virüsünün neden olduğu, oldukça nadir rastlanani santral sinir sisteminin yavaş virüs infeksiyonudur. Kızamık infeksiyonunun nadir görülen, fatal seyreden geç dönem komplikasyonudur]
  • Guillain-Barré Sendromu [akut bir sendrom olup periferik sinirlerin tümü ya da bir bölümü üzerinde ciddi hasara yol açar. Hastalık, sinir liflerini kaplayan miyelin tabakasının iltihaplanması ve tahrip olmasından kaynaklanır. Ayak ve bacak kaslarından başlayarak kısa sürede karın, göğüs, kol ve yüz kaslarına yayılan, kaslarda -bazen felce uzanabilen- kuvvet azalması ve his kaybı ile belirgin polinevrit]
  • Akut disemine ensefalomiyelit [Herhangi bir enfeksiyon’un komplikasyonu olarak gelişen ensefalomiyelit]
  • Nöbetler [özellikle aniden gelişen konvülsiyonlarla belirgin nöbet]
  • Konvülsiyonlar
  • Polinevrit [birkaç sinirin aynı anda beraber iltihabı], polinöropati [birkaç siniri ilgilendiren herhangi bir hastalık veya bozukluk; özellikle birçok sinirin -iltihaplanma olmaksızın- dejeneratif değişiklikler göstermesi]
  • Okülomotor sinir paralizileri [göz sinirlerini tutan felç], parestezi [herhangi bir vücut bölgesinde -otonom sinir sistemindeki dengesizliğe bağlı olarak- gelişen, geçici his yokluğunun eşlik ettiği uyuşma veya karıncalanma hali]
  • Aseptik menenjit
  • Pnömoni [zatürre]
  • Pnömonit
  • Boğaz ağrısı
  • Öksürük
  • Rinit [burun mukozasının iltihabı; nezle;]
  • Stevens-Johnson sendromu [Stevens-Johnson sendromu cilt ve mukoza zarının ilaç veya enfeksiyona karşı ciddi şekilde reaksiyon gösterdiği nadir görülen ciddi bir rahatsızlıktır. Stevens-Johnson sendromu genellikle grip benzeri belirtilerle başlar ve ardından sonuç olarak cildin üst katmanının ölerek dökülmesine neden olan cilde yayılan ağrılı kırmızı veya morumsu kızarıklıklar ve su kabarcıkları oluşur]
  • Mültiform eritem [deri ve mukozalarda aynı anda çeşitli tip (papül, vezikül, bül vb.)’te erüpsiyonla belirgin durum]
  • Ürtiker
  • Kızamık benzeri döküntü
  • Pruritus [kaşıntı]
  • Nöral sağırlık
  • Otitis media [kulakta ağrı ve dolgunluk hissi, işitme kaybı, akıntı ve ateşle seyreden, çoğu kez üst solunum yollarından yayılan bakteri veya virüsün sebep olduğu orta kulak iltihabı]
  • Retina iltihabı
  • Optik nörit (yani, körlük)
  • Papillit [görme sinirinin retina’ya girdiği yer (optik papilla)’in ödemli iltihabı]
  • Retrobulbar nevrit
  • Konjunktivit
  • Epididim iltihabı
  • Orşit [testis iltihabı]
  • Ölüm

Vaskülit

Pankreas İltihabı

Parotit bezi iltihabı

Trombositopeni

Purpura

Lenfadenopati

stevenjohnson

Stevens Johnson Sendromu

Olabilir, ama sen hani şu her kanalda/gazetede çıkan kızamıklı çocuğun korkunç halini görmedin mi, daha nasıl böyle konuşabiliyorsun? 

Measles

Evet gördüm ve hatta bu çocukcağızın bağışıklık sistemini tebrik edesim geldi. Bak, bu kırmızı döküntüye yol açan şey kızamık virüsü değil, anlıyor musun? Bu döküntü çocuğun hücresel bağışıklık sisteminin, virüs taşıyan hücreleri yok etmekle meşgul olduğunun fiziksel kanıtı sana ve inanılmaz da önemli bir aşama. Başka bir deyişle bu korkunç döküntü, T hücreleri kızamık virüsünü nötralize ederken ortaya çıkan bir yanürün, bu olmasaydı çocuklarımız ölebilir veya yetişkinlikte çok daha feci hastalıklara yakalanabilirlerdi.

Üçüncü dünya ülkelerinde çocukların kızamıktan ölmesinin sebebi:

a) beslenme yetersizliği

b) A vitamini eksikliğinden dolayı işlevini yerine getiremeyen hücresel bağışıklık sistemlerinin virüsü (döküntü çıkartmak yoluyla) nötralize edememesi, vücuttan temizleyememesi (kaldı ki DSÖ, A vitaminin desteği ile kızamıktan ölümlerin yarı yarıya azaltılabileceğini söylüyor).

c) küçük çocukları daha annelerinden aldıkları koruyucu antikorlar vücutlarındayken tutup KKK ile aşılıyor olmamız.

KKK Aşısı

Al bak bu da KKK aşısı sonrası döküntü çıkaran bir çocuğun resmi. Ne yazık ki bu çocuk ne ömür boyu bağışıklık kazanacak bundan, ne bebeğine aktarabileceği antikorları olacak ve hatta ileri yaşta yine kızamık geçirme tehlikesiyle (ki bunun çok daha tehlikeli olduğunu biliyoruz) ve aralarında kanserin de olduğu pekçok başka hastalık riskiyle karşı karşıya olacak. Burada görülen kızarıklıklar da aslında bu çocuğun bedeninin mevcut bir enfeksiyonu temizlemeye çalıştığının ispatı aslında, ancak bu defak, enfeksiyon aşıdan kaynaklanıyor. Nasıl? Bunu haberlerde hiç görmediniz mi? Ben de görmedim.

 

Journal of Acta Dermato Venereologica dergisinden alınmıştır

Bunlar da KKK aşısını olmuş başka iki çocuğun resimleri. 

 150730_422465497831899_42831702_n1625572_565787670166347_913835362_n

Evet, hani kızamıktan korusun diye çocuğunuza vurduğunuz aşının marifetleri bunlar.

KKK aşısından sonra sakat kalan, felç geçiren, kronik hastalık geliştiren ve hatta ölen çocuklar da cabası…hem burada hem de üçüncü dünya ülkelerinde.

Tabii KKK aşısı deyince aklımıza gelen tek şey otizm bizim. İleri sürülen ana argüman şu:

a) KKK aşısının otizmle alakası yoktur, ve

b) öyle olsa bile, ölümcül kızamık hastalığı, ömür boyu sürecek otizmden daha büyük bir tehdittir… o yüzden de başkalarını korumak adına hepimiz aşılanmalıyız. KKK aşısı-otizm bağıntısına ister inanın ister inanmayın, şayet KKK aşısı herhangi bir çocuk için en ufak bir hastalık riski taşıyorsa hiçbir çocuğa uygulanmaması gerekir. Keyifsizlikten öte bir rahatsızlık vermeyen hafif bir döküntü ile KKK aşısının sayılan TÜM bu yan etkileri mukayese dahi kabul etmez.

Hep Aynı Nakarat

Medyanın kızamık propagandası yeni bir fenomen değil. 1996’da da, 2008’de de, 2011’de de açıklanan kızamık oranları hep “tüm zamanların en yüksek oranları”ydı ve tabii (herzamanki gibi) bunun tek suçlusu da aşısızlardı. Oysa istatistiklerde yıldan yıla dalgalanmalar yaşanıyor ve hangi yıl olursa olsun salgınların ağırlıklı olarak yabancı ülkelere seyahatte bulunanlarda başgösterdiği de aşikar. Ayrıca kızamık her sene aşılılar arasında da görülüyor, hatta salgınların en yoğun görüldüğü yerler New York, Kaliforniya ve (bu yıl) Ohio gibi ülke çapında en yüksek aşılanma oranlarına sahip, yani teoride şu “aşı kaynaklı” sürü bağışıklığının koruması gereken eyaletler. Ya evet, hani şu sürü bağışıklığı meselesi… Bundan daha da vahimi ise bugünlerde kızamık kapanların büyük çoğunluğunun yaşının ileri olması. Aşılara teşekkür etmek lazım bunun için tabii. 

Çocuğum hiçbir şekilde hasta olsun istemem ama kimse beni bu Dexter’ın laboratuvarından çıkma, kızamığı tutup en riskli seyredeceği bebek veya yetişkin popülasyonuna çekmekten başka işe yaramayan, ağır yan etkilere sahip , tutup herhangi birini çocuğuna içirmeye kalksa anne-babanın hapse atılacağı denli toksik madde ve virüs dolu, geçici, sahte bağışıklığın doğal bağışıklığa üstün olduğuna ikna edemez. Kanıta dayalı tıbba amenna, ama iş “kötü kanıt”a geldiğinde buna dur derim.

Çocuklarımı hiçbir koşulda aşılatmıyorum. Ne şimdi, ne de hiçbir zaman. Sizin kıytırık kızamığınız bu anneye vız gelir.”

 

Diğer kızamık makaleleri

Aşıya Hazırlık için Kullanılabilecek Vitamin Destekleri

Aşıya Hazırlık için Kullanılabilecek Vitamin Destekleri

Dr. Sherri Tenpenny’den özellikle viral aşılar (polio, KKK, su çiçeği, Hep-A, Hep-B ve grip) öncesi ve sonrasında uygulanabilecek vitamin desteği önerileri şu şekilde:

(Önemli Not: bu protokolle aşı yan etkilerinin mutlak surette önleneceği garanti edilmemektedir)

a. 13.5 kg’a kadar bebek ve çocuklarda:

C VİTAMİNİ (bir seferde tek doz halinde değil, gün içinde bölünmüş dozlar halinde verilecek)

  • 3 gün öncesinden (taze sıkılmış meyve suyunda) kilo başına 5 mg;
  • Aşı günü meyve suyunda kilo başına 10 mg ve
  • Aşıyı takip eden 3 gün boyunca meyve suyunda kilo başına 5 mg.

A VİTAMİNİ:

  • Aşıdan önceki 3 gün boyunca meyve suyuna 5.000 IU, yani 1 damla;
  • Aşı günü meyve suyunda 10.000 IU (2 damla) ve
  • Aşıyı takip eden 3 gün boyunca meyve suyunda 5.000 IU (1 damla).

b. 14 – 22.5 kg aralığında çocuklar için:

C VİTAMİNİ (bir seferde tek doz halinde değil, gün içinde bölünmüş dozlar halinde verilecek)

  • 3 gün öncesinden meyve suyunda kilo başına 15 mg;
  • Aşı günü meyve suyunda kilo başına 30 mg ve
  • Aşıyı takip eden 3 gün boyunca meyve suyunda kilo başına 15 mg.

A VİTAMİNİ:

  • Aşıdan önceki 3 gün boyunca meyve suyuna 10.000 IU, yani 2 damla;
  • Aşı günü meyve suyunda 15.000 IU (3 damla) ve
  • Aşıyı takip eden 3 gün boyunca meyve suyunda 10.000 IU (2 damla).

c. 23 – 45 kg aralığındaki çocuklar için:

C VİTAMİNİ (bir seferde tek doz halinde değil, gün içinde bölünmüş dozlar halinde verilecek)

  • 3 gün öncesinden meyve suyunda kilo başına 30 mg;
  • Aşı günü meyve suyunda kilo başına 50 mg ve
  • Aşıyı takip eden 3 gün boyunca meyve suyunda kilo başına 30 mg.

A VİTAMİNİ: (Bölünmüş dozlar haline verilecek)

  • Aşıdan önceki 3 gün boyunca meyve suyuna 15.000 IU, yani 3 damla;
  • Aşı günü meyve suyunda 25.000 IU (5 damla) ve
  • Aşıyı takip eden 3 gün boyunca meyve suyunda 15.000 IU (3 damla).

d. 45 kilo ve üzerinde yetişkinler için:

C VİTAMİNİ (bölünmüş dozlar halinde alınacak)

  • 3 gün öncesinden ağızdan günde 4 sefer, kilo başına 1000 mg;
  • Aşı günü ağızdan günde 4 sefer, kilo başına 1500 mg ve
  • Aşıyı takip eden 3 gün boyunca ağızdan günde 4 sefer, kilo başına 1000 mg.

A VİTAMİNİ:

  • Aşıdan önceki 3 gün boyunca meyve suyuna 20.000 IU, yani 4 damla;
  • Aşı günü meyve suyunda 50.000 IU (10 damla) ve
  • Aşıyı takip eden 3 gün boyunca meyve suyunda 20.000 IU (4 damla).

Doğru dozajı yakalamak için toz halinde vitamini tavsiye ediyor Dr. Tenpenny. Örneğin, 1 ‘silme’ tatlı kaşığı 4000 mg C vitamini alıyorsa, doz hesabı şu şekilde yapılacak:

Örnek,

1000 mg = ¼ silme tatlı kaşığı;
500 mg= 1/8 silme tatlı kaşığı
250 mg= 1/6 silme tatlı kaşığı

C vitamininin fazla alındığının göstergesi ishal şeklinde kakadır. Bu verilen dozlarda böyle bir ihtimal pek mümkün olmasa da, siz veya çocuğunuzda ishal başgöstermesi durumunda C vitamini dozunu %50 azaltmalısınız.

İmmün Desteği olarak Misel A Vitamini Dozajları

Viral enfeksiyonlara karşı direnci arttırmak ve özellikle polio, KKK, su çiçeği, hep-A, Hep-B ve grip gibi virüs aşılarında reaksiyon riskini azaltmak için tavsiye edilir.

Misel A-vitaminlerinde her damla yaklaşık 5000IU’ya tekabül eder ve örneğin internetten buradaki gibi bir linten tedarik edilebilir.

13 kiloya kadar olan bebek ve çocuklarda: haftada 3 kez meyve suyuna 1 damla

14-45 kilo arası çocuklarda: meyve suyuna günde 1 damla

45 kilo ve üzerinde yetişkinler için: meyve suyuna günde 2 ila 3 damla

 

KAYNAK: Dr. Sherri Tenpenny, “Saying No To Vaccines”, pg 295, Addendum T, Pre-Vaccine Preparation

Polio Aşıları ile İlgili Bilinmeyen Gerçekler

Polio Aşıları ile İlgili Bilinmeyen Gerçekler

Gezegenin en hayırsever(!) işadamı ve dünyanın en zengin özel vakfının [Bill &Melinda Gates Vakfı] sahibi Bill Gates, Hindistan’da polio’nun eradike edilmesi için açılan kampanyaya tam 1.9 MİLYAR dolar bağışlamıştı ve bu uluslararası koordinasyonla yönettikleri programla polio’yu eradike edemediler, ancak pekçok çocuğu eradike etmeyi başardılar!

1988 yılında Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Uluslararası Rotaryenler Derneği, UNICEF ve Amerikan CDC kurumu tarafından kurulan Global Polio Eradikasyon İnsiyatifi adlı kurum, yürüttükleri kampanya ile 2010’da Hindistan’da sadece 42 doğal polio virüsü ile enfeksyion vakası görüldüğünü duyurdu.

Bu başarıya imza atan aşımız OPA, yani ağzıdan damla olarak verilen Oral Polio aşısı.

Önce polio’nun özelliklerini biraz tanımakta fayda var.

  • Polio, kontamine dışkı (kaka) ile temasla (örneğin enfekte olmuş bir bebeğin altını değiştirirken) veya havadaki zerreciklerle, yiyecek veya suyla yayılan bulaşıcı, viral bir hastalık. Virüs vücuda burun ve ağız yoluyla giriyor, buradan barsaklara geçerek inkübe ediyor.
  • Sonrasında, barsaklardan kana geçiyor ve anti-polio antikorları oluşuyor. Çoğu durumda bu noktada virüsün ilerlemesi duruyor ve birey polio’ya kalıcı bağışıklık kazanmış oluyor. [Okonek BM, et al. Development of polio vaccines. Access Excellence Classic Collection, February 16, 2001:1. www.accessexcellence.org/AE/AEC/CC/polio.html#]
  • Birçoğumuz yanlış şekilde polio kapan herkes felç olur veya ölür diye düşünürüz. Bunda elbette devletlerin sağlık birimlerinin bizlere aşılanabilir herhangi bir hastalıkta korkutma amacıyla ÖNCElikle en kötü senaryoyu sunmasının büyük katkı payı var. Ancak, polio enfeksiyonlarının çoğunda ancak birkaç belirgin semptom ortaya çıkıyor. [Volk WA, et al. Basic Microbiology, 4th edition. Philadelphia, PA: J.B.Lippincott Co., 1980:455.]
  • Hatta esasına bakılacak olursa, doğal polio virüsüne maruz kalan kişilerin %95’i salgın durumunda bile hiçbir belirti göstermiyor! [Physician’s Desk Reference (PDR); 55th edition. Montvale, NJ: Medical Economics, 2001:778. ve Burnet, M., et al. The Natural History of Infectious Disease New York, NY: Cambridge University Press, 1972:16.]
  • Enfekte kişilerin sadece %5′inde hafif belirtiler, yani boğaz ağrısı, boyun tutukluğu, başağrısı ve ateş gibi belirtiler görülüyor ki bu da çoğu kez basit bir soğuk algınlığı veya grip teşhisi alabiliyor. [a) Physician’s Desk Reference (PDR); 55th edition. Montvale, NJ: Medical Economics, 2001:778. b) Neustaedter R. The Vaccine Guide. Berkeley, California: North Atlantic Books, 1996:107–8]
  • Kas paralizisinin hastalığa yakalanmış her 1.000 kişide 1 gibi bir oranda seyrettiği tahmin ediliyor [Physician’s Desk Reference (PDR); 55 th edition. Montvale, NJ: Medical Economics, 2001:778. ve Baby Center. The Polio Vaccine (0-12 months). www.babycenter.com/refcap/155.html?CP_bid=]
  • Bu durum bazı araştırmacı bilimadamlarına ‘paralitik polio’ [felç] geliştiren bu az sayıda insanda hastalığa anatomik yatkınlık olabileceğini, nüfusun geri kalan ezici çoğunluğunun ise polio virüsüne doğal olarak bağışık olabileceğini düşündürtmüş. [Moskowitz R. Immunizations: The Other Side.Mothering Spring 1984:36.]
  • Paralitik polio nadiren kalıcı üstelik, çoğu kez felçten tam iyileşme sağlanıyor. [Harry NM. The recovery period in anterior poliomyelitis. British Medical Journal 1938; 1:164–7. ve Ramlow, J., et al. Epidemiology of the post-polio syndrome. American Journal of Epidemiology 1992;136:783.]
  • Birkaç gün içinde kas gücü yerine gelmeye başlıyor ve sonraki 12-24 ay içinde iyileşme devam ediyor. [bkz bir öncekii kaynaklar]
  • Vakaların çok düşük bir yüzdesinde paralizi kalıntısı görülüyor.
  • Çok nadir olarak da solunum kaslarında paralizi nedeniyle ölüm gerçekleşiyor. [bkz. Yukarıdaki kaynak]
  • Tedavi için hastanın yatakta istırahati sağlanıyor ve tutulan uzvun tamamen rahatlaması sağlanıyor. Şayet kişi nefes almakta zorlanıyorsa bir solunum cihazı veya eskilerin ‘demir ciğeri’ kullanılıyor. Gerekirse fizik tedavi uygulanıyor.

Bu arada, polio mevzubahis olduğunda mutlaka yanına iliştiriliverilen demir ciğerlerdeki çocuk fotoğraflarına baktığımızda sanki o dönem herkes felç geçirmiş de demir ciğere sokulmuş sanırız. Hayır, bu resimlerde gösterilen yerler Amerika’daki “referral center”lar, yani ülkenin dört bir yanından solunumda sıkıntısı olanların yönlendirildiği az sayıdaki sağlık merkezinin fotoğrafı bunlar. O dönemde de yollarda polio’dan düşüp ölen çocuklar filan yok yani. Bu da propaganda tekniklerinin en işe yarayanlarında biridir ve yetkililer de bunun gayet iyi farkında.

Polio ile ilgili tarihi ve tıbbi gerçekleri öğrenmek istiyorsanız, Dr. Suzanne Humphries’in sunumuyla şu linkteki videoyu Türkçe altyazılı olarak izleyebilirsiniz. O dönem polio olarak adlandırılan “hastalıklar”ın nedenlerini, daha sonra hangi ayak oyunlarıyla polio’nun eradike edilmiş gibi gösterildiğini ve bugün hala yaşanan felç vakalarına neden artık “polio” denmediğini öğrenebilirsiniz. Videonun özeti denilebilecek yazıya da şuradan ulaşabilirsiniz.

Gelelim dünyanın geri kalanıyla birlikte Türkiye’deki sağlık yetkililerinin de başvuru kaynağı olarak gördüğü, bizlere hep saygın, güvenilir kuruluş olarak gösterilen, Türkiye’deki hekimlere seminerlerde dayatılan propagandanın da kaynağı CDC’nin polio aşılamasıyla ilgili hiç de parlak olmayan siciline…

Örneğin, bizzat kendi websitesinde yaptıkları polio aşılamasıyla yaklaşık 98 milyon Amerikalıya kanserle ilişkilendilmiş maymun virüsü SV40‘yi bulaştırdıklarını tam 50 yıl sonra(!) itiraf ettikleri şu sayfaya bakalım:

Kanser, Simian Virus 40 (SV40) [40 no.lu Maymun Virüsü] Bilgilendirme Sayfası

– SV40, bazı maymun türlerinde bulunan bir virüstür.

– SV40, 1960’da keşfedilmiştir. Kısa süre sonra bu virüs polio aşılarında bulunmuştur.

– Bir bölümü SV40 ile kontamine haldeki polio aşısı 1955’ten 1963’e kadar 98 milyondan fazla Amerikalı’ya bir veya daha fazla(!) doz halinde verilmiştir; 10 ila 30 milyon Amerikalının SV40 ile kontamine aşıdan olmuş olabileceği tahmin edilmektedir.

SV40 virüsü insanlardaki bazı kanser türlerinde tespit edilmiştir, ancak bu kanserlere SV40’nin yol açıp açmadığı tam bilinmemektedir.

– Mevcut bilimsel kanıtlar ağırlıklı olarak SV40 ile kontamine aşının kansere yol açmadığını gösterecek yöndedir; ancak, bunun aksini gösteren bazı araştırmalar da olduğundan bu konuda daha fazla bilimsel çalışmaya ihtiyaç vardır.

– Bugün kullanımda olan polio aşılarında SV40 yoktur. Eldeki mevcut tüm kanıtlar polio aşılarında 1963’ten beri SV40 bulunmadığını göstermektedir

Wikipedia da tabii CDC’den alıntı yapıyor polio aşıları sayfasında, “Kontaminasyona dair kaygılar” başlığı altında. Bakalım ne diyor?

“1955-1963 arasında kullanımda olan iğne şeklindeki polio aşısının (IPV) stoklarında SV40 olduğu tespit edilmiştir. [53] OPV aşısında yoktur. [53] Bir bölümü SV40 ile kontamine haldeki polio aşısı 1955’ten 1963’e kadar 98 milyondan fazla Amerikalı’ya bir veya daha fazla doz verilmiştir; 10 ila 30 milyon Amerikalının SV40 ile kontamine aşıdan olmuş olabileceği tahmin edilmektedir. [53] Daha sonra yapılan analizler, 1980’lerin sonuna kadar eski Sovyetler Birliği ülkelerinde üretilen ve SSCB, Çin, Japonya ve bazı Afrika ülkelerinde kullanılan aşıların kontamine olabileceğini göstermektedir ki bu da yüzlerce milyon kişinin daha SV40 virüsü almış olabileceğini gösterir. [58]”

Bu noktada, aşı tarihinin gelmiş geçmiş en ünlü ve nüfuz sahibi bilimadamlarından, Merck firması için kızamık, kabakulak ve kızamıkçık aşılarının geliştirilmesinde rol almış Dr. Maurice Hilleman‘ın verdiği görüntülü bir röportajda başta polio aşısı olmak üzere diğer pekçok aşıda (örn. Sarı Humma aşısındaki lösemi virüsü gibi) ve dönemin polio aşılarında SV40, AIDS ve kanser virüslerinin cirit attığını itirafını izleyin:

https://www.youtube.com/watch?v=tFY5dRD4aWA

Dr Hilleman bu açıklamaları yaparken meslektaşları kahkahaya boğuluyor, belli ki aşılardaki bu ölümcül kontaminasyonu fazlasıyla komik buluyorlar. Polio aşısındaki SV40 virüsünü (ve tabii 40. numaraya geliceye kadar diğer 39 ayrı virüsü) kendi aralarında tartışırken Hilleman’ın meslektaşları, o dönem Sabin’in bu aşısının [SV40 virüsü ile kontamine olduğu bilinmesine rağmen!!] saha çalışması deneyleri Rusya’da yapılmakta olduğundan, “tümörle dolu” Rus atletlere karşı Amerika’nın Olimpiyatları kazanma şansının artmış olacağını(!) söyleyip eğleniyorlar! Bu aşıların kansere yol açacağını biliyorlar! SV40 ile enfekte ettikleri deney farelerinden 2-3 hafta içinde tümör fışkırıyor.

Bu bildirimler öyle komplo teorisi filan değil, bizzat Merck’ün en yetkin aşı bilimadamlarından birinin sözleri. Bu söyleşinin yapıldığı dönemde öyle internet filan yok, bu videonun dolaşıma gireceğini belli ki aklına bile getirmemiş Hilleman. Bunun bilim camiası içinde bir sır olarak kalacağını düşünüyordu herhalde. Bu olayın basına niye yansımadığı kendisine sorulduğunda ise Hilleman, buna “Eh, herhalde gidip bunu anons edecek haliniz yok, bu bilim camiası içinde kalması gereken bilimsel bir mevzu”(!) yanıtını veriyor.

Buradan aşılar üzerinde çalışan bilimadamlarının bu denli önemli bir sorunda bile meslektaşları bilimadamlarını (bu durumda, Sabin) nasıl koruduğunu görebiliyoruz. Tüm kirli sırlar kendi sessizlik çemberlerinin dışına çıkmıyor, aşılarındaki kontaminasyonla ilgili gerçeği halka(!) açıklama gereği duymuyorlar.

Şimdi CDC’nin polio’daki SV40 kontaminasyonu ile ilgili bildirimlerine dönelim.

Kamuoyuna sürekli “güvenli” ve “etkili” olduğu söylemiyle dayattıkları ve her geçen gün sayısını arttırdıkları aşıların bizzat hastalığa, hatta ve hatta kanser gibi feci bir hastalığa yol açtığının kabulü CDC’nin yaratmaya çalıştığı kurşun geçirmez aşı güvenliği mitine bir de aşı ret hakkını tümden yasaklamak için kampanya yürüttükleri bir zamanda büyük bir halkla ilişkiler darbesi indiriyor.

Peki ama acaba bu SV40 ve polio aşılarıyla sınırlı kalmış talihsiz ve münferit bir olay mıdır yoksa adına da “adventitious viruses” [dışarıdan tesadüfen karışmış olan virüsler] dedikleri, aralarında farelerdeki meme tümörü virüsü gibi “içkökenli retrovirüsler” ve daha bulunmamış nice virüsün olduğu geniş skalada kirletici bugün dahi aşı üretimi için kullanılan ‘seed stock’ (aşı kültürü) ve ‘hücre substrat’larını kirletmeye devam etmekte midir, asıl soru bu. Düşünecek olursak, Hilleman’ın da videoda söylediği gibi SV40 sonuç itibariyle aşılarda buldukları 40. virüsün adı ve bu daha 50 sene önceki vaka. Vaksinolog ve virologlar kimbilir daha hangi gün ışığına çıkmamış hastalık vektörleri buldular aşılarda ve bizim haberimiz bile olmadı!

Üstelik, CDC’nin sitesinde verdiği bilgiler oldukça yanıltıcı. Örneğin CDC diyor ki:

“SV40 virüsü insanlardaki bazı kanser türlerinde tespit edilmiştir, ancak bu kanserlere SV40’nin yol açıp açmadığı tam bilinmemektedir.

Oysa SV-40’nin karsinojenite mekanizması gayet iyi bilinmekte tıp dünyasında. Bu virüs, insanlardaki tümör baskılayıcı p53 proteininin, ki bu protein insan genomunda instabiliteyi ve kanser oluşumunu önlemedeki kritik rolü dolayısıyla “genom muhafızı” olarak tanımlanan bir gen ürünüdür, transkripsiyonel özelliğini düşürüyor. [Read, A. P.; Strachan, T.. Human molecular genetics 2. New York: Wiley; 1999.ISBN 0-471-33061-2. Chapter 18: Cancer Genetics.]

p53 devre dışı kaldığında, programlı hücre ölümü (apoptosis) ve hücre siklusu aresti işlev göremez hale geliyor ve bu da kontrol dışı (ölümsüzleştirilmiş) hücre çoğalışına ve tümör oluşumuna neden oluyor. Hayvanlar üzerinde yapılan deneyler SV40’nin tümör oluşturma özelliğini teyit etmiş durumda [ M Carbone, R Stach, I Di Resta, H I Pass, P Rizzo. Simian virus 40 oncogenesis in hamsters.Dev Biol Stand. 1998 ;94:273-9. PMID: 9776247], ki bu da çeşitli insan tümörlerindeki SV40 mevcudiyetinin kanserle tesadüfi bir korelasyondan ziyade nedensel ilişkisini destekler yöndedir.

[Regis A Vilchez, Claudia A Kozinetz, Amy S Arrington, Charles R Madden, Janet S Butel. Simian virus 40 in human cancers. Am J Med. 2003 Jun 1 ;114(8):675-84. PMID: 12798456

Narayan Shivapurkar, Takao Takahashi, Jyotsna Reddy, Yingye Zheng, Victor Stastny, Robert Collins, Shinichi Toyooka, Makato Suzuki, Gunjan Parikh, Sheryl Asplund, Steven H Kroft, Charles Timmons, Robert W McKenna, Ziding Feng, Adi F Gazdar. Presence of simian virus 40 DNA sequences in human lymphoid and hematopoietic malignancies and their relationship to aberrant promoter methylation of multiple genes. Cancer Res. 2004 Jun 1;64(11):3757-60. PMID: 15172980

Fernanda Martini, Alfredo Corallini, Veronica Balatti, Silvia Sabbioni, Cecilia Pancaldi, Mauro Tognon. Simian virus 40 in humans. Infect Agent Cancer. 2007 ;2:13. Epub 2007 Jul 9. PMID:17620119

Regis A Vilchez, Claudia A Kozinetz, Amy S Arrington, Charles R Madden, Janet S Butel. Simian virus 40 in human cancers. Am J Med. 2003 Jun 1 ;114(8):675-84. PMID: 12798456

P Rizzo, I Di Resta, R Stach, L Mutti, P Picci, W M Kast, H I Pass, M Carbone. Evidence for and implications of SV40-like sequences in human mesotheliomas and osteosarcomas. Dev Biol Stand. 1998 ;94:33-40. PMID: 9776223

D S Schrump, I Waheed. Strategies to circumvent SV40 oncoprotein expression in malignant pleural mesotheliomas. Semin Cancer Biol. 2001 Feb;11(1):73-80. PMID:11243901

Khaled Amara, Mounir Trimeche, Sonia Ziadi, Adnene Laatiri, Mohamed Hachana, Badreddine Sriha, Moncef Mokni, Sadok Korbi. Presence of simian virus 40 DNA sequences in diffuse large B-cell lymphomas in Tunisia correlates with aberrant promoter hypermethylation of multiple tumor suppressor genes. Int J

S G Fisher, L Weber, M Carbone. Cancer risk associated with simian virus 40 contaminated polio vaccine. Anticancer Res. 1999 May-Jun;19(3B):2173-80. PMID: 10472327

Kristin K Deeb, Aleksandra M Michalowska, Cheol-Yong Yoon, Scott M Krummey, Mark J Hoenerhoff, Claudine Kavanaugh, Ming-Chung Li, Francesco J Demayo, Ilona Linnoila, Chu-Xia Deng, Eva Y-H P Lee, Daniel Medina, Joanna H Shih, Jeffrey E Green. Identification of an integrated SV40 T/t-antigen cancer signature in aggressive human breast, prostate, and lung carcinomas with poor prognosis. Cancer Res. 2007 Sep 1;67(17):8065-80. PMID:17804718

Giuseppe Barbanti-Brodano, Silvia Sabbioni, Fernanda Martini, Massimo Negrini, Alfredo Corallini, Mauro Tognon. Simian virus 40 infection in humans and association with human diseases: results and hypotheses. Virology. 2004 Jan 5;318(1):1-9. PMID:15015494

CDC’nin ayrıca SV40 virüsünün kansere sebebiyet verdiğinin henüz kanıtlanmamış olmadığını söylemesi de yanıltıcı, zira hangi kanser türü olursa olsun bunun tek bir sebepten kaynaklandığı zaten söylenemez. SV40’nin birtakım tümörlerin patojenezinde eşetkenlerden biri olduğu gayet iyi biliniyor:

[Fang Qi, Michele Carbone, Haining Yang, Giovanni Gaudino. Simian virus 40 transformation, malignant mesothelioma and brain tumors. Expert Rev Respir Med. 2011 Oct ;5(5):683-97. PMID: 21955238 ve Lynn M Crosby, Tanya M Moore, Michael George, Lawrence W Yoon, Marilyn J Easton, Hong Ni, Kevin T Morgan, Anthony B DeAngelo. Transformation of SV40-immortalized human uroepithelial cells by 3-methylcholanthrene increases IFN- and Large T Antigen-induced transcripts. Cancer Cell Int. 2010;10:4. Epub 2010 Feb 23. PMID: 20178601].

O yüzden de baştan savmacı bir şekilde hiçbir alakasının olmadığı izleniminin verilmesi veya etkisinin minimize edilmeye çalışılması yanlış.

CDC: “Eldeki mevcut tüm kanıtlar polio aşılarında 1963’ten beri SV40 bulunmadığını göstermektedir.”

Acaba öyle mi? 2005’te, Cancer Research (Kanser Araştırmaları) dergisinde şu başlıkla bir makale yayımlandı: “Bazı oral polio aşıları 1961’den sonra enfeksiyöz SV-40 ile kontamine olmuştur.” [ Rochelle Cutrone, John Lednicky, Glynis Dunn, Paola Rizzo, Maurizio Bocchetta, Konstantin Chumakov, Philip Minor, Michele Carbone. Some oral poliovirus vaccines were contaminated with infectious SV40 after 1961. Cancer Res. 2005 Nov 15 ;65(22):10273-9. PMID:16288015#]

Bu çalışmanın yapılmasındaki amaç ise insanlarda görülen çok sayıda tümörde SV40’ye rastlanmış olması ve DSÖ’nün 2000 yılında, 1961’den sonra üretilmiş polio aşılarının test edilmesi yönünde tavsiye kararı yayımlamış olmasıdır. Yapılan testlerde, doğu Avrupa’dan büyük bir üreticinin (EEVM) 1960’ların başından aşağı yukarı 1978’e kadar ürettiği ve dünya çapında kullanılmış olan aşılarında SV40 virüsü bulunmuş. 3 ayrı teknikle yaptıkları testlerde EEVM’de 2 ayrı enfeksiyöz SV40 suşu bulmuşlar.

Araştırmacıların bu bulguyla ilgili yorumu şöyle:

“Test ettiğimiz EEVM numuneleri 1966 ve 1969 yıllarında üretilmiş olduğundan en azından o döneme kadar bazı polio aşılarının SV40 ile kontamine olduğunu göstermiş bulunuyoruz. Test edilen EEVN aşı numuneleri (Tablo 1), 1978’e kadar kullanımda kalan aynı ‘tohum virüs’ten üretilmiş aşılar olup belli ki SV40’den temizlemek için başka herhangi bir saflaştırma işlemi (pürifikasyon) yapılmadığı görülmektedir. Dolayısıyla, 1978’de yeni bir ‘tohum virüs’e geçilinceye kadar üretilmiş EEVM aşılarının SV40 barındırdığı düşünülebilir. Sözkonusu tohum virüsü veya bundan üretilmiş aşılarla ilgili bilgi mevcut değildir. Bu yüzden, elde ettiğimiz verilerden yola çıkarak EEVM aşılarının tam olarak ne zaman SV40’den arındırılmış olduğunu tespit edebilmiş değiliz, ancak bunun DSÖ’nün sağladığı ve testlerimizde temiz çıkan tohum virüsü stoğunun kullanılmaya başlandığı 1980’li yıllara tekabül ettiğini söylemek mümkün.”

 

Bu noktada, bugün hala Türkiye’de kullanımda olan oral polio aşılarının (OPA) Amerika’da gayet iyi bilinen tehlikerinden dolayı kullanımdan kaldırıldığını ve yerine iğne şeklindeki inaltive edilmiş (öldürülmüş) aşılara (IPV) geçildiğini belirtelim.

1961’den beri görülen polio salgınlarının neredeyse tümü oral polio aşısından kaynaklanmıştır. – IPV aşısının mucidi Jonas Salk’un Amerikan senatosu altkomitesine verdiği ifadede geçen itiraftır.

Amerika gibi gelişmiş ülkelerde 1973’ten beri doğal polio virüsünden ziyade bizzat aşı (OPA) yüzünden gelişen polio vakaları nedeniyle paralizi (aşıya bağlı polio paralizisi/vaccine-associated polio paralysis/VAPP) ortaya çıktığı tıp literatürüne geçmiş durumda [ Strebel PM, Sutter RW, Cochi SL, et al. Epidemiology of poliomyelitis in the United States one decade after the last reported case of indigenous wild virus-associated disease. Clin Infect Dis 1992;14:568-79.]. Hatta bu yüzden, CDC’ye bağlı Amerikan ‘Bağışıklama Uygulamaları Danışma Kurulu’ (ACIP), 2000 yılında OPA’yı tamamen kullanımdan kaldırıp IPV aşısına geçiyor. Daha sonra 2004’te de CDC çıkıp bakın ne güzel, yaptığımız bu aşı değişikliğiyle artık aşıdan kaynaklanan polio vakası görmüyoruz, bu Amerika’da halk sağlığı adına büyük bir başarıdır(!) açıklaması yapıyor, kendi kendini tebrik ediyor! Hakikaten devletin 1990’dan 2003’e kadar olan verilerine bakılınca, Amerika’da en son görülen aşıya bağlı polio vakasının 1999’da olduğu görülüyor.

Peki ama, 30 yıl boyunca bu zayıflatılmış canlı virüs aşısının, bizzat aşıyı olmuş kişilerde ve etraflarındaki temaslı kişilerde SHEDDING dediğimiz, dışarıya canlı organizma yayma yoluyla polio’ya yol açtığı bilinmesine rağmen(!) devlet neden ısrarla bu aşıyı önermiş?

Cevap: Temas bağışıklığı! (Contact Immunity)

Canlı ve zayıflatılmış virüs aşılarını olan kişilerin dışkıları veya vücut sıvılarıyla temas eden aşılanmamış kişilerin bu yolla “bağışıklanması” sağlanıyor.

Ve devlet, 30 sene boyunca halka ‘çocuğunuzun olduğu aşıdan polio kapabilir ve bazı durumlarda felç olabilirsiniz” bilgilendirmesini yapmadan(!), kendi aklınca bebekler vasıtasıyla toplumdaki yetişkin popülasyonu da pasif olarak bağışıklıyor!

Ucuz ve uygulanması kolay olmasının yanında OPA’nın en büyük tercih sebebi işte bu! ‘Aydınlatılmış rıza’ hakkını çöpe atabilirsiniz, sizin bilginiz dahi olmadan devlet sizi bağışıklıyor! OPA ile aşılanmış bebeğinin altını değiştirirken polio kapıp felç geçiren yetişkinlere defalarca tazminat ödediklerini Amerika’nın bizim gibi ülkelerde yaşayan halk biliyor mu? HAYIR.

CDC’nin polio aşısı ile ilgili bilgilendirme metnine bakalım:

“Bir doz OPA almış çocukların dışkısından 6 haftaya kadar aşıdaki canlı polio virüsü yayılabiliyor [SHEDDING]. Maksimum ‘shedding’, aşılamadan sonraki 1-2 hafta içinde görülüyor, özellkle de de ilk dozdan sonra oluşuyor bu. Aşıyı olan bireylerden, bunlarla temas halindeki kişilere aşı virüsü geçebiliyor. Aşılı kişinin kakasıyla temas eden bireyler aşı virüsü ile enfekte olabiliyor.“

Bu aşıları olmuş kişilerle temas eden kişilerin %25’inin(!) bu yolla “bağışıklandığını” belirtiyor meşhur Paul Offit (for profit). [Offit, Paul A. (June 2010). “Polio Vaccine”. The Children’s Hospital of Philadelphia. Retrieved 18 August 2010.] Ancak pasif yolla kazanılmış bu bağışıklığın, sürü bağışıklaması ile korumaya çalıştıklarını iddia ettikleri vücut mukavemeti düşük, bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde çok ağır, hatta ölümcül sonuçlara yol açabileceğini halka söyleme gereği duymuyorlar!

ACIP’in 2000’de terk ettiği bu tehlikeli aşı (OPA), bugün 3. dünya ülkeleri ile birlikte Türkiye’de de kullanılıyor.

Durum şu; bugün Türkiye’deki insanlar üzerinde bu aşıyla gizli ve hukuksuz bir “temas bağışıklığı deneyi” yürütülüyor. Sağlık Bakanlığı’nın OPA aşılamasının bu yönü ile ilgili kamuoyuna hiçbir açıklaması olduğunu zannetmiyorum. Bilen, duyan varsa lütfen göstersin. O zamana kadar, devlet halkı üzerinde yürüttüğü bu uzun süreden beri devam eden deneyde insanları kobay faresi yerine koymaya devam edecek!

Bugün Türkiye’de çocuklar 2 yaşın altında DaBT-IPA-Hib 5’li karma aşı ile tam 4 doz Inaktive polio aşısı, bunun üzerine 6. 18. aylarda 2 doz da OPV aşısı oluyorlar! [http://www.asidunyasi.com/bagisiklama/saglik-bakanligi.aspx]

E peki 2013’ün sonunda, Suriye’deki küçük çaplı polio salgınını bahane edip Sağlık Bakanlığı Türkiye genelinde 5 yaş altı çocuklara 2 doz daha OPA uygulama kararı almadı mı?! [http://www.medimagazin.com.tr/ana-sayfa/guncel/tr-cocuk-felcine-karsi-5-yas-alti-cocuklara-ek-asi-yapilacak-1-11-54483.html]

Toplumdaki genel kanı ne? IPV için çok uzun süre, OPA için de muhtemelen ömür boyu koruyor diye biliyoruz, değil mi? Öyleyse bizim Sağlık Bakanlığı 2 yaş altında toplam 6 doz polio aşısı olmuş çocukların 5 yaşına kadar bile korunmayacağını mı düşünüyorlar yoksa, bu kadar mı güvensizler bu ömür boyu koruyan aşılarına karşı?! Yoksa 6 doz verdikleri aşı 3 sene bile korumazken bir 7.si veya 8.isi mi koruyacak?!

Hemen CDC aşı bilgilendirme formunda tam olarak ne yazıyor bir de ona bakalım:

IPA, OPA’ya göre daha az lokal mide-barsak bağışıklığı sağlıyor gibi gözüküyormuş, o yüzden IPA alanlar OPA alanlara oranla doğal polio virüsünü kapmaya daha müsaitmiş.

E bizim çocuklar ikisini de oluyor, 4 ondan 2 bundan? CDC’ye göre de bu şekilde aşılanan çocuklar polio için komple aşı dizini almış sayılıyormuş? Madem bağışıklar artık, daha neden ek doz alıyorlar?

IPA’nin sağladığı bağışıklığın süresi kesin olarak bilinmiyormuş?! Ancak, önerilen tüm dozlar [4 doz] alındığı takdirde uzun yıllar koruduğu tahmin ediliyormuş?!

OPA için ise poliovirüsüne karşı bağışıklık sağlamada son derece etkili diyor CDC. OPA’nin tek dozu, aşılananların %50’sinde her 3 virüs tipine de “bağışıklık” oluşturuyormuş [burada bağışıklık kazandırmanın, kendilerince belirledikleri bir oranın üzerinde antikor üretimi anlamına geldiğini hatırlatalım; yani, tutup aşıyı olan kişiyi doğal virüse maruz bırakıp bu kişi gerçekten hastalığı kapıyor mu kapmıyor mu diye bakılmıyor, sadece aşıyı vurduk, ne kadar antikor oluştu diye bakılıyor! Antikor mevcudiyetini bağışıklık manasına gelmediği ise tıpta uzun yıllardır bilinen bir olgu aslında!]

3 doz alanların %95’inden fazlasının her 3 virüs tipine “bağışıklandığı”nı tespit etmişler. Diğer canlı virüs aşılarında olduğu gibi, oral polio virüsü aşısı da MUHTEMELEN kişiye ömür boyu bağışıklık kazandırırmış. OPA ayrıca mükemmel barsak bağışıklığı sağlarmış, bu da sizi doğal virüsle enfeksiyondan korurmuş.

CDC, bilgilendirme formundaki bunca bilgi için topu topu 5 referans göstermiş, şaşılacak şey, 5’i de yine CDC’nin kendi sitesinden.

Oysa aşı etkinliği/koruma süresi için burada verilen bildirimlerin geçerliliğini, doğruluğunu araştırmak isteyenler için bu bilgilerin hangi aşı üreticisinin kaç kişi üzerinde, ne kadar süreyle yaptığı deneylerin sonuçlarına dayandığını belirtmesi gerekmez miydi? Belli ki hayır.

CDC’nin bilgilerini bizzat biz kaynağına giderek araştıralım bakalım neler çıkıyor?

CDC’nin formunda Amerika’da Sanofi-Pasteur‘ün IPOL adlı IPV aşısının kullanımda olduğu yazılmış. Aşı her üç tipini ihtiva ediyor polio virüsünün, pek güzel. Virüsler maymun böbreği doku kültüründe büyütülmüş (Vero cell line) ve formaldehidle inaktive edilmiş! Hilleman’ın videosunda maymunlar ve ihtiva ettikleri sayısız virüsle ilgili kısmı bir daha izleyin derim bu noktada. Hani şu FDA’in kanserojen maddeler klasmanına aldığı formaldehid’in yanısıra daha mı neler var aşıda; koruyucu olarak 2-phenoxyethanol (antifriz etken maddesi!) ve eser miktarda neomycin, streptomycin ve polymyxin B. Ne güzel, bebekler aşılarla hayatlarındaki ilk antibiyotik turlarını da almış oluyorlar böylelikle!

Bakalım üreticinin bilgilendirme formu ne diyor aşılarının etkinliği (vurulduktan sonra kişiyi hastalıktan koruma gücü (efficacy) hakkında:

Ve fakat o da ne? Firma bu bilgileri vermemiş bile. Onun yerine verilen bilgilere geçmeden önce “effectiveness” ve “efficacy” terimleri arasındaki ayrımı da bu noktada bilmemiz gerekiyor.

İstanbul Üniversitesi Çocuk Sağlığı Enstitüsü , İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Gülbin Gökçay anlatmış bizlere bu ayrımı:

Aşının koruyuculuğu (Vaccine efficacy): İdeal koşullarda aşının yarattığı koruyucu etki;

Aşının etkinliği (Vaccine effectiveness): Saha uygulamalarında aşının yarattığı koruyucu etki

Aşı prospektüsünde şu bilgilere yer verilmiş:

İnaktive polio virüsü aşısı, virüsün her üç tipine de nötralize edici antikor üretimi sağlar ki bu da koruyucu etkiyle alakalıdır.

Ve

ABD’de aşı için onay, aşının sağladığı immünojenesite [bağışıklık sağlayıcılık] ve güvenlik profiline bakılarak verilmiştir.

İmmünojenesite dediğimiz şey basit bir şekilde, vücudumuzun yabancı bir maddeyi tespit edebilme ve buna bağlı olarak immün yanıt oluşturabilme kapasitesidir oysa.

Üretici firmanın verdiği serokonversiyon oranları da şöyle:

Yapılan çalışmalara göre, hayatın ilk yılında aşıdan 2 doz alan bebeklerde, tespit edilebilir serum nötralize edici antikor (nötralize edici titer ³1:4) için seroprevelans oranları (Virüs tip 1 için) %88 ila %100 arasında; (Virüs tip 2 için) %84 ila %100 arasında; ve (virüs tip 3 için) %94 ila %100 arasındadır.

* Serokonversiyon denilen şey kanda antikor bulunması demek, bunların hastalığı önlemesi demek değil.

Ve can alıcı nokta .. IPOL aşısı için tedavülden kaldırılan, geri çekilen 1950’nin Salk aşısı verileri kullanılmış!

Yukarıdaki bildirimler için verilen referanslara baktığınızda gördüğümüz şey şu:

8. Salk J, et al. Antigen content of inactivated poliovirus vaccine for use in a one- or two-dose regimen. Ann Clin Res 14: 204-212, 1982

9. Salk J, et al. Killed poliovirus antigen titration in humans. Develop Biol Standard 41: 119-132, 1978

10. Salk J, et al. Theoretical and practical considerations in the application of killed poliovirus vaccine for the control of paralytic

poliomyelitis. Develop Biol Standard 47: 181-198, 1981

11. Unpublished data available from Sanofi Pasteur SA

12. Unpublished data available from Sanofi Pasteur Inc.

SONUÇ: eIPV (veya IPOL)’ün koruyucu etkisi, kör ve kontrollü bir deneyle bilimsel olarak gösterilebilmiş değil! Aşının etkinliği (sahada sizi ne kadar koruyacağı) bilinmiyor!

Bırakmayalım IPOL prospektüsünü ve devam edelim. Şöyle deniyor:

Poliovirüsü enfeksiyonlarının %90 ila %95’i asemptomatikdir [belirtisiz seyreder]. Enfeksiyonların %4 ila %8’inde düşük ateş ve boğaz ağrısının eşlik ettiği non-spesifik hastalık (hafif hastalık) oluşur.

Peki Illinois Tıp Dergisi’nin “Polio Aşılarının Mevcut Durumu” adlı makalesinde ne deniyor:

Polio enfeksiyonu ile klinik hastalık arasındaki farkı ortaya koymamız gerekir. Burada kullanılması gereken prototip, bildirimi yapılması gereken klinik tüberküloz hastalığına karşı, tüberkülin reaktörünün enfeksiyona işaret ettiği tüberküloz enfeksiyonudur. Bilinen her bir paralitik polio vakasına karşı elimizde yaklaşık bin adet subklinik polio enfeksiyonu vardır. Bu subklinik polio enfeksiyonları, yetişkinlerde yüksek orandaki doğal bağışıklığı gösterir. Günümüzdeki aşı problemini anlamada en önemli faktör, hastalık ortaya çıksa da çıkmasa da barsaklarda enfeksiyon yaşanabilecek olmasıdır.”

Ve şöyle devam ediyor makale:

“Öldürülmüş [inaktive] aşı teorisi şu şekildedir: dolaşımdaki yeterli miktarda antikor, poliovirüsünü merkezi sinir sistemine ulaşmadan nötralize edecektir. Öldürülmüş aşılarla ilgili yaşanan en büyük hayal kırıklıklarından biri de kan dolaşımındaki antikorların tek başlarına alimenter enfeksiyona [sindirim sistemindeki enfeksiyona] karşı koruma sağlamıyor oluşudur. Ancak ve ancak alimenter enfeksiyonu lokal immünite takip ettiği takdirde hastalığa karşı daha tutarlı bir bağışıklık sağlayabiliriz.”

Buraya kadarki bilgileri bir özetleyelim, neler öğrenmişiz:

1. Polio aşı üreticileri aşılarının etkinlik değerini bundan 60 sene önce yapılmış, bilimsel araştırma derecelendirme kriterlerine göre “düşük kalite” kabul edilen 2 veya 3 ‘observational study’ (gözlem çalışması)’na dayandırıyor, kendi aşı deneylerinin sonucunu nedense(!) yayımlamıyormuş!

2. Amerika’da kullanılan Sanofi-Pasteur’ün IPOL aşısının gerçek hayatta kişiyi poliodan ne derece koruyacağı bilinmiyormuş!

3. Buna rağmen “güvenilir kaynak” CDC, bu aşı için uzun süre korur herhalde diyormuş!

4. Kanda virüse özel antikor mevcudiyeti kişinin hastalığa karşı korunduğu manasına gelmiyormuş,

5. OPA aşısından kişi bizzat polio kapabiliyor ve felce uzanan tablolar görülebiliyormuş.

6. Hem IPA hem de OPA ile aşılanan kişiler polio virüsünü temaslı kişilere bulaştırabiliyor ve burada da ağır hastalık tablosu ile karşılaşılabiliyormuş.

7. Shedding riskini, bugün 6 dozluk polio aşılaması yürüten sağlık görevlilieri danışanlarına yükümlü oldukları halde(!) bildirmiyormuş.

8. Türkiye devleti, tıpkı Amerika gibi halkı üzerinde etkinlik ve güvenliği kanıtlanmamış polio aşıları ile büyük çapta deney yürütüyormuş.

Güvenilir kaynak CDC’nin eteğinden başka hangi taşları dökmüş olduğuna bakalım çabucak:

2012’de CDC, “Aşı kaynaklı polio virüsleri hakkında güncelleme – dünya çapında, Nisan 2011-Haziran 2012” başlıklı bir basın açıklaması yapıyor. Açıklama şu şekilde:

“1988’de Dünya Sağlık Asemblesi dünya genelinde polio’yu eradike etme kararı almıştır. Polio eradikasyonu için kullanılagelmiş en büyük araçlardan biri canlı, attenüe (zayıflatılmış) oral polivirüsü aşısıdır (OPA). Maliyeti düşük bu aşı ağızdan kolaylıkla uygulanabilmekte, aşıyı alanları doğal polio virüslerine (DPV) dirençli hale getirmekte ve sağladığı dayanıklı hümoral bağışıklıkla paralitik hastalığa karşı uzun vadeli koruma sağlamaktadır. Buna karşın, ‘aşıya bağlı paralitik poliomiyelit’ (VAPP-vaccine-associated paralytic poliomylitis) vakaları hem OPA’yı almış bağışıklık sistemi normal düzeyde çalışan kişilerde hem bunların temaslı olduğu kişilerde hem de bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde görülebilmektedir. Ayrıca, OPA aşısı kapsayıcılığının düşük olduğu bölgelerde ‘aşı kaynaklı polio virüsleri’ (VDPVs – vaccine-derives polioviruses) ortaya çıkarak polio salgınlarına yol açabilmekte ve immün yetersizliği olan kişiler bu virüsleri yıllarca replike edebilmektedir.” (vurgular bana ait)

Devam ediyor CDC:

Aşı kaynaklı polio virüsleri insanlarda paralitik polio’ya [felç] yol açabildiği gibi bu virüslerin sirkülasyonda kalma potansiyelleri de mevcuttur. AKPV’ler biyolojik bakımdan doğal polio virüslerine (DPV’leri) benzer ve çoğu ‘aşıya bağlı polio virüsü’ izolatından farkları, uzun süreli replikasyon veya transmisyonla uyumlu genetik özelliklere sahip olmalarıdır. AKPV’ler ilk defa poliovirüsü izolatlarının sekans analizleri [DNA dizim analizi] yapılmak suretiyle tespit edilmiştir.”  (köşeli paraztezle verilen bilgiler ve vurgu bana aittir)

Şimdi, CDC, aşılama ile ilgili bu probleme nasıl bir çözüm önerisi getiriyor dersiniz? Tahmin ettiğimiz gibi, aşıya bağlı felç vakalarını ve virülan aşı virüslerinin yayılmasını engellemek için CDC’ye göre çözüm, ‘kitlesel halde aşılama’!

Aynen şöyle diyorlar:

“Aşı kaynaklı polio virüsünün ortaya çıkışını ve yayılmasını önlemek için tüm ülkeler, her üç polio virüsü serotipine karşı yüksek aşılama oranı sağlamalıdır.”

İmmün yetersizliği bozuklukları, vücudun bağışıklık yanıtında azalma olması veya hiç yanıt oluşmaması durumunda ortaya çıkıyor. Bir başka deyişle, dünya genelinde devletler aktif olarak, milyonlarca hasta ve immün yetersizliği bulunan çocuğa aşı-kaynaklı-polio geçirteceğini bildikleri bir aşıyı dayatıyorlar! 

Şimdi, yeniden bıraktığımız yerden, Bill Gates’in, Hindistan’da ilahlaştırılan Bollywood aktörleri ile elele yürüttüğü polio eradikasyon programının gerçeklerinden devam edelim.

Dünya genelinde devletler kitlesel aşılamalarını daha etkin yürütmek için Bill ve Melinda Gates’in vakfına tam destek sağlıyor. Çünkü bu vakfın hedefi gezegenden polio’yu temizlemek. Ancak Gates bell ki bu gözü dönmüş aşılama programlarıyla, immün yetersizliği bulunan veya hasta onbinlerce çocuğa bizzat bu aşılardan polio geçirteceğinden bihaber. Ya da bunu işin maliyeti hesabına yazıyor kendi fayda/zarar çetelesinde! Gates, hertürlü işini bırakmış, Bollywood aktörleriyle aşı halkla ilişkiler kampanyaları yürütmekle meşgul.

2010’da Polio Global Eradikayon İnisiyatifi’nin Hindistan’da sadece 42 doğal polio vakası bildirdiğini büyük fun-fare’le açıkladığından bahsetmiştik. Bu yıldızlı aferinlik başarı öyküsünün üstünü şöyle bir kazıyınca bakalım altından hangi korkunç gerçekler çıkıyor.

Hindistan’daki halk sağlığı yetkilileri, her yıl 100 ila 180 çocukta ‘aşıya bağlı polio paralizi’nin (VAPP) görüldüğünü tahmin ediyor. Demek ki, yılda 100-180 aşı kaynaklı felç vakası, doğal polio vakalarının nereden baksanız 3 veya 4 katı üzerinde! Hadi diyelim PGEİ görülmekte olan doğal polio ve aşıya bağlı polio vakalrını düzgün rapor ediyor, yine de ardında Birleşmiş Milletler altında çalışan UNICEF, Amerikan CDC’si, Dünya Sağlık Örgütü gibi kurumlar olan PGEİ gibi bir kuruluşun, yürüttüğü “bağışıklama” kampanyasının gerçek hayattaki etkilerini iyisiyle ve kötüsüyle bildirmesi gerekmez mi başarısını kendi kendine kutlamadan önce? Her Allah’ın yılı aşıya bağlı paralizi geliştiren düzinelerce Hintli çocuk için PGEİ’nin Hindistan’ı nerdeyse “polio’suz” ilanı hem samimiyetten uzak hem de polio’yu doğal bir hastalık vektöründen çıkartıp insan eliyle yaratılmış (İATROJENİK) bir hastalığa dönüştürmelerindeki rollerini minimize etme çabasından, ortadaki bariz suçlarını örtbas etme gayretinden başka bir şey değildir.

Önümüzdeki vahim tablo böyleyken yine, bu halk sağlığı “uzman”larının verdikleri rakamlara biraz daha yakından bakmak istediğimizde tablo daha da vahimleşiyor.

Oxford Journal’ın Clinical Infectious Diseases dergisine göre görülen vakalar bu bildirilenlerin çok üzerinde. Dergide şöyle deniyor:

“2005 yılında, ABD’nin küçük bir köyünde çocukların aşı-kaynaklı polio kaptıkları bildirildi. 70‘ten fazla vaka bildirimi de Nijerya‘da var. 2006’da, Hindistan Tıp Birliği İmmünizasyon altkomitesi’nin Polio Eradikasyon İnisiyatifi raporuna göre Hindistan’da 1600 aşı-kaynaklı polio görüldü. Burada dikkat çekilmesi gereken nokta, bildirilen bu vakaların, çoklu kereler OPV aşısının uygulandığı kitle aşılama kampanyaları esnasında bildirilmiş olmasıdır. 2008’de Pakistan’dan, çoklu kereler OPA aşısı uygulamasının yapıldığı kitle aşılama kampanyalarının devam ettiği tüm illerden pekçok polio vakası bildirimi alınmıştır.”

Yıllar geçtikçe rakamlar da giderek artıyor ve kısa süre önce yayımlanan bir makaleye göre aşıdan polio kapan çocukların sayısı artık epidemik boyutta.

Neetu Vashishi ve Jacob Puliyel’in Medical Journal of Medical Ethics (Tıp Etiği Dergisi)’nde yayımlanan makalelerinde şöyle deniyor:

“… Hindistan’da bir yıldır polio görülmezken, ‘non-polio akut flask paralizi’ (NPAFP) vakalarında korkunç bir artış gözlemlenmiştir. 2011’de bu rakamlara fazladan bir 47,500 yeni NPAFP vakası daha eklenmiştir. Klinik açıdan polio paralizisinden farksız, ancak 2 kat daha ölümcül olan NPAFP’nın insidansı, alınan oral polio aşı dozuyla doğrudan orantılıdır. Bu veriler polio sürveyans sisteminde kayıtlı olmasına rağmen konuyla ilgili hiçbir soruşturma yürütülmemiştir. Tıbbın ‘primum-non-nocere’ [öncelikle zarar vermeyeceksin] ilkesi çiğnenmiştir.

Aşıdan kaynaklanan polio vakalarıyla ilgili bildirimlerin sayısı bunca yüklüyken bir yerlerde birilerinin bu yıkımı durdurmaya çalışmasını beklersiniz ancak boşuna. Aşı programını durdurmak şöyle dursun, Bill Gates adlı “hayırsever” kişiliği bir dizginleyen çıkmadığı gibi dünya genelinde devletler dilediğini yapması için bu adama yeşil ışık yakmış gözüküyorlar.

Aşı-kaynaklı polio geçiren çocuklardan birçoğu hayatını kaybedecek. Bu polio eradikasyonu filan değil, düpedüz Hintli çocuk eradikasyonudur! Gayet net! Siz bir hastalığı eradike edeyim derken yerine bir başka hastalığı koyuyorsanız bu eradikasyon filan değildir. Hastalıksız, sağlıklı çocuklar görüyorsak ortada ancak eradikasyondan bahsedilebilir!

Hindistan’da yaşananlara bakarak insan Türkiye’de geçtiğimiz seneden beri uygulanan toplu ve çoklu OPA aşılamalarının gerçekte ne gibi olumsuz sonuçlar yarattığını merak ediyor. Türkiye’de acaba polio sürveyansı ne durumda, bilmiyoruz. Çünkü Sağlık Bakanlığı’nın kamuoyuna bu yönde bilgilerndirici hiçbir açıklaması yok!. 6 doz polio aşısının üzerine ek OPA aşılarını alan çocuklarda acaba bu adına polio değil de bambaşka bir ad, ‘flask (geçici) paralizi’ veya “non-polio akut flask paralizi” denilen ama polio’dan farksız olan kaç vaka var acaba?

 

“Mehtap”ın Aşılarla İmtihanı – Bölüm 2

“Mehtap”ın Aşılarla İmtihanı – Bölüm 2

Yazının 1. bölümüne ulaşmak için buraya tıklayınız.

b) Amerika’da, dünyada ve Türkiye’de işler nasıl yürüyor? (Conflict of Interest)

AMERİKA

Mehtap, kendisinin uzun yıllar Amerika’da bulunduğunu, hatta Greencard başvurusunda bulunduğunu belirtmişti bizlere. Amerika’da aşılarla ilgili yaşanan baskılara yönelik eleştiriler için de bizleri “orada işlerin nasıl yürüdüğünü bilmemekle” itham etmişti.

Hep birlikte bakalım, Amerika’da işler nasıl yürüyormuş?

Amerika’da aşılarla ilgili araştırma çalışmaları, aşıların güvenliği ve promosyonu ‘Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’ (CDC) dediğimiz devlet kurumunun sorumluluğunda. CDC, kendisine bağlı ACIP denilen aşı danışma kurulunun önerdiği aşıları Amerika’da ulusal çapta uygulanmak üzere aşı takvimine alıyor. Çoğu eyalette, CDC’nin önerdiği aşıları olmamış çocuklar kreş ve devlet okullarına alınmıyor.

CDC ‘nin aşılarını takvime almasıyla birlikte ilaç firmalarının önüne koca bir pazar açılmış ve hatta devlet de bizzat bu firmaların ürünlerinin pazarlayıcısı konumuna geçmiş oluyor. İlaç firmalarının dünya genelinde izlediği taktik aynı; sağlık bakanlıklarının pekçoğu ilaç firmalarıyla çıkar ilişkisi içinde olan “aşı danışma kurulu” üyeleri vasıtasıyla önerdiği yeni aşılar ulusal aşı takvimine alınıyor ve ülkenin çocuk-adölesan-yetişkin ve yaşlılar için oluşturulan takvimlerindeki aşılar tüm nüfusa uygulanıyor.

Dünya Sağlık Örgütü’nün 2013 raporuna göre:

  • aşıların global pazar payı 2000 yılında 5 milyar dolardan, 2013’te 24 milyar dolara ulaşmış durumda.
  • 2025 itibariyle global aşı pazarının 100 MİLYAR dolara ulaşması bekleniyor.
  • Şu anda geliştirilmekte olan 120’nin üzerinde yeni aşı var!
  • Bunlardan 60’ı Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için önem taşıyor.

Raporun bu verilerden çıkarımı,

a) aşıların ilaç endüstrisinin motoru haline gelmiş olduğu;

b) İlaç endüstrisi içinde aşıların statüsünün değişmiş olduğu;

c) Aşılar için yeni br iş modelinin ortaya çıkmakta olduğu.

Rapora göre yeni ve daha pahalı aşılar herzamankinden daha süratle piyasaya çıkıyor, aşı geliştirme işine herzamankinden çok daha fazla pay ayırıyor ilaç firmaları.

Dünya genelinde aşı pastasından en büyük payı alan firmalar şunlar:

Screenshot from 2014-01-27 19:47:57

2012’nin ilk yarısında en fazla gelir getiren aşıları görelim:

Screenshot from 2014-01-27 19:52:34

Screenshot from 2014-01-27 19:53:40

Gelişmekte olan ülkelerdeki yeni trend‘in aşı satışlarındaki etkisini incelemişler; daha aktif pazarlama sağlanan ülkeler arasında Türkiye‘nin adını görüyoruz ve bakın tam olarak ne deniyor bu raporda:

“Meksika, Brezilya, TÜRKİYE, Endonezya, Rusya, Çin ve Hindistan ‘çok uluslu şirketler’ [MNC] için en öncelikli konumdadır”!!!

Screenshot from 2014-01-27 20:04:34

[MNC – Multi National Companies]

Türkiye’nin de aralarında buunduğu bu ülkelerde yeni ve innovatif aşılar için geniş çaplı ruhsatlandırma çalışmalarına geçilmiş [yeni su çiçeği, meningokok ve pnömokok aşılarını hatırlayalım lütfen] ve bu ülkelerde ilaç sanayii satış gücü(!) ile çok uluslu şirket temsilcilerinin(!) varlığı arttırılmış, yani “pharma-benzeri modele’e geçilmiş!

Birleşmiş Milletlerin Pazarı UNICEF ve PAHO‘dan soruluyor ve son 10 yılda “spectacular” (muazzam) bir artış yaşandığından söz ediliyor. Ve tabii polio ve kızamık aşılarının ismi geçerken bu artışı sağlayan faktörler arasında kimi görüyoruz bizzat? Elbette elinde aşı enjektörüyle Bill Gates‘i!!

Screenshot from 2014-01-27 20:15:48

Bu noktada Mehtap’ın “aşı firmalarının tek müşterisi devletlerdir” savının yanlışlığını da, BM gibi devletlerüstü kuruluşların aşılama çalışmlarındaki mevcudiyetiyle göstermiş oluyoruz.

Amerika’da ve dünyada bu “iş” nasıl yürüyor, hakikaten Mehtap’ın iddia ettiği gibi ilaç firmaları aşılardan yatırım yapmayı gerektirmeyecek kadar az mı kar ediyor yine bu rapordan görelim:

Screenshot from 2014-01-27 20:23:12

Global ilaç pazarının sadece %2’sini oluşturuyor aşılar, ancak ilaç pazarında yılda %5-7‘lik bir artış görülürlen, aşılarda büyüme hızı yine “spectacular” boyutta: %10-15!

Ve yine, gebelikten başlayıp doğumdan itibaren tutulan aşı bombardımanıyla çocuklarda “spectacular” boyutta artış gösteren başka şeyler görüyoruz; kronik hastalıklar, otoimmün hastalıklar, otizm gibi. Aşılarla yarattıkları hayat boyu tedavi anlamına gelen bu hastalıklar için de elbette yine bu firmaların ilaçlarını kullanıyoruz. “Spectacular” bir iş planı bu hakikaten!

Peki ilaç endüstrisi apolejistliğine soyunan Mehtap ne diyordu bize, hatırlayalım?

“Asagidaki yorumunuzda, ilac firmalari ve kar oranlarindan bahsediyorsunuz. Ona buradan birsey demek istiyorum. Aslinda ilac firmalarinin asilardan hic de kar etmediklerini okuyunca sasiracaksiniz. Bu firmalar daha cok kalp rahatsizliklari, stres gibi ilaclardan zengin oluyorlar. Asi onlar icin en karsiz is. Cunku cok sıkı kontrolden gecmeleri, cok yuksek maliyetli calismalar yapmalari gerekiyor. En iyi musterileri, hatta tek musterileri de devletler. Devletler de pazarlik yaparak, cok ucuza aliyor bu asilari. Isin kotusu bu firmalarin “hayir asi uretmeyecegiz” deme sanslari da yok. Derlerse ellerinden lisanslari aliniyor. Acikcasi yillarca bu “kar” konusmalarina inanmistim ben de. Daha 4-5 ay once tesadufen arastirdim ve gercegi ogrendim. Bu firmalarin kar/zarar raporlari “public”dir. Bakabilirsiniz. Sadece grip asisi ilk ciktiginda kardan bahsedilebilir. Bir de su Prevnar asisini hic gozum tutmuyor. O da zaten yeni bir asi 🙂 Neyse bu da detayli bir konu. “

Mehtap’a DSÖ’nün bu raporunu iyice bir incelemesini öneriyoruz! Yasal kovuşturmaya uğramayacaklarını bildikleri, Amerikan hükümeti tarafından “unavoidably unsafe” kategorisine alınan aşılarının güvenliği için hakikaten ne kadar sıkı çalışmak zorunda kaldıklarını da yazının ilerleyen bölümlerindeki örneklerden göreceğiz.

Tekrar CDC’ye dönecek olursak, 2003’te Amerikan kongresi altkomisyonu 4 aylık bir inceleme yürütüyor ve CDC’nin aşı önerme örüntüsünde bir dizi problemin yanısıra, bu devlet kurumunun danışma kurulunda görevli kişiler ile ilaç endüstrisi arasında oldukça yakın ilişkiler saptıyor.

Aşı danışma kurulunda (ACIP) görevli kişiler ilaç firmaları ile ‘aşı patenti paylaşımı, aşı firmasında hissedar olma, araştırma için alınan ödemeler, aşı deneyi gözlemleme maksadıyla para alma ve çalıştıkları akademilere fon alma’ yoluyla ilişki içindeler.

Ve hatta CDC’nin bizzat aşı işinde olduğunu öğreniyoruz bu soruşturmadan. 1980’de meclisten geçen bir kanunla CDC’nin ilaç firmaları ve bir de üniversite ile aşı veya aşıyla ilgili ürünleri kapsayan tam 28 lisans anlaşması yaptığı, ayrıca devam etmekte olan 8 yeni aşı geliştirme çalışmasına katkıda bulunduğu anlaşılıyor.

CDC’nin SmithKline Beecham [şimdiki adı GSK] firması ile birlikte bizzat geliştirilmesinde rol oynadığı, 1999’da 12 kişilik danışma kurulundan 6‘sının bu firmayla çıkar ilişkisi varken onayladığı(!) ve 18 ay içinde 1.4 milyon kişiye vurulan “lyme disease” (kene ısığına bağlı bir otoimmün hastalık) aşısı 2002 şubatında firma tarafından geri çekiliyor! Firma bu karar için LYMERIX adlı aşının satışının yaptıkları yatırımı karşılamadığı(!) gerekçesini ileri sürüyor.

Peki soruyoruz, Amerika’da bugün 30 milyon kişi olarak açıklanan “lyme disease” hastalığını “önleyecek” bu hayat kurtaran aşıyı yeterince kar etmedikleri gerekçesiyle piyasadan çekmelerine CDC neden izin vermiş?! Halk sağlığı probleminden sayılmıyor mu bu? Hani firmalar öyle canları isteyince aşı üretmiyoruz diyemiyorlardı, halkın sağlığı için(!) çalışıyorlardı? Demek ki neymiş, sadece kar getireceği kesin(!) olan hastalıklar için aşı üretmeye bakılmalıymış!! Halk sağlığı da bir yere kadarmış!

Şimdi işin gerçeğine bakalım, GSK bu aşıyı tam olarak niye çekmiş piyasadan. CDC’nin “uzmanaşı danışma kurulunun, devletin Gıda ve İlaç Dairesi’nin (FDA) “güvenli” ve “etkili” olduğuna dair onay verip ruhsatlandırdığı, CDC ile ortaklaşa çıkarılan bu aşı, piyasaya çıkışından sadece 18 ay gibi bir süre geçmesine rağmen nasıl oluyorsa(!) 640 acil yatışı, 34 hayati tehlike oluşturan reaksiyon, 77 hastane yatışı, 198 sakatlık/özür ve 6 da ölüm bildiriminin gelmesine sebep olmuş VAERS’e! Hani CDC ve FDA’in oluşan aşı yan etkilerin sadece %1 ila %10′unun bildirildiğini ikrar ettiği aşı sonrası istenmeyen etki bildirim sistemi bu. Baktılar fazlasıyla insan öldürüyorlar bu “güvenli” aşılarıyla, olay daha fazla büyümeden çekiveriyorlar aşılarını piyasadan.

Raporda üstelik CDC’nin aşı danışma kurulu tarafından bu şekilde onaylanıp, daha sonra yarattığı sakatlık ve ölümlerden dolayı geri çekilen başka aşıların da olduğunu söylüyor. Bunlardan sanırım en iyi bilineni bebeklerde bağırsak düğümlenmesi ve ölüme yol açtığı gerekçesiyle toplatılan RotaShield aşısı, ki sonra gayet uygun bir şekilde, bizzat aşı danışma kurulu üyesi görevindeyken(!), patentini paylaştığı(!) aşının takvime alındığı Paul Offit‘in güzide rotavirüsü aşısı, RotaTeq Amerika ve global pazarda yerini alıyor.

1998’de Rotashield’e onay veren CDC aşı danışma kurulundaki 8 üyeden 4‘ünün bu aşının farklı versiyonlarını üreten ilaç firmalarıyla finansal bağlantısı var.

Bunlardan Paul Offit’in içinde bulunduğu çıkar çatışması (conflict of interest) daha bariz olamazdı herhalde!

Rotavirüsü aşısını ulusal takvime alan kurulun üyesi ve bir yandan da aşıyı geliştirmek için Merck’ten 350.000 dolar hibe almış, patentin ortağı ve bir de üzerine ülkeyi dolaşıp hekimlere aşıların nasıl zararsız olduğu konusunda eğitim veriyor!

Merck ayrıca, aşı konusunda aşırı üretken bir yazar olan Dr. Paul Offit’in “What Every Parent Should Know About Vaccines” (Aşılar Hakkında Her Ebeveynin Bilmesi Gerekenler) adındaki kitabını topluca satın alıp hem Amerika hem de yurtdışındaki doktorlara dağıtımını sağlıyor! Doktorlara giden kopyaya bir de mektup iliştiriyor Merck, “Merck Aşı Departmanı, ‘What Every Parent Should Know About Vaccines” adlı bu yeni kitabı size ulaştırmış olmaktan memnuniyet duyar.” diye. Mektupta ayrıca şöyle diyor Merck:

“Yazarlar kitabı anne-babaların aşılar hakkındaki çekincelerini ve sorularını yanıtlayacak ve bazen medyada aşılarla ilgili yer alan yanlış bilgileri çürütecek şekilde tasarlanmıştır.”

Yine Mehtap’tan gelsin: “Vay be!” Doktorlara bebeklerinin sağlığı ve güvenliği ile ilgili soracakları sorulara alacakları cevapları ilaç firmasına çalışan bir “doktor” hazırlayıp veriyor!

Kitabın liste fiyatı 14.95 dolar. Acaba kaç kopya satın aldı Merck bu PR kampanyaları için!

Kongre araştırması sırasında ayrıca danışma kurulunun başkanlığını yürüten hekimle ilgili de çıkar çatışması sözkonusu. Darthmouth Tıp Fakültesi’nde profesör, Dr. John Modlin, Merck’ün 26.000 dolarlık hissesinin sahibi.

2003’te Dr Modlin elindeki Merck hisselerini sattığını(!) ama kısa süre önce Merck’ün klinik aşı deneylerini denetlemek üzere kurulan bir komitenin başkanlığını kabul ettiğini(!) belirtiyor!

Mehtap da ne diyordu bize, “çok sıkı denetimlerden geçiyor bu firmalar”! Evet hakikaten, oldukça “sıkı-fıkı” gözüküyor denetimler.

Allah’tan Mehtap Amerika’da yaşamış da bize birinci elden(!) teminatlar veriyor, yoksa biz bu duyduklarımızı nasıl yorumlamamız gerektiğini bilemeyecek, komplo teorilerine inanacaktık!

Aşı Danışma Kurulu (ACIP)’in toplantı tutanakları inceleniyor ve bazı toplantılarda kurulun yarısının aşı üreticileriyle ilişkisi bulunduğu görülüyor.

Örneğin 2002’deki bir toplantıda kuruldaki 11 üyenin 4’ü Wyeth, GlaxoSmithKline, Merck, Pfizer, Aventis Pasteur ve Bayer’le çıkar ilişkisi beyanında bulunuyor! Bu 4 kişiden 2’si aşı araştırmaları/çalışmaları veya aşı deneyleri(!!) yürütüyor, 1 üye de aşı patentine ortak!

Aşılar hakkında karar alıcı merci, Türkiye’deki karar alıcıların ağzına baktığı CDC, nasıl oluyor da böylesi büyük ihlallere göz yumabiliyor? Aynı CDC’nin aşılarla otizm arasındaki bağlantının örtbas edilmesi için sipariş ettiği çalışmaları yürütenlerin de benzer menfaat ilişkileri bulunduğunu biliyoruz. Üstelik CDC kalkıp kendi onayladığı, takvime soktuğu ve mecburi tuttuğu bu “hayat kurtaran” aşıların bizzat otizme yol açtığını kabul ve ikrar edecek değil herhalde?! Suçu işleyen kişi aynı zamanda davadaki hakimse, bu mahkemeden adil bir karar çıkması beklenebilir mi?

“Aşıları biz onayladık takvime aldık, thimerosal’un (cıva) kümülatif etkisini hesaplamadık, otizm oranları bir jenerasyonda %6000 arttı, 5000’den fazla aile tazminat için kapıda bekliyor, şimdi Danimarka’ya, Kanada’ya, İngiltere’ye thimerosal’u araştıran çalışmalar sipariş ettik, baktıık baktıık bu kusurlu(!) sipariş çalışmalara, bir türlü kendimizi suçlu gösterecek kanıt bulamadık?!

Şaşılacak şey hakikaten?!

Ne diyordu Mehtap?

“Nitekim ne cdc’yi savundum ne de en guvenilir bilimsel kaynak olarak gosterdim. . . . Gene de cdc’nin, vaccinetruth.org, vaccinecouncil.org gibi sitelerle kiyaslanmasinin bile mumkun olmadigini dusunuyorum. “

Hakikaten, bu sitelerde yazan doktorların, anne-babaların ne aşı patentleri var, ne ilaç firmalarından hisse sahibi insanlardan oluşuyor. Bence de, “conflict of interest, “confirmation bias” ve bilimsel verilerin tarafsız incelenmesi bakımından kıyas kabul etmezler! Güzel bir tez konusu olur CDC’nin aşı politikalarındaki çıkar çatışmaları, hukuksuzluklar, veri/istatistik çarpıtma yoluyla bilimsel sahtekarlıklar… Amerika’yı gayet iyi bildiği iddiasındaki arkadaşlar bir çalışsın üzerinde bu konunun.

Çıkar çatışması dizisine diğer bir iki örnekle devam edelim…

CDC’nin bir önceki dönem başkanlığını yürütmüş olan Julie Gerberding, görevinden ayrılır ayrılmaz 2010’da MERCK aşı departmanının başına geçiyor.

Kim mi bu Merck? CDC’nin takvime aldığı 17(!) pediyatrik aşıdan 14‘ünü, yetişkinlere önerdiği 10 aşıdan 9‘unu üreten firma!

Bu arada anne-babalar, Amerikan hükümeti ‘ilaç firmaları tazminat ödemek zorunda kalmasınlar’ diye 1986’da yasal olarak “kaçınılmaz olarak güvenli olmayan tıbbi ilaç” kategorisine aldıktan hemen sonra exponantal hızda takvime eklenen bu aşıların gerekliliğini ve güvenliğini sorgularken, Merck’ün bir başka adamı, Offit, aşı danışma kurulundan çıkıp insanlara, endişeye mahal yok, vitaminlerden bile daha güvenlidir bu aşılar, aynı anda bebeğiniz 10.000’ini güvenle olabilir, siz neden bahsediyorsunuz, uzman biziz burada, bizi dinleyeceksiniz, öyle felsefi ret, dini ret filan da yok! diyor. Ne güzel “sistem” ama?!

Tabii bu arada yeni ilaç üretmekte sıkıntıya düşen ve önceki ilaçlarının patentleri de sonlanmakta olan ilaç firmaları canla başla çalışıp birbirinden nadide hastalıklar için ülkelerin ulusal takvimlerine eklenecek birbirinden güvenli(!) aşılar üretmeye ağırlık vermesinler de ne yapsınlar, değil mi? Bunlar da birer şirket sonuçta, kar oranlarını düşünmeleri lazım. Zaten bu aşı patentlerinin süresi ilaçlardaki gibi 20 seneyle de sınırlı değil, bir takvime alabildik mi onyıllarca rahatız demektir. Sadece Amerika’da yılda 4 milyon canlı doğum var, bir düşünün! Hem nasılsa öldürdükleri veya sakat bıraktıkları insanlar doğrudan şirketi dava da edemiyor, neredeyse tam “bağışıklık”ları var tazminat davalarına, hele ki pandemik aşılarda (H1N1/domuz gribi) olduğu gibi ‘mutlak koruma’ sağlamış devlet ve zaten Türkiye gibi bir ülkedeysen bırak tazminatı hiçbir şekilde ispat dahi edemiyorsun aşıdan öldüğünü, sakatlandığını… Ben olsam ben de üretirim bir aşı, hazır global çapta “esir” bir pazara sahipsin, beşikten mezara kadar aşılamazsak herkesi doz doz, büyük hata olur hakikaten. Bir de motif bulmalıyız bu çılgınlığa yalnız, adına “sürü bağışıklığı” der çıkarız işin içinden.

Kendisinden önceki pekçok örneği takip ederek devletten özel sektöre yatay geçişini yapan Gerberding’in karnesine biraz daha yakından bakalım.

2009’da Gerberding’in döneminde CDC’den H1N1 (domuz gribi) “pandemi”siyle ilgili oldukça abartılmış yanlış bilgilendirmeler geldiğine dünya kamuoyu şahit oldu [Mehtap hariç]. CDC, Amerika’daki herkesin bu yeni, yan etkileri test edilmemiş aşıyı olmasını istedi. CDC’nin Amerika’da görüldüğünü iddia ettiği domuz gribi vakalarından örnekler istendiğinde reddetti, bilgiye erişim olanağını engelledi. H1N1 aşılarının bugün artık Narkolepsi‘ye yol açtığı biliniyor; İrlanda, İsveç, Finladiya gibi ülkeler bu aşıları olmuş ve Narkolepsi geçirmiş çocuk ve gençlere tazminat ödemiş durumda.

Peki halkımız, 2009’dan beri mevsimsel grip aşılarının aynı H1N1 virüsünü ihtiva ettiğini biliyor mu? Tahminim, hayır! Amerikan CDC kurumu bu mevsimsel grip aşılarını gebeler ve 6 aylık bebekler de dahil olmak üzere tüm yaş gruplarına her sene alınmak kaydıyla öneriyor. Ve şimdi öğreniyoruz ki, bizim sağlık bakanlığımız da artık bu H1N1 ihtivalı mevsimsel grip aşılarını gebelere önermeye başlayacak.

CDC, Gerberding döneminde H1N1 aşıları dolayısıyla yaşanan düşüklerle ilgili verilere erişimi de engellerken, bir yandan da gebelerin toplumda aşıyı ilk olması gerekenler olduğunda ısrar ediyor. Oysa aşıların ürün bilgisinde aşının gebelerde güvenlik profilinin bilinmediği yazıyor! Ancak aşı uygulamaya giriyor ve aşılama sonrası 3.500’ten fazla düşük yaşanıyor.

Merck’ün şu anda kullanımda olan belki de en tehlikeli aşı GARDASIL‘e gelelim. Yalnız Amerika’da binlerce ağır nörolojik istenmeyen etki ve 100’e yakın da ölüm bildirimi var sicilinde. Oysa CDC ve FDA halen daha bu yan etkileri ciddiye almadan 9 yaşından itibaren kız VE erkek çocuklara önermeye devam ediyor bu aşıyı.

Gerberding’in Amerikan Kongresi’ne sunduğu 2004 tarihli ‘Prevention of Genital Human Papillomavirus Infection’ (İnsan Genital Papilloma Virüsü Enfeksiyonu) başlıklı raporu bu şaibeli aşının onay almasında önemli rol oynuyor. Tabii kendisinin bu çalışmaları gelecekteki işvereni Merck’e milyarlarca dolar karı garantilemiş oluyor.

Gerberding aynı zamanda aşılardaki thimerosal adlı cıva türevinin de yılmaz savunucularından. Cıvayla ilgili tartışmaların en yoğun olduğu kendi döneminde aşılar ve otizm arasındaki bağlantıyı ısrarla reddetmesiyle ünlü.

Belli ki Gerberding’in ajandasında aşı güvenliği üst sırada yer almıyor. Bu durumda Merck’ün de aşı departmanının başına neden kendisini tercih ettiği daha anlaşılır hale geliyordur herhalde.

Amerika’da sadece CDC ve FDA değil tabii endüstrinin yatağını ısıtan. Mehtap’ın bahsettiği şu “dağ gibi” bilimsel çalışmaların çoğu Sağlık Bakanlığına bağlı Ulusal Sağlık Enstitüsü‘nden [National Institutes of Health) çıkıyor. Sonra bakıyorsunuz, eski USE başkanı da ilaç firmasına kaçıveriyor.

Eski USE başkanı Elias Zerhouni şimdi Sanofi-Aventis‘in araştırma laboratuvarlarının müdürü.

Sanofi’nin websitesinden kendisinin ihtişamlı kariyeri hakkında bilgi alalım:

Cezayir asıllı hekim John Hopkins Üniversitesi’nde Radyoloji ve Biyomedikal Mühendislik profesörü ve üstdüzey danışmanlık hizmeti veriyor hastaneye. 2002-2008 arasında Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü’nde başkanlık görevini yürütmüş. 200 yayını var, 8 adet patent sahibi ve 5 ticari şirketin kurucusu. Dr Zerhouni, Bill and Melinda Gates Vakfı‘nın Global Sağlık Programı‘nın da yöneticilerinden.

Forbes Magazine dergisinde de belirtildiği gibi doktorumuz şaibe ve çıkar çatışması konularına hiç yabancı değil.

2003’te kendi yönetimi altındaken USE oldukça ağır suçlamalara maruz kalıyor; kurumun bünyesindeki yüzlerce bilimadamının ilaç ve sağlık endüstrisiyle finansal ilişkisi olduğu ortaya çıkıyor.

USE’nin 2004’te yayınladığı bir makaleye göre USE’deki kurallar ve denetim öylesine gevşek ki bünyesindeki 100’ün üzerinde bilimadamının endüstriyle bağlantılı çalışmaları için başvuruları onaylanmış.

Bunlardan birinde mesela, akademisyen bir bilimadamının finansal bağı olduğu bir terapi yönteminden bir kişi hayatını kaybetmiş.

Ancak Zerhouni tüm bunlara rağmen kongreyi, USE’de çalışanların dışarıya iş yapmalarını yasaklamamaları konusunda ikna etmeyi başarmış, çıkar çatışmasıyla ilgili kısıtlamalar sadece üst düzey yöntecilere uygun görülmüş.

Dünyanın en önde gelen araştırma merkezlerinden birinden bahsediyoruz burada. Hayati önem taşıyan konularda yapılacak tüm araştırma-geliştirme çalışmalarına fon sağlayan kuruluştan ve endüstriyle ensest ilişkisinden. Aşılar da dahil olmak üzere endüstrinin çıkarına ters düşecek “gerçek” bilimsel araştırmaların neden yapılmadığnı, doğruyu yapmak isteyen araştırmacıların neden fon alamadığını zannediyorsam daha iyi anlıyoruzdur artık.

Amerikan devleti ve ilaç sanayii arasındaki ilişkilere birkaç örnek daha:

Amerikan Kanser Cemiyeti (American Cancer Society), hem mamografi ekipmanı üreticileri hem de kanser ilacı üreten firmalarla yakın finansal ilişki içinde. Diğer çıkar çatışması yaratacak ilişkileri arasında pestisit, petrokimya, biyoteknoloji, kozmetik ve junk food endüstrileri ile bağlar ve aldıkları finansal destek sayılabilir. Bir dakika! Ürünleri kansere neden olan endüstirilerin ta kendisi değil mi bunlar?!

İlaç şirketleri ilaçlarını onaylatmak için FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi)’ne milyon dolarlık ödemelerde bulunuyor. FDA çalışanları elbette bu tip bir sıcak para akışının daha yüksek maaş anlamına geleceğinin ve kurumlarının bütçesinin yüzünün güleceğinin farkında. Yeri gelmişken, örneğin FDA’in bölüm şeflerinden Margaret Hamburg‘un önceki görevinin Amerika’nın en büyük amalgam dolgu üreticisi, Henry Schein, Inc olduğunu belirtelim.

Ne diyorduk bu tarz ilişkiler ağına Amerika’daki, ‘revolving-door policy’ mi? Devlet ve endüstri arasındaki koca bir döner kapı var. Mehtap daha iyi bilir tabii ancak şu araştırmadan FDA ve MONSANTO [hani Bill Gates’in de hissedarı olduğu] arasında fırıldak gibi dönen kapıya dair oldukça çarpıcı bilgilere ulaşabilir.

Kitle aşılama programlarının mimarisine baktığımızda tabii buradaki altyapının da bu tarz çıkar ilişkilerinden geçilmediğini görüyoruz, zira aşı konusunda karar alıcı konumdaki kişiler aynı zamanda hem aşıların promosyonundan hem de güvenlik kontrolünden sorumlu.

Aşı endüstrisi, Amerikan Pediyatri Akademisi (American Academy of Pediatrics / AAPS)’ın sponsorluğunda gerçekleştirilen konferanslar, bilimsel çalışmalara verilen fonlar ve tıbbi eğitim derslerine milyonlar yatırıyor. Hatta akademinin merkez binasının inşasında da esirgememişler yardımlarını.

Başkan Obama’nın ABD Ulusal Güvenlik Bakanlığı için adayı, devlete şarbon aşıları ve biyo-savunma araştırmaları için daha fazla para ayrılması yönünde lobi faaliyetlerinde bulunan bir ilaç firmasının başdanışmanlığı yapmış Dr. Tara O’Toole’dur mesela.

İlaç firmalarının Amerikan devleti ve bizzat tıp üzerindeki etkisini ve gücünü gösteren daha sayısız örnek var. Amerikan halkı da yavaş yavaş bu bilgilerden haberdar oluyor ve ilaç firmalarının son yıllarda gittikçe artan eleştirilere karşı özellikle internette bu denli büyük dezenformasyon, karalama kampanyalarına yönelmeleri, ismi cismi belirsiz birtakım tetikçilerin her forum alanında boy göstermeleri, Bill Gates’in aşı karşıtı grup tespitine yarayan programlar geliştirmesi boşuna değil elbet. Kaybedecek çok şeyleri var, ancak gerçeklerin ortaya çıkmasını henüz engelleyebilmiş değiller.

Amerika’da CDC, FDA, ACIP ve diğer sağlık kuruluşlarının menfaat ilişkilerini, konuyla ilgili yürürlükteki yasaların ne dediğini daha derinlemesine incelemek isteyenler şu kaynaktan faydalanabilirler.

İNGİLTERE

British Columbia Üniversitesi (UBC), Oftalmoloji Fakültesi, Görsel Bilimler, Deneysel Tıp ve Nörobilim dalında uzman Dr. Chris Shaw ve meslektaşı Dr. Lucija Tomljenovic, İnorganik Biyokimya Dergisi‘nde yayınladıkları bir makalede, devlette çalışan uzmanların aşılarla ilgili tehlikeleri uzun zamandır bildiklerini ortaya çıkarıyor. Yaptıkları incelemelerle, İngiltere’de sağlık bakanlığının aşı komisyonları ve ilaç endüstrisi bağları olan bağımsız tıp ‘uzmanları’nın katıldığı resmi toplantı kayıtlarından yola çıkarak 30 yıllık bir skandalı ortaya çıkarmış oluyorlar.

Bilgiye Erişim Özgürlüğü Yasası kapsamında CDC’den aşıların tehlikeleri ile ilgili bildiklerini ortaya çıkarmak üzere bilgi talep edilmiş bu otizmli evlat sahibi hekim baba tarafından ve kanunen CDC’nin 20 gün içerisinde istenen bilgileri sunması gerekirken talebi yerine getirmemişler ve aradan yaklaşık 7 yıl geçtikten sonra hakim kararıyla CDC 30 Eylül 2011’de talep edilen belgeleri vermek zorunda kalmış. Burada sözü edilen çalışmada da işte bu belgelerden faydalanılmış.

Makale oldukça geniş yankı uyandırıyor dünyada. Hatta BC Üniversitesi konuyla ilgili daha fazla eleştirel düşünebilmesi ve konunun tartışılabilmesi için aşı güvenliği ile ilgili sempozyum düzenliyor. Ancak bu girişime tepki pek hoş olmuyor, üniversite profesörlerinden bir kısmı böyle bir toplantı düzenlenmiş olmasından bile rahatsız oluyor. Aşılara karşı herhangi bir muhalif sese dahi tahammüsüzlük ve çıkacak sesleri bastırma girişimi, aşıların potansiyel tehlikelerini değerlendirmeye alacak kadar dahi açık fikirli olmama ne denli tutucu ve bağnaz bir camiada bilimsel gerçeklere el yordamıyla ulaşmaya çalıştığımızı gösteriyor aslında. Makale yazarlarının araştırmalarının büyük bölümü doğrudan ilaç firmaları sponsorluğunda yürütülmüş çalışmalara dayanıyor. Artık uyanmamız ve gözümüzün önündeki birtakım bağlantıları yapabilmemiz lazım. İşte hakemli dergide yayınlanmış bu makaleden bir alıntı:

Salt “resmi” aşılama programına riayet etsinler diye ebeveynlerden kasıtlı olarak bilgi saklanması, mesleki ahlak kurallarına aykırı davranma veyahut da görevi kötüye kullanma olarak düşünülebilir. İngiltere Sağlık Bakanlığı ve Aşı ve Bağışıklama Ortak Komitesi‘nden elde edilen resmi belgeler, İngiliz sağlık yetkililerinin salt ulusal aşı programını korumak maksadıyla son 30 yıldır bu tip faaliyetlerde bulunduğunu gösteriyor(1).

Bu belgeler aşıların işe yaramadığını ve korusun diye uygulandığı hastalığa bizzat yol açtığını gösteriyor. Bunun yanısıra, devlette çalışan ‘uzman’ların bilgi gizlemeye yönelik faaliyetleri bilimsel sahtecilik kapsamına giriyor. 45 sayfadan oluşan makale 2011 yılında yayınlanıyor ve BSEM bilim konferansında sunumu yapılıyor(2). Bu belgelerde İngiltere’de uygulanan tekli kızamık aşısının yol açtığı SSPE vakalarının devlet tarafından nasıl örtbas edilmeye çalışıldığı anlatılıyor.

Burada sizlere JCVI‘nın (Aşı ve Bağışıklama Ortak Komitesi‘nin) aşıların ağır yan etkileri ve kontraendikasyonlarını gösteren son derece önemli verileri, “sürü bağışıklığı” (toplum bağışıklığı) denilen, ancak ileride açıklanacağı üzere genel yerleşik kanının aksine sağlam bilimsel delillere dayanmayan bir konsept için elzem gördükleri genel aşılanma oranlarına ulaşmak adına gerek anne-babalardan gerekse de sağlık çalışanlarından rutin şekilde gizleme çabalarını ortaya koyan belgeleri göstermek istiyorum. JCVI ve Sağlık Bakanlığı’nın teşvik ettiği bu aşılama politikası sonucu pekçok çocuk, ebeveynlerine, JCVI’nın tamamen bilgisi dahilinde olduğu anlaşılan aşıların kanıtlanmış ağır yan etkilerine dair herhangi bir bilgilendirme yapılmadan aşılanmıştır. Buradan ayrıca anlaşılıyor ki, bu bilgilerin gizlenmesi ile JCVI/SB, aşılanma konusunda bireylerin aydınlatılmış rıza hakkını yok saymıştır. Bunu yaparak, JCVI/Sağlık Bakanlığı aynı zamanda Uluslararası Tıp Etiği Kuralları’nı da çiğnemiştir. – Dr. Lucija Tomljenovic (1)

Dr. Tomljenovic sunumunda ayrıca devletin oluşturduğu bu komitede görev alan üyelerle aşı üreten ilaç firmaları arasındaki bağlantılara dair kanıtlara yer veriyor.

JCVI toplantılarının transkripteri (deşifre metinleri) ayrıca bazı komite üyelerinin ilaç firmaları ile derin ilişki içinde olduğunu ve JCVI’nın sıklıkla aşılama hız ve oranlarını arttırmak üzere üreticilerle birlikte strateji geliştirdiklerini ortaya koyuyor. Bu tip şaibeli konuların tartışıldığı toplantıların kamuoyuna duyurulmaması kaydıyla yapıldığı, toplantı tutanaklarına ancak daha sonra Bilgiye Erişim Özgürlüğü Yasası kapsamında erişilebilmesinden anlaşılıyor. Bu toplantılar ele geçirilen transkriptlerde “gizli ticaret” olarak işaretlenmiş ve metinden birtakım bilgilerin (katılımcıların isimlerinin) silinmiş olması da ortada açık ve çok rahatsızlık verici bir şeffalık sorunu olduğunu gösteriyor. – Dr. Lucija Tomljenovic (1)

Belgelerde ayrıca aşılamaya karşı güçlü kanıtlar ortaya konulduğunda bunların Aşı ve Bağışıklama Ortak Komitesi’nce tamamen göz ardı edildiğini gösteriyor. Dahası komite sürekli olarak bağımsız araştırmaları değerlendirme dışı bırakıp aşılarla ilgili endişeri önemsiz diyerek değerlendirmeye almazken, diğer yandan da aşıların faydalarını şişirdikçe şişiriyor. Ruhsatı nasıl olsa verilir diyerek güvenlik ve etkinliği soru işaretleri taşıyan bir aşının rutin çocuk aşıları programına ne şekilde yerleştireceğine dair oturup plan yapıyorlar. Tüm bunlar JCVI’nın kendi iş ahlakı tüzüğüne aykırı şekilde yapılıyor.

Alternatif medya kaynakları aşılar ve potansiyel tehlikeleri konusunda farkındalık yaratmaya devam ediyorlar. Düzenin bu sorunlu koşullarına rağmen, çok çeşitli kaynaklardan bilginin tamamına yönelik araştırma yürüten tüm biliminsanlarına teşekkür borcumuz var. Bu hekimler ve araştırmacılar sayesinde aşılarla ilgili gerçekler tüm dünyaya yayılmaya devam ediyor.

TÜRKİYE

Peki bizim ülkemizde aşılarla ilgili ‘uzman’larımız ne tür çalışmalar yapıyor, tüm gelişmiş ülkelerde bulunan aşı danışma kurulundan bizde de var mı diye de merak etmiş olabilirsiniz. Evet var, Sağlık Bakanlığı bünyesinde 28 Ekim 2005 tarihinde kurulmuş ve o günden bu yana da düzenli olarak 2 senede bir İstanbul ve Ankara’da Ulusal Aşı Sempozyumları düzenleyen bir Aşı Çalışma Grubu var Türkiye’de. En son sempozyum 25-29 Eylül 2013 tarihleri arasında Sheraton Hotel & Convention Center’da yapıldı. Bu sempozyumlarda ise sunumları ağırlıklı olarak dünya devi İlaç/aşı firmaları yapıyor?!

Peki kimler yer alıyor bu grupta, ilaç firmaları ile herhangi bir bağlantıları var mı diye merak ediyoruz? Kendi açıklamalarına göre bu grupta konusunda uzman profesörler, doktorlar ve eczacılar var. Peki ama aralarında dünya devi ilaç ve aşı firmalarının temsilcilerinin tam olarak ne işi var? İngiltere ve Amerika başta olmak üzere FDA, CDC ve Dünya Sağlık Örgütü’nde dahi ayyuka çıkmış, devlet bürokrasisi ve ilaç endüstrisi arasındaki maddi çıkar ilişkisi, tıp etiğine aykırı uygulamalarda bulunan kamu sağlığı yetkililerinin bizde de bir karşılığı var mıdır acaba? Hangi aşıların ulusal aşı takvimine alınacağına ülkemizde karar veren bu kurulun üyelerinin ilaç firmaları ile herhangi bir maddi ilişki içinde olup olmadıklarını, katıldıkları toplantılardan herhangi bir konuşma üzreti alıp almadıkları, bilimsel araştırmalarının yine bu firmalar tarafından maddi olarak desteklenip desteklenmediğini en kısa zamanda resmi olarak açıklamaları gerekir.

Türkiye aşı çalışma kurulu üyelerinin listesini buradan görebilirsiniz. Ancak tanıtımlarında vurgu yapmamış olmalarına rağmen, 18 kişilik grupta görev yapan(!) tam 6 ilaç firması temsilcisi var:

  1. Dr. Tamer PEHLİVAN – Sanofi Pasteur Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesi Tıp Direktörü – Hacettepe Üniversitesi mezunu
  2. Dr. Hamza ÖZDEMİR – Merck Sharp Dohme İlaçları Ltd. Şti. Aşılardan Sorumlu Medikal Müdür – Daha önce görev yaptığı yerler Keymen İlaç ve Sağlık Bakanlığı – Hacettepe Üniversitesi mezunu
  3. Ümit Yusuf KARAGÖZ – GlaxoSmithKline, Pazarlama Müdürü
  4. Egemen Özbilgili – Pfizer İlaçları Ltd.Şti. [Burada belirtilmemiş ancak kendisi Genel Cerrahi Uzmanı; aşılarla ilgili ne tür bir katkısı oluyor acaba bu kurulda?!]
  5. Serdar Altınel – Novartis Sağlık, Gıda ve Tarım Ürünleri San. ve Tic. A.Ş. Aşılardan Sorumlu Medikal Müdür
  6. Ecz. Duygu Yılmaz – Keymen İlaç Sanayi ve Ticaret Ltd.Şti. Pazarlama Müdürü

 

 

Screenshot from 2014-01-28 09:41:03

 

 

 

Screenshot from 2014-01-28 09:21:41

 

 

 

 

 

 

 

 

Screenshot from 2014-01-28 09:24:29Screenshot from 2014-01-28 09:35:39

DSÖ’nün raporunda belirtildiği üzere, aşı firmaları için en önemli pazar alanlarından biri olarak kendini gösteren ülkelerden Türkiye’de, hangi aşıların takvime alınacağına karar veren kurulun üyeleri arasında çok uluslu şirket temsilcilerin pazarlama kollarının nasıl aktif rol oynadığı açık. Sağlık Bakanlığımız ve bu komisyonun koordinatörü Prof. Dr. Mehmet Ceyhan bu konuda nasıl bir açıklama yapmak isterler acaba?

 

 

 

 

 

 

 

Screenshot from 2014-01-28 09:41:03