Düşük gelirli, az gelişmiş, nüfusu kronik hastalık şampiyonu, çocukları malnutrisyolu, etnik bakımdan nüfusu oldukça homojen bir yapılanma gösteren küçük ada devleti Samoa’dayız.
Tam manasıyla bir kaşık suda koparılan global fırtınanın tozu dumanı henüz yeni duruluyor ve biz sizlere medyanın büyük bir çabayla sansürlediği asıl gerçekleri aktarmaya hazırlanıyorken, sahnelenen bu ödüllük performansın asıl sebebi kendini 14 Aralık 2019 tarihi itibariyle belli etmiş bulunuyor.
2020 itibariyle global çapta geçilmesi planlanan Yeni Sağlık Düzeni’nin (Orwelce bilenlerimiz bunun asıl okunuşuna vakıflar) fişeği bu minicik kukla devletçikten ateşlenmiş ve bu PROVA ile globalistler büyük başarıya imza atmış durumda.
Aynı imza Türkiye Cumhuriyeti’nde bakalım kaç tarihinde atılacak, hep birlikte göreceğiz.
İşte 2 haftadır pompalanan “Katil Kızamık Salgını”, “halkın sağlığını korumak” adına ilan edilen olağanüstü haller, sokağa çıkma yasakları, resmi kurumlardan sosyal medyada paylaşıma yasak konulması çağrıları, yapılan yanlışları dile getirip o adada hayat kurtaran tek şeyi yapmakta olanları hapse atmalar, şeytanlaştırılan “aşı-karşıtlığı”nın meyveleri…
Samoa Sağlık Bakanlığı geçirdiği yeni kanunla kendine özel güçler kazandırıyor (aklı veren kimdi acaba?), dilediği zaman dilediği kişiyi tıbbi muayeneden geçirme, enfeksiyonel hastalığı olmadığı belirlene kadar kişileri karantinada tutma hakkını kendine kazandırıyor.
Karşı çıkanlar günlük 200 Amerikan doları cezaya çarptırılıyor, tutuklanıp hastaneye veya karantina alanına tıkıştırılma hakkı kolluk kuvvetlerine tanınıyor.
Bunlar dışında, ‘enfeksiyonel hastalıklar bağlamında suç(!) teşkil eden davranışlar’ için ayrıca cezalar da uygulanabiliyormuş. İstediğimiz gibi yorumlayabiliyoruz malum bu ucu açık, muğlak ifadeleri. Mesela sosyal medyada aşıdan sonra ölen veya sakat kalan çocuğunun acısını paylaşmak “suç” olabilir, yahut arkadaşlar A vitamini, C vitamini hastalığın şiddetini azaltıyor derseniz, patentlenemedikleri için tü kaka olması gereken bu doğal (Orwelcesi “tehlikeli”!) çarelerle halkı gerçek zehirlerden (pardon, ilaçlardan) mahrum bırakmaya çalıştığınız iddiası ile ‘halk düşmanı numero uno’ ilan edilebilirsiniz.
Başımızı kuma gömüp yaşamıyorduysak, bu yasalar bize epey tanıdık gelmeli? 2001 İkiz Kuleler Saldırılarının hemen ardından geçirilen ve aylar öncesinden hazırlandığı bilinen Ulusal Güvenlik ve Terörle Müccadele Yasaları kapsamında ABD’de çoktan yürürlüğe girmiş yasa içerikleri bunlar. Şimdi bu yasaları ‘virüs gibi yayma’, diğer ülkelere ve esasen tüm dünyaya bulaştırma zamanı.
Düğmeye basıldı. Ya akıllanır, aynı oyun Türkiye’de sergilendiğinde (şu anda olanlar tam olarak budur!) örüntüyü tanır ve karşı çıkarız, ya da evlerin kapısı işaretlenip zorla aşı uygulanacak dendiğinde ‘iyi vatandaş’ olup uslu uslu kolları sıvarız.
Kim ilgileniyor, kim okuyor, kimin umurunda bilmiyoruz. Ancak biz herzamanki gibi gerçekleri yine de belgelemeye devam ediyoruz.
Buyrun başlayalım.
MMR (KKK) Aşılamasının Samoa’daki Tarihçesi ve Güven Kaybı:
1990 – 2004 yılları arasında 1 yaşındaki Samoalı çocukların MMR (KKK – kızamık-kabakulaK-kızamıkçık) ile aşılanma oranlarını gördüğümüz tabloda 2002 ve 2003 yıllarda çocukların %99‘unun aşılanmış olmasına rağmen 2003 Haziran’ında Samoa büyük bir kızamıkçık salgını görüyor ve 3 çocuk hayatını kaybediyor. Büyük güven kaybı yaşayan MMR aşılamasının kapsayıcılığı ertesi sene %25‘e düşüyor. Dönemin gazeteleri Samoa hükümeti’nin kızamıkçık aşılamasını eline yüzüne bulaştırdığı yönünde haberler yapıyor. Haberin detaylarında maalesef o dönem sağlık bakanlığının MMR canlı virüs aşısını gebelere de önermekte olduğu anlaşılıyor. DSÖ‘nün 2003’te Pasifik Bölgesi’nde kızamığı bitirmek istiyoruz çağrısı uyarınca çocuklara 2 doz olarak uygulanmaya başlanan MMR/KKK aşısı %99’luk oranlarda uygulandığında belli ki ortaya ağır yan etkiler de çıkıyor, zira sağlık bakanlığı gazetenin haberine göre MMR aşısının yan etkileri olduğu yönünde kamuoyuna açıklama yapma gereği duyuyor. İhmaller birden fazla, halk kızgın. Aşılara güven dipte…
Bill Gates’in 10 sene süren Polio erasikasyon kampanyası, yanında yine Merck’ün Gardasil aşısı deneyleri gibi sebeplerden Hindistan’la yakın münasebeti biliniyor. Vergiden muaf vakfı Bill & Melinda Gates, özellikle dünyanın gelişmemiş veya az gelişmiş bölgelerinde aşı çalışmalarına GAVI ile birlikte yoğun destek veriyor.
Hintli Serum Institute of India firmasının sahipleri ve Bill Gates İşbirliği – 2012
2012 – Hayırsever Bill Gates’i, Hindistan’da ucuz aşı üreterek DSÖ, UNICEF, GAVI gibi kuruluşlara dozu 50 cent‘e satan Serum Institute of India firmasının sahibi iki doktor kardeşe İsviçre’de aynen şu sözlerle iltifatta ve teşekkürde bulunurken görüyoruz: “Bu ‘Aşı Kahramanları’ olağanüstü, mitolojik karakterler hakikaten.”
Oysa hemen bir sene öncesinde, 2011’de, 10 senelik Gates destekli yoğun polio eradikasyon programı ardından sonunda ülkenin polio’dan temizlendiğini ilan ettikleri yılda, ahlak sahibi doktorlar Hindistan’da sadece 2011’de aşılama yüzünden fazladan47.500 non-polio akut flask paralizi gelişmiş olduğunu, bu vakaların doğal polio enfeksiyonundan 2 kat ölümcül seyrettiğini ve çocuk sakatlayıp öldüren bu programa 10 senede 8 milyar Amerikan doları harcanmış olduğunu, bu paranın insanların yaşam koşullarını iyileştirmeye çalışmak, sanitasyon çalışmalarına yatırım yaparak polio için kalıcı çözümler oluşturmak yerine aşıyla geçici “Pirüs Zaferi” kazanılmış olmasının sevinilecek ve ahlaki açıdan da doğru bir tarafının olmadığını ifade ediyor.
Dünyanın gelişmemiş ve az gelişmiş yörelerinde (TR dahil) herhangi bir salgın durumunda DSÖ bu firmanın ucuz tekli kızamık yahut kızamık-kızamıkçık (MR) aşılarını vurdurtuyor. 2019 sonunda Türkiye’de başlatılmış olan kızamık aşısı kampanyalarında kullanılan aşılar bu firmaya ait olup, bugün salgın var denilen Samoa ve Kongo gibi ülkelerde kullanılan karma MMR (KKK) aşısı da yine bu firmaya ait.
Samoalı tıp camiasının kızamıkçıktan insan öldürmeyi nasıl başarabildikleri kesinlikle muamma, fakat kızamıkçığa atfedilen ölümlerin bizzat aşı komplikasyonu olma olasılığı elbette çok yüksek. Halkın bir sonraki sene verdiği tepki de asıl suçluyu işaret ediyor gibi bizlere.
–2018 Temmuz, MMR Aşılamasına Bağlı Ölümler–
Samoa’da 1 yaş aşılarını olmak üzere hastaneye gelen iki bebek, Serum Institute of India‘nın karma MMR (kızamık-kabakulak-kızamıkçık) aşısını olduktan dakikalar sonra ölüyor.
İlk bebeğin ölümüne şahit olan diğer anne, çocuğuna aşıyı yaptırmak istemiyor, fakat hemşire ısrarcı olarak annenin itirazına rağmen aşıyı yapıyor ve 2. bebek de aynı dakika içinde hayatını yitiriyor.
1 yaş MMR/KKK aşılaması ardından dakiaklar içinde hayatını kaybeden Samoalı bebekler.
Aşılar firma tarafından sağlanan özel kitler halinde gelmesine rağmen bu kıdemli hemşirenin bir şekilde, aşıyı seyreltmek için kullanması gereken safsu yerine tarihi geçmiş bir kas gevşeticisi ilaç kullandığı, çocukların MMR aşısı yüzünden değil, bu hatalı uygulama yüzünden öldüğüne hükmedilip 2 Ağustos 2019’da hastanedeki 2 hemşireye 5 yıl hapis cezası veriliyor.
Bu kıdemli hemşirelerin, aşıyı safsu ile sulandırdıktan sonra çalkalayıp renk değişimini gözlemledikten sonra uygulaması gerekiyor. Aşıyı bambaşka bir ilaçla karıştırmış olduklarını nasıl anlayamadıkları anlaşılır gibi olmasa da, bildiğimiz tek şey varsa o da, sözkonusu olan aşıysa, kusurun hiçbir zaman onda olmayacağı.
Bu olay büyük haber oluyor, başbakan ülkedeki tüm MMR aşılarını toplatıyor ve soruşturma açıyor.
Başbakan yayınladığı taziye mesajında ailelere başsağlığı dilerken, torununun da çok eskiden bu aşıdan sonra benzer bir deneyim yaşadığını, ölümden döndüğünü, sağlığına kavuşmuş olsa da bu olaydan sonra konuşma yetisini yitirdiğinisöylüyor.
MMR-Otizmskandalının kırmızı çizgilerinden (ya da bizim hekimlerimizin anlayacağı dilden söyleyecek olursak ‘Wakefield Vakası’ndan) belli ki haberdar olmayan Samoa başbakanı, bir de görevini yapıp MMR aşılamasını askıya alınca bu haritada nokta kadar dahi yer kaplamayan minik ada devleti kendi kendini ‘kırmızı bayrak’la işaretlemiş oluyor.
Bunu nereden mi anlıyoruz?
1 Nisan 2019‘da koskoca DSÖ’nün yeni Pasifik Bölge Müdürü kalkıp, bu hala MMR aşılamasını askıda tutan(!) minik ada devletini şahsen ziyarete geliyor ve ısrarla “salgınların görülebileceğini”, “bölgesinde Filipinler, Tayvan, Yeni Zelanda’da kızamık vakaları olduğunu”, “bunun nasıl da bulaşıcı bir virüs olduğunu”, “mutlaka aşılamaya geçilmesi gerektiğini” söylüyor [linkte en alttaki videoyu izleyiniz]. Yani esasında, Modern Tıp Dini’ne imanın şartlarından olan “Kutsal Su enjekte etme seromonisi”ni uygulamadan kaldırarak Tıbbın Vatikan’ının (DSÖ) radarına girmiş bu mini mini ülke, Papa’nın görevlendirdiği Başpikopos’un şahsi ziyareti ile işlemekte oldukları bu küfrün cezasının ağır olabileceği mesajı verilerek açıkça tekrar “dine davet” edilmiş oluyor. Bakan da karşılık olarak aşılarla ilgili herhangi bir problemin olmadığını, bunun insan hatası olduğunu, hastanelerde (niyeyse?) aşıların saklandığı buzdolaplarının yenilenip çoğaltılacağını ve aşılamaya yeniden başlanacağını söylüyor.
Sonuçta oldukça sıcak tropikal bir adada, 2-8 santigrat derecede tutulması şart aşılar bunlar. Hele daha uzun süre muhafaza edileceklerse derin dondurucuda tutulmaları gerek. Elektrik kesintisi hiç oluyor mudur adada? Elektrik kesintisi durumunda jeneratörleri var mıdır anında devreye girecek? Bunlar hep, sorulması gereken sorular.
DSÖ Bölge Direktörü Dr Takeshi Kasai, Sa’anapu Sağlık Kliniğ’nden kadın komitesi ile birlikte görülüyor
Dr. Kasai’nin açıklaması:
15 Nisan 2019‘da Samoa devleti yeniden MMR aşılamasını başlatıyor. Halk fazla ilgi göstermiyor. O (kibarcası) “uyduruk” Hint aşılarını vurdurmayız çocuğumuza diyorlar. Haziran 2019 – Aslen Samoalı olan ve Avustralya’nın ünlü bir Amerikan Futbolu oyuncusuyla evli olup çocuklarını aşılatmayı tercih etmediği için Pharma ve emrindeki medyanın hışmına uğrayan Taylor Winterstein, ABD’de Monsanto’yu mahkemede dize getirmiş, ICAN derneği kurucusu ve Vaxxed prodüktörü Del Bigtree ile birlikte 2018 yılından bu yana Amerikan Sağlık Bakanlığı ve FDA’e üst üste davalar açıp soru önergeleri vererek özellikle MMR (KKK) aşısının ruhsatlandırma sürecindeki büyük çarpıklıkları ortaya çıkaran ve yeni ve daha büyük davalar için hazırlık aşamasında olan Robert F. Kennedy ile biraraya geliyor.
Ağustos 2019 – İki hemşireye adam öldürme suçundan 5’er yıl hapis cezası veriliyor.
Samoa’da bu noktada 1 senedir kızamık aşılaması düşük seyretmesine rağmen henüz vaka bildirimi yok, ancak gazeteler yaz boyunca ‘salgının kapıda olduğu’ tamtamlarını çalmaya devam ediyor.
Minvalde büyük Polinezya nüfusuna sahip Yeni Zelanda’da herzamanki gibi kızamık vakaları görülmeye devam ediliyor. Kızamık Yeni Zelanda’dan ‘elimine edildi’ diye ilan edilmiş olsa da ‘epizodik’ olarak vakalar hep görülmekte. Büyük Samoalı popülasyonuyla Auckland’ın bir kentinde kızamık vakaları Temmuz ayında yoğunlaşıveriyor. Kentin hastanesine ayağı kırıldığı için giden gençler bile orada kızamık kaparak hasta düşüyorlar. Sorun neden sonra anlaşılıyor, hastanenin oda havalandırma sistemleri negatif basınca değiştirilmediği için hastane salgın alanına dönüşüyor. Vakaların büyük bölümü Samoalı (Polinezyalı) çocuklarda ve ne gariptir ki bu etnik grup fakirliklerinden ötürü devletin özellikle en yoğun aşıladığı (%98.7’si aşılı) grup. İlginç. Ve bir diğer ilginç nokta, Yeni Zelanda’daki kızamık vakalarında hiç can kaybı olmamış olması.
Samoa’nın aksine, Yeni Zelanda’da kızamık şüpheli her vaka test ediliyor, PCR ile genotipine bakılıyor. Auckland’daki salgında doktorların kızamık zannettiği 6385 vakanın yalnız %23.5‘inin hakikaten kızamık olması ise hayli ilginç.
Bu noktada aklımıza gelen sorular:
1. Doktorların kızamık teşhisinde bu oranda yanılmaları alarm verici değil midir? Kızamık salgını var dendiğinde, PCR testi ile teyit olmayan durumlarda bu bildirime ne kadar güvenilebilir? 2. 6385 şüpheli vakadan 4885’i kızamık değilse, peki ya nedir? 3. Genotiplemede geçirilen enfeksiyonun ‘aşı tipi virüse bağlı’ olduğu anlaşıldığında bu vakalar ‘kızamık’ kategorisinde mi gösterilmektedir, yoksa “kızamık değildir” denilen vakaların bir bölümünü bizzat aşıdan kızamık kapanlar mı oluşturmaktadır? 4. Yeni Zelanda’da kızamık teşhisinde bunca büyük olan yanılma payı, acaba Samoa adası için nasıldır? Samoda’daki vakalardan PCR ile test edilen var mıdır?
Yeni Zelanda’nın Auckland bölgesinde test edilmiş kızamık şüpheli vakalardan büyük kısmı kızamık çıkmıyor.
Bir gazete haberinde kızamıklı birinin uçakla Yeni Zelanda’dan Samoa’ya uçtuğu yönünde bir bildirim haricinde bilgiye ulaşamasak da, genel kanaat Samoda’ki salgının Yeni Zelanda’daki yaşayan Samolalıların (Polinezya komünitesi) adaya uğraması ile buradan aktarıldığı yönünde.
Olayların bundan sonraki zamansal sıraması şöyle gelişiyor:
30 Eylül Pzt günü Samoa’daki 28 kızamık şüpheli bireyden alınan örnekler test ve teyit için Avustralya’ya gönderiliyor. Haftasonuna kadar test edilen 12 örneğin yalnızca 4‘ünün (1 erişkin, 3 de çocuk) kızamık olduğu bildirimi geliyor. Bu vakaların hepsi tedavi edilip sapasağlam taburcu ediliyor.
1 Ekim Salı – UNICEF kızamık salgının geleceğinden o kadar emin ki, hemen ertesi gün Samoa, Fiji ve Tonga Krallığı‘na 115.000’er aşı ve yeteri kadar da A vitamini gönderiyor. KAYNAK
2 Ekim Çarşamba – Samoa test için şüpheli 8 numuneyi daha gönderiyor. 16 Ekim itibariyle (2 hafta sonra) alınan sonuçlar da 3 vakayı kızamık olarak doğruluyor. Bu 3 vakanın 2’si 5 yaş tında çocuk, biri ise 22 yaşında erişkin.
Bunların da hepsi tedavi edilip sağ salim taburcu ediliyor.
16 Ekim itibariyle doğrulanmış toplam 7 kızamık vakası var Samoa’nın, can kaybı yok. Aynı gün Samoa, 7 kızamık vakası sebebiyle ülkede kızamık salgını olduğunu ilan ediyor. Ülke yalnız 1 ay içinde, 15 Kasım‘da Olağanüstü Hal ilan edinceye kadar neler yaşanmış ona da bakacağız.
BASIN TONGA’YA NİYE DOKUNMUYOR? Minvalde, 1 Ekim Salı itibariyle civar adalar, Tonga ve Fiji’ye de UNICEF tarafından MR (Setum Institute of India’nın kızamık-kızamıkçık) aşıları gönderildiğini söylemişltik.
Yeni Zelanda’ya maça giden lise Amerikan futbolu takımından bir gencin kızamıkla Tonga’ya dönmesi, daha sonra diğer 12 gencin de Tonga’da kızamık geliştirmesi üzerine Tonga’da bu çocuklar çocuklar karantinaya alınıyor, temaslılar aşılanıyor ve ilkokulu da tatil edilip bulaşı önleyici tedbirler alınıyor. Gayet güzel. UNICEF bunu nasıl öngördüyse, zaten 1 Ekim tarihi itibariyle bu adaya da 12.000 kızamık aşısı, 1500 kapsül de A vitamini yollamış bulunuyor. Daha da soğuk zincir için iki buzdolabı ile ekstradan 6.000 doz aşı daha yollayacağız diyor.
Her şey kontrol altındayken birden ikinci bir dalgayla kızamığın bu defa adadaki bütün köylerde ortaya çıktığı haberi geliyor. Vurulan canlı virüs aşılarının 1 hafta ila 14 gün arasında bulaşıcı kızamık enfeksiyonu oluşturabileceği bilindiğinde göre, bu pekçok farklı yerde birden ortaya çıkan yeni vaka kümelerinin nedenini insan merak ediyor.
Ve Tonga 22 Ekim‘de evet kızamık salgınımız var diyor. Vakaların çoğu 10-24 yaş arası gençlerde. Artık biliyoruz, teşhisi koyalım, sekonder aşı başarısızlığı (sönen bağışıklık yanıtı) diyorduk buna. Ömür boyu da aşılansanız, kaçarı yok, bir noktada enfeksiyonlara aynen açık kalacaksınız demektir. O vakte kadar aşı saldırısından öteki dünyaya göç etmediyseniz tabii. Belki de istenen odur, kimbilir?
3 Aralık itibariyle devlet 15.124 doz aşı vurmuş Tonga’da. 9 Aralık tarihine kadar (1.5 ay boyunca) kızamık şüpheliler ve kızamık olduğu doğrulanmışların toplamı 485 vaka, hiç ölüm yok.
İşte Tonga’dan yapılmış 27 Kasım tarihli resmi açıklama:
Tonga’daki kızamık şüpheli 380 vakanın 145’inin aşı karnesine ulaşılmış, diğer 235 vakanın kayıtları araştırılıyormuş. Elde edilen 145 aşı karnesine göre, vakaların 119‘u (yani %82‘si) en az 2 doz aşı ile tam aşılanmış çıkıyor, 26‘sı (%18’i) de tek doz kızamık aşısı almış.
Tonga’ya kimsenin dokunmamasının sebebi bu işte: Salgın aşısızlıktan değil, aşılar korumadığı için başgösteriyor!
Tonga’da tutup “aşı-karşıtları” yüzünden salgınlar görülüyor da diyemiyoruz, bu öcü “aşı-karşıtları” çocuk öldürüyor diye karapropaganda da yapamıyoruz, hatta bu münasebetsiz gerçekleri mümkünse basında hiç duyurmamaya özel ihtimam gösteriyoruz. Ve görüyoruz, işini adam gibi yapan yerlerde, malpraktis de yoksa “katil kızamık”tan kimse ö-le-bi-le-mi-yor da…
Ve Tonga’dan 14 Kasım tarihli haber:
Tonga Sağlık Bakanlığı yetkilileri mevcut vaziyete bakıp, demek ki vurup durduğumuz aşılar işe dahi yaramamış, 2 dozda dahi koruma yetersiz kalıyormuş diyor ve fakat bu noktada artık, ergenlik ve erişkinlikte dahi geçirilse can kaybı filan yaratmayan kızamığı o halde bırakalım doğal döngüsünde, tek dokunuşta ömürlük bağışıklık sağlasın diyeceklerine, iman tazelemek için, işe yaramadığını gördükleri aşılarla biz yeniden bir aşılama yapalım bakalım diyorlar.
Nasreddin Hoca ne demiş? “Ya tutarsa…”
Trajikomik ama devam edelim.
DURUM ÖZETİ
Yeni Zelanda birçoğu aşılılarda olmak üzere 2000’in üzerinde test edilmiş ve doğrulanmış kızamık vakasına sahip – SIFIR ölüm.
Tonga‘da çoğu aşılılarda olmak üzere 500’e yakın vaka – SIFIR ölüm.
Samoa‘da (bunlardan kaçı gerçekten kızamık bilinmiyor ama) 4000’in üzerinde bildirilmiş vaka ve 72 ÖLÜM.
İlk başta test edilen 200 vaka var Samoa’da ve bunlardan kızamık doğrulaması alanların sayısı 42 (ilk başta kızamık teşhisi koyduklarının sadece %21’ini tutturabilmişler yani). Samoa 200 örnekten sonra test etmeyi bırakıyor. Neden?
Önemli bir ara bilgi daha:
DSÖ/UNICEF’in 10 Aralık tarihli Durum Özeti’nde Samoa, Amerikan Samoası, Tonga ve Fiji’de görülen kızamık vakalarının D8 tipi kızamık virüsünden kaynaklandığı açıklaması yapılıyor. Vakaların tümü mü yoksa bir kısmı mı D8 tipi virüs, bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey var; piyasadaki aşıların hiçbirinin D8 tipi virüse karşı koruma sağlamadığı! Hepsi A genotipinden virüslere karşı “koruyor” hesapta.
1990’dan bu yana kızamık için A’dan H’ye kadar 19 genotip tespit edilmiş ve…. mevcut aşıların hepsi de A genotipindenmiş….
Sorular üşüşüyor yine beynimize:
1. A genotipinden zayıflatılmış aşı virüsü ile diğer 18 tip virüsü nötralize edebiliyor muyuz? Samoa örneğine ve tüm dünyada bol keseden aşılanmış popülasyonlarda habire başgösteren kızamık vakalarına bakacak olursak ı-ıh.
Ama biz ne bileceğiz, elbet bilim bilir. Bakalım “uzman”lardan ne yanıt gelecek.
2. Bu genotiplerin hepsi de 1990’dan sonra, yani aşılar iyiden iyiye yaygınlaştıktan sonra mı belirmiş yani? O zaman… Acaba suşlardaki bu kaymanın sebebi yaratılan yapay seçilim ortamı ile virüsün mutasyona gitmesi olabilir mi? Yani… acaba bu durumun sebebi aşılama ve aşıcılar olabilir mi? Üstün matematik modellemeleri bu durumu öngörememiş mi? Mutant kızamık virüsleriyle toplumları başbaşa bırakan ve toplumların immün sistemlerini de aşılarla sakatlayan sistem, boşuna “aşı-karşıtları” öcüsünü yaratmak zorunda kalmamış yani, öyle mi?
3. Türkiye’de hangi genotipte kızamık virüsleri dolaşıyormuş da, acaba bizim Vuducular, pardon Vaksinologlar A’ya ateş edip D’yi, B’yi de tutturabiliyorlar mıymış? İmandan yana eksiğimiz yok çok şükür de, yine de bu tür bilimsel mevzularda bizim Diyanet İşleri’nin de bir fetvasını filan görmeden içimiz rahat etmez vallahi. Malum, oluyor türlü domuzluklar bu aşı işinde… 😉
Samoalı iki öğrenci hemşire, kızamıktan dolayı hasta olduğu söylenen çocuğa kendilerince bakım sağlıyor.
BAŞKA YERDE ÖLDÜRMEYEN VİRÜS SAMOA’YI NEDEN KIRIP GEÇİRİYOR?
1. BM raporları Samoa’daki halkın, özellikle çocukların malnutrisyon sorununu belgelemiş, A vitamini eksikliği gayet net biçimde ortaya konmuş olmasına rağmen DSÖ’nün senede 2 doz A vitamini uygulaması yapılacak öncelikli ülkeler listesine dahi giremiyor. KAYNAK
Listede olmasına rağmen A vitamininden nasibini alamayan bir diğer ülke neresi mi? Aman kızamık ölümleri var denilen Kongo!
Aşı vurmak için Samoa’ya Belçika’dan İsrail’den, İngiltere’den anında uçup gelen gönüllü sağlık personeli, iş A vitamini dağıtmaya gelince parmaklarını kıpırdatmıyor demek ki?
Yardım yağıyor Samoa’ya, tutmayan aşıları ile sıcağın alnında bozulmayan(!) soğuk zincirle kimbilir kaç can yakıyor, pardon kurtarıyor beyaz adam.
Nisan başında salgın uyarısı ile gelen DSÖ şefi önlem olarak aşı önerirken, beslenme ve özellikle de A vitamini desteğine başlanması gerektiğinden hiç bahsetmiyor?
2. A vitamini Samoa’ya ulaşmış olmasına rağmen Samoalı ebeveynler çocukları için ne hastanelik olmadan önce A vitamini alabiliyorlar ne de hastane yatışı olanlara veriliyor vitamin.
Bu salgında Samoa sağlık personelince uygulanan standart protokol şu:
– Daha önce aşılanmış olsun olmasın yaşı tutan (6 aylıktan itibaren tüm bebek, çocuk ve yetişkinler) herkes aşılanıyor. – Aktif olarak kızamık enfeksiyonu geçirmekte olduğu için hastaneye getirilen bebek ve çocuklar hastaneye kabul edildikleri anda aşılanıyor! – Ateş düşürücü olarak Panadol (parasetamol) uygulaması rutin.
-Profilaktik(!) olarak her vakaya antibiyotik veriliyor.
Merak edenler için felaketin reçetesi işte tam olarak buna benziyor!
Aktif olarak akut enfeksiyon geçiren bebek-çocuk ve erişkinlere canlı virüs aşısı vurmak da ne demek, böyle bir şey yapılabilir mi diyenlerimiz, DSÖ’yü hiç tanımıyor? Bakınız icazet ta 1997’de verilmiş.
Modern Tıbbın Vatikanı DSÖ, 1997 bülteninde diyor ki,
“Kızamık aşısı için kontraendikasyon diye bir şey sözkonusu olmadığından, kızamık aşısı hastanın sağlık durumu gözetilmeksizin uygulanmalıdır. Kızamık geçirdikleri takdirde komplikasyon geliştirme riskleri yüksek olduğundan, kızamık aşısı yapılması bilhassa malnutisyonlu çocuklar ve kronik hastalığı olanlar için ehemmiyet taşımaktadır. İstisnai tek durum, hastaneye geldiğinde ölmek üzere olan hastalar olabilir. Bu durumda kızamık aşısı uygulanmasının herhangi bir mahsuru yoksa da, ebeveynler yanlış şekilde ölümü aşıya bağlamasınlar diye uygulamamakta fayda vardır.”
“….kızamık salgınlarında 6 aylıktan 9 yaşa kadar olan çocukların tümü, daha önce aşılanmış olsun veya olmasınlar yeniden aşılanabilirler. Salgın olmadığı durumlarda da, aşı olduğuna dair resmi evrağı olmayan 9 aylıktan 2 yaşa kadar tüm çocukların aşılanması gerekir….”
İşte bu ahval ve şerait içinde, çocuklarını tedavi olsun diye hastaneye getiren ebeveynler, DSÖ destekli uygulamalardan sonra çocukları ölmeye yazınca, hatta ölünce, güvenlerini daha da yitiriyorlar.
Samoa’lı ailenin oğlu sabah kızamıktan öldü deniyor. Çocuk hasta ve evde, ancak kendi kendine oyun oynuyor ve yemek yiyebiliyor o noktada. Aile çocuğu hastaneye götürüyor, aşısı vuruluyor(!). üzerinden çok geçmeden çocuk ölüyor. Adada niye bazı çocuklar (dikkat, çoğul!) aşılandıktan sonra ölüyor diye sormuş bu kişi. Belli ki sadece aşılama sonrası açığa çıkan şu meşhur ‘Tesadüf Sendromu’ salgınını duymamış.
Kendilerine gelenlerin sağlam olanı hasta, hasta olanı ölü çıkmaya başlayınca, insanlar güvenlerini iyiden iyiye yitiriyor ve bu müthiş(!) tıbbi müdahale performanslarına rağmen (siz “yüzünden“ diye okuyunuz) can kayıpları gelmeye başlayınca devlet çareyi 17 Kasım tarihinde olağanüstü hal ilan etmekte buluyor. Tam bir fiyasko, tam bir becereksizlik, teknik adı MALPRAKTİS. Üstelik bütün dünyanın gözleri üzerlerindeyken yaşanan felaket….
Siz kendinizi eve kitleyin, aşısızsanız da kırmızı bayrakla işaretleyin evinizi, biz gelip (etraftan ne mikrop varsa toplaya toplaya) sizi sıradan aşılayacağız (ameliyat maskemiz var, inan olsun bunu taktık mı evden eve mikrop taşımamış oluyoruz!), ne yaş ne aşı öyküsü ne hasta olup olmamanız fark etmez. İşimizi biliyoruz, hazır olun geliyoruz deniyor 🙂
Girişilen bu zeka dolu aşı operasyonu ilerledikçe, kızamık vaka sayıları azalacağına artıyor ama olsun… Vatikan/DSÖ vurun aşıları demiş, vuracaklar mecbur…
İNSAN İYİLEŞTİRDİĞİ İÇİN TUTUKLANAN SAMOALI
Derdest edilip hapse atılmadan önce 22 kişiye yardım ediyor, 22’si de hızla sağlığına kavuşuyor.
Edwin Tamasese.. Suçu, sağlık endüstrisinin ihmal, kusur ve beceriksizliğini ister istemez gözler önüne sermek.
Sosyal medya hesabı kapatılmış, deliller karartılmaya çalışılmışsa da, önceden elde edilmiş ekran görüntüleri ile hikaye gayet net anlaşılabiliyor.
Hawai ve ABD’den duyarlı vatandaşların gönderdiği vitaminler. Aynı anda medya’da Pharma trolleri tarafından ise bu alkışlanası durum, “katil aşı-karşıtları”nın çocukların hayatını tehlikeye atması şeklinde yansıtılıyor. Bu nefret söylemi içeren ve açıkça yanlış paylaşımlara ise sansür yok, açık destek var!
İşte Edwin’in uyguladığı “tehlikeli” “alternatif terapiler” ile belki de ölümden döndürdüğü çocuklar.
Sosyal medyadan çağrı ile civar ülkelerden yardım isteyen Edwin, devletin ayağına gelmiş olmasına rağmen insanlara vermediği A vitamini ve enfeksiyonlarda sayısız faydası tıp literatüründe belgeli basit C vitaminini insanlara ÜCRETSİZ dağıtıyor. Yukarıda, Edwin’in tavsiyesi ile ilk zamanlar karartılmış odada tutulması gereken minik bebeğin daha sonra kendine gelip muz yerkenki fotoğraflarını sosyal medyadan paylaşan bu anne, Modern Tıp Dini’nin ölümcül 7 günahından birini işlemiş bulunuyor.
Ya hastanelerde kızamıklı çocuğuna aşı basılıp, antibiyotik ve parasetamol de verildikten sonra çocuğu fenalaşan ve hatta ölenler arasından kalkıp bu “sakıncalı” paylaşımları gören olursa. Kimi suçlarlar sonra?
Zaten 5 Aralık‘ta, dünyanın aşı polisi UNICEF’in Pasifik Adaları şefi Amerikan Sheldon Yett isimli zat, bu sosyal medyada sesi çok çıkan “aşı-karşıtları”nın susturulması gerektiğini, sansürün sosyal medya şirketlerinin kurumsal görevi olduğunu söylüyor.
Bol ölüm çıkması gereken adadan 22 kişiyi sen tut iyileştir. İstatistiklerimiz için hiç iyi değil durum. Tehlike(!) büyük hakikaten. Ya bu önlenebilir ölümlerin kendi ihmalleri hatta suçu olduğunu dünya anlarsa?
O halde, sansür!
Sansürcü Sheldon Yett.Birkaç gündür kızamıktan yatan oğlu Edwin’in yardımlarıyla kendine geliyor. Anne müteşekkir.“Birtek A ve C vitamini ile evde istirahat yetti iyileşmemize. Mikrop yuvası hastaneye de gitmedi, zayıf vücuduna kimyasallar da enjekte edilmedi,” diyor günahkar(!) anne.Edwin’den yardım alan bir de genç var…Erken fark edip hemen Edwin’in sağladığı vitaminleri kızına veren anne çocuğunun toparlandığını söylüyor. Altta Edwin’in yardım ettiği bir başka aile var.
Edwin’in bir diğer paylaşımı:
Hastalara parasetamol verilmekte olduğunu, ancak kızamık gibi bir virüs için bunun ölümcül olduğunu yazmış. Vücut virüsü öldürmek için ateş yükseltir. Ateşi keserseniz virüsün öldürülmesine de müsaade etmemiş olursunuz diyor. Enfeksiyon çığrından çıkar, sonra hastayı öldürür bunu yaparsanız diye eklemiş. A ve C vitamini verilme gerekçelerinden bahsettikten sonra can alıcı ve yetkililerin kırmızı alarma geçmesine yol açan bildirimleri geliyor:
“Aşılamadan sonraki 4 – 8 gün içinde istikrarlı bir biçimde virüsün kendini belli ettiğini görüyoruz. Virüsün SEROTİPİNİ öğrenmek için ÇOK ACİL test edilmesi gerekiyor. Bu hangi tipiyse kızamığın, derhal müdahale edilmediği taktirde AŞIRI AGRESİF biçimde ilerliyor. Bunun aşı tipi virüs olmadığından kesinkez emin olmamız lazım.”
Mesajın son cümlesi yarım kalmış, fakat burada da, “önerilen 2 doz kızamık aşısını da olmuş kişilerde kızamık görüldüğüne dair belgelere sahip olduğu”nu söylüyor Edwin.
Artık kesinlikle tehlikeli sularda yüzüyor. Biz ne güzel bütün medya ordusunu mobilize etmişiz, “aşı-karşıtı” şeytanlaştırıyoruz burada, acilen geçirilecek yasalarımız var 2020’ye kadar, ölümü bol sağlam bir salgına ihtiyacımız var, sen kalk foyamızı açığa çıkarmaya çalış…
Ve Edwin’in tutuklanmadan önceki son paylaşımı:
Telefonu elinden alınmadan önce C ve A vitaminlerinin nasıl alınması gerektiğini paylaşıyor Edwin ve son sözleri şunlar oluyor:
“Çocuklarımızı kurtarın. Kimse ölmemeliydi. Kendi elimizle kendi insanımıza karşı işlediğimiz en büyük suçtur bu. Tanrı Samoa’yı esirgesin. Lütfen bu deliliği durdurun.”
Ve Edwin tutuklanıyor.
Bu insan iyileştiren azılı “aşı-karşıtı”, “pek bir öcü”, “tehlikeli suçlu” hapse atılıp alan temizlendikten sonra, sahneye artık son noktayı koymak ve ülke yönetimine halen daha kimlerle dans ettiklerini anlamadılarsa son bir mesaj iletmek üzere, Dr. Andrew Wakefield’ın kariyerini başlattığı cadı avıyla yakan, kriminal suçlu (İngiltere’nin, göstermiş olduğu bu üstün başarıdan dolayı iki ayrı basın ödülü verdiği) Brian Deer alıyor.
Murdoch Medyası’nın MMR Tetikçisi “Gazeteci” Brian Deer, basın toplantısından sonra Samoa başbakanı ile el sıkışırken
Özellikle Avustralya’da medya hakimiyeti büyük olan Murdoch‘un TV kanalları ve gazeteleri, Samoa’da yaşanan gelişmelerin suçunu aşı dışında her şey, en iyisi “aşı-karşıtları”na atmaya ant içmiş olduklarından sahneye “ağır silah”lar çıkıyor. Murdoch’un İngiliz Times gazetesinde kiralık itibar katilliği yapan ve Dr. Andrew Wakefield’ın haksız şekilde meslekten men edilmesi ile sona erecek sürecin mimarı “gazeteci” Brian Deer, gelişmeleri koklamak ve yine buradan da bir “büyük haber” çıkarmak üzere av köpeği olarak Samoa adasına intikal ettirilmekte gecikmiyor. Globalistlerin MMR’ı aklama ve savunmadan sorumlu maşası Deer, burada da Samoa Başbakanı ile sözlü tartışmaya giriyor ve aşılamaya herhangi bir şekilde ara verilmesini eleştirerek devletin halktan özür dilemesi gerektiğini ifade ediyor. 20 senedir ülkenin idaresini elinde bulunduran başbakan, çakalların sahneye çıkmasıyla başına gelecekleri anlamış olacak ki, o da suçu tabii ki “aşı-karşıtları”na atarak paçayı kurtarmaya çalışıyor.
Minvalde Dünya Bankası’ndan ülkede yaşanacak kıyım için “kan parası” olarak bağışlanan on milyonlarca dolar da, yolsuzluklarıyla ünlü başbakanın “ikna edilmesi”ni kolaylaştırıyor.
Yeri gelmişken Samoa’nın başbakanını da tanıyalım:
İnsan Haklarını Koruma Partisi başkanı ve Başbakan Usuga Tuilaepa Sailele Malielegaoi 20 yıldır yönetimde, 8 çocuğu var ve Katolik.
Ülkedeki çok sayıda bakanlığı bizzat kendisi yürüten başbakanın aile fertleri de kabinede yer alıyor. Anlaşılacağı üzere şov tek kişilik ve Samoalılar kendi torunu aşıdan dolayı otizm geliştirmiş başbakanlarının bu sene neredeyse silah zoruyla istemedikleri ve güvenmedikleri bir aşıyı çocuklarına ve kendilerine zorla uygulatmasına oldukça kızgın.
Ancak artık şikayet etmek için çok geç. Ülke DSÖ, CDC, UNICEF, hayırsever Avrupalı medikal ekipler ve Deer gibi medya çakallarının işgali altında ve kan parası çoktan ödendi.
Baştan beri ölecek çocuklar kimsenin umru değildi, şov başarıyla sergilendi, kanun geçti.
Sistem yanlısı büyükbaşlar, eleştirel seslerden iyiden iyiye temizlenmiş sosyal medya ortamlarında, “Samoa’da yaşananlardan bütün dünya ders olmalı” diyorsa, aynı kanunlar er ya da geç kapımızda demektir.
Kapanışa geçmeden önce Samoa hükümetinin yayımladığı şu içleracısı tabloyu verelim. İşte yarım yüzyıldır aşıyla sağlanılmaya çalışılan kör-topal bağışıklığın sonuçları. Tarihte görülmemiş şekilde, maternal anitkorlar aşıyla elimine edilmiş olduğundan dolayı bebeklik çağına inmiş kızamık enfeksiyonları, yanında ergenler ve erişkinler… Eskinin çocukluk çağı hastalığı artık tanınmaz halde ve tehlikeli… Kimlere teşekkür etmemiz gerektiğini biliyoruz…
Ve son olarak, çocuklarının dakikalar içinde aşıdan ölümüne şahit olan iki Samoalı aileyle hemen geçtiğimiz hafta yapılmış bir röportajı veriyoruz. Devlete tazminat davası açacağını öğrendiğimiz ailelerden ilki 7 yıl uğraştan sonra sahip oldukları bebeklerini 1. yaşında aşıyla kaybediyor, ikinci ailede de anne, ilk bebeğin hastanede ölümüne şahit olduktan sonra hemşireye aşıyı istemediğini belirtiyor, hemşire “o bebek hastaydı zaten, aşıdan değildi ölümü” diyerek anneyi ikna ediyor ve daha aşıyı vurur vurmaz nöbet geçirmeye başlayan bebek fenalaşarak ölüyor. Annenin sağ bacağı ve kolu ile sol gözüne üzüntüden felç iniyor.
Umarız bu küçücük adada yaşanan akıl almaz ihmalkarlıklar, arka planda dönen dolaplar ve işin ucunun vardığı nokta Türkiye için hakikaten de “ders olur” ve aynı tuzağa düşmez, sağlık özgürlüğüne karşı açılan savaşta evlatlarımızı ve kendimizi teknokrasinin ilan etmeye hazırlandığı medikal sıkıyönetimin zehirli oklarından (bkz mecburi aşılar) koruyabiliriz.
Beklenmeyen bir durum değil; vaksinolojinin en tepedeki isimleri aşıların taşıdığı primer ve sekonder başarısızlık özelliklerinden dolayı kısmi, yahut bütünüyle aşılanmış topluluklarda enfeksiyon hastalıklarının yeniden patlak vermeye başlayacağına ve toplumda hastalığa duyarlılığın (süseptibilite) çocuk nüfustan çıkıp tüm nüfusa yayılacağına dair matematik modellemeleri eşliğinde yayınlarını çıkaralı çok oldu.
Güncel konu kızamık olduğundan, buradan örneklendirelim.
Kızamık aşısı devreye girdikten 10 yıl sonra, 1973’te Dr. Stanley Plotkin, aşılanmış çocukların yine de kızamığa yakalanabileceği, “ciltte ister tipik ister atipik döküntü (ekzantem) olsun, çocuk önceden aşılanmış diye bunun kızamık olmadığı hükmüne varılamayacağı” yönünde tıp camiasını uyarıyor. “Aşılananların %5 kadarı immün yanıt geliştirmemekte ve muhtemelen enfeksiyona duyarlı (açık) kalmaktadır” derken, bu durumu “primer aşı başarısızlığı” olarak adlandırıyor. Plotkin ayrıca, aşısı yapılmış çocukların daha sonra doğal (vahşi) kızamık virüsü ile karşılaştıklarında “hastalığı değişime uğramış (modifiye) şekilde geçirdikleri ve sekonder tipte antikor yanıtı verdikleri” yönünde kanıt bulunduğunu açıklıyor, buna da “sekonder aşı başarısızlığı” adını veriyor.
Bu vesileyle, ülkemizde 2000’lerin başında yapılan kızamık aşı kampanyaları sonrasında gelişen toplu SSPE vakalarının devletin ‘bilirkişi heyeti’nce aşılamayla ilgisinin bulunmadığı yönündeki kararını dayandırdığı gerekçelerin, görüldüğü üzere tıp ve aşı “bilmi” (vaksinoloji) literatürü ile açıkça çelişmekte olduğunu yeniden hatırlatalım.
1963‘te “tek dozla 1 senede kızamığı bitireceğiz” iddiası ile başlanan kızamık eradikasyon çalışmaları hüsran ardına hüsran yaşıyor ve CDC (DSÖ ile birlikte) eradikasyon için hedef olarak belirdiği 1973‘te yaşadığı hüsranın ardından “haydi aşılanma oranlarını %90’ın üzerine çekiyoruz, başka türlü bitmez herhalde(!) bu kızamık” diyerek meşhur “aşı yoksa okul da yok” uygulamasına geçiyor, bu arada MERCK firmasına kızamık-kabakulak-kızamıkçık virüslerini birleştirip (karma) aşı yapma yetkisi veriliyor ve 3 yıl sonra bir de bakılıyor, kızamık 10-19 yaş grubuna kaymış, adölesanlar salgın halde kızamık geçiriyor. Çiçeği ve Polio’yu çok daha ilkel yöntemlerle “eradike etmeyi bilecek” kadar “ileri” vaksinoloji “bilmi”, bir yılda hallederiz dediği kızamıkta gol bir türlü gelmeyince kale direklerini habire oynatmaya başlıyor, ne kadar önlem alsa, ne kadar zorlasa da kaş yapayım derken habire göz çıkardığıyla kalıyor ve bu defa çocuklukta selim geçen basit bir hastalığı alıp, komplikasyon riskinin çok daha yüksek seyrettiği ergenlik dönemine kendi eliyle çekmiş oluyor.
Baktılar bitmiyor, eradikasyon için bu defa hedef 1982 olarak ilan ediliyor, 1978 itibariyle CDC aşılanmış çocuk oranını %96 olarak açıklıyor ve bu oran yıllar içerisinde sadece artıyor, hiçbir zaman bu oranın altına düşmüyor. Buna rağmen, neredeyse %100’e yakın aşılı okul popülasyonlarında birkaç sene arayla kızamık vakaları hep başgösteriyor. Kızamık eradikasyon hedefi, ’82’de de kaçırılıyor.
Bunun sebebini ve isterseniz popülasyonun %100’ünü aşılayın kızamığın yine eradike edilemeyeceğini 1984 yılında Dr. Levy’nin yapmış olduğu çalışma ile ortaya koyuyor. Dr. Levy’nin o dönemdeki tespitleri bugün yaşanmaya başlayan tabloyla da örtüşmekte. Özetle Levy, “kısa vadede çatışma kazanılsa bile, uzun vadede savaşın tümden kaybedileceğini” söylüyor. Yetkililerden duyduğumuz “kızamık elimine edilmişti, her şey kontrol altındaydı, aşısızlar geldi işi bozdu, hasta olan hep bunlar” repliği gerçekleri yansıtmıyor. CDC ve Merck en başından beri bu “en başarılı aşımızdır dedikleri” kızamık aşısının bilmini tutturamamış, koydukları eradikasyon hedefine hiçbir zaman ulaşamamış, üstelik bugün, 50 yaş ve üzerindeki %99’u kızamığa bağışık nüfusun sağladığı toplum bağışıklığı da azaldıkça, anneden maternal antikor alamayan 12 ay altındaki bebekler ve 20 yaş ve üzerindekiler de dahil olmak üzere kızamık aşılı/aşısız bütün nüfus grupları enfeksiyona duyarlı hale getirilmiş bulunuyor. Ve bunun böyle olacağı da 36 sene öncesinden belliyken, olmayacak duaya amin denilerek toplum hem ‘zamansız’ geliştiği takdirde hasar bırakacak doğal enfeksiyonun, hem aşıya bağlı gelişen kızamık enfeksiyonlarının hem de aşının çoğu kronik sağlık sorunları olmak üzere yaratmakta olduğu türlü olumsuz etkilerin çaresiz kurbanı haline getiriliyor. Ve altını çizmek isteriz ki, aşı toplumun tamamına dahi uygulanıyor olsa, bu etkilerin er ya da geç ortaya çıkacağı, bunun aşı yaptırmayı tercih etmeyenlerle alakası olmadığı biliniyor.
[Son cümleyi sindirene kadar tekrar tekrar okuyunuz lütfen.]
1970 ve 80’lerde aşılamaya atfedilen “başarı”nın aslen hastalığa doğal (ömürlük) bağışıklığı olan yetişkin popülasyona ait olduğu ve aşı öncesi devirde doğmuş (1960 öncesi) kuşak yavaş yavaş hayatını yitirip sayıca azaldıkça, tarihte görülmemiş aşılanma oranlarına ulaşılmış ve hatta 1 dozdan şu an itibariyle 3 doza çıkarılmış olmasına rağmen aşının Çin gibi %99’a varan aşılanma oranlarına sahip ülkelerde büyük çaplı kızamık salgınlarını önleyememiş olması, Kanada, ABD gibi ülkelerde (ve kimse sorup kontrol etmediğinden bilinmiyor ama muhtemelen Türkiye’de de) 2014-15’lerde yeniden başlayan kızamık vakalarının oldukça kapsamlı bir kısmının aşılılar arasında görülmekte olması gibi gerçekler Dr. Levy’yi doğrulamakta.
Üzerinde duracağımız bir diğer isim ise Amerikan Savunma Bakanlığı bünyesinde de çalışmış (ABD’de Milli Güvenlik Konseyi tarafından yürütülmekte olan ve ‘biyoterörizm’ aracı olacak kullanılabilecek mikroplara karşı aşı geliştirilmesini içeren programlar mevcuttur, bu programlar CIA gibi federal istihbarat teşkilatlarının da bilgisi ve gözetimi dahilinde yürütülür) bugün vaksinolojinin tartışmasız en önde gelen isimlerinden Dr. Gregory A. Poland. Elsevier yayın grubunun dergisi Vaccine‘in başeditörüDr. Gregory A. Poland -sağ kolu olan meslekdaşı yeni bir aşı geliştirmekte olduğu için midir bilinmez- mevcut aşılar ve yürürlükteki bu programla kızamığın hiçbir zaman eradike edilemeyeceğini belirterek “daha iyi çalışan bir aşı” geliştirilmesi için çağrıda bulunmuştu.
Kızamık eradikasyonu için kaçırılacağı baştan belli olan 2000 yılı hedefi de geride kaldıktan ve toplumların sahip olduğu doğal ve sağlıklı toplumsal bağışıklık parametreleri yerle bir edildikten sonra DSÖ devreye giriyor ve dünya genelinde kızamığı ortadan kaldırmak için hedefi 2020 olarak koyuyor. İşte bugünlerde yaşadığımız tüm bu kızamık terörünün sebebi bu ve Türkiye de DSÖ’nün hedefine koşmaya ant içmiş ülkeler arasında, madalya için yarışıyor.
Kızamık aşısıyla ilgili şu bilimsel gerçekler bu hikayeyle ilgili yürütülen dezenformasyon çalışmalarının perdesini aralamada bize yardımcı olacak:
Mayo Clnic Aşı Araştırmaları Grubu’ndan (Poland’ın ekibi):
“ABD ve diğer pekçok ülkece kullanılmakta olan kızamık aşısı her ne kadar güvenli ve etkiliyse de, paradoksal şekilde, kızamık kompanenti popülasyonda yeterli “sürü bağışıklığı” (toplumsal bağışıklık) sağlayamamaktadır.” KAYNAK
Alınan iki MMR (KKK) dozuyla bile immün yanıt oluşturamayan (antikor üretemiyor yani vücut), yahut koruyucu düzeyde antikor ilk başta üretilmiş olsa da bu seviyeyi uzun vadeli olarak koruyamayan kişiler olmaktadır. İki doz aşı uygulanmışların %10 civarında bir kısmı “koruyucu düzeyde hümöral bağışıklık (antikor seviyesi) geliştirmemekte, geliştirdikleri kadarı da zamanla yitip gitmektedir, ki bu da enfeksiyon gelişimine kapı aralamaktadır.” KAYNAK
Herkesin aşılamaya verdiği yanıt farklı olup, aşıyla kimin ne şekilde bir bağışıklık yanıtı oluşturacağının (antikor üretip üretmeyeceği, ne kadar antikor üreteceği)nin kontrolü kişinin genlerinde yatmaktadır. Bilimadamları vücudun tam olarak ne tür bir mekanizmayla “immün yanıt oluşturduğunu”, yahut “konaktan konağa (aşıyı olan canlıdan canlıya) değişen genetik ve epigenetik faktörlerin, vurulan aşının oluşturacağı bağışıklık yanıtlarında ne tür bir değişim/etki yarattığını” veya “patojenlerin bağışıklık sistemiyle nasıl bir etkileşimde bulunduğunu” hala tam olarak bilmemektedir.KAYNAK
“Aşıyla oluşturulmuş korumada hücresel bağışıklığın önemi tam anlaşılamamıştır.” Zira, kanda ölçümlenebilir düzeyde antikora sahip dahi olmayan çocukların kızamıktan korunabildiği görülmekte, bu da “işin içinde hücresel bağışıklığın da rolü olduğu” görüşünü desteklemektedir. KAYNAK
Bilimadamları ne “kızamık virüsünün patogenezi” ne de aşıyla oluşturulmuş innate ve adaptif (hümoral) bağışıklık konusunda derin bilgiye sahiptir. Koruma olup olmadığını anlamak için “antikor seviyesi ölçme”nin ötesinde korelatlara ihtiyaç vardır. Aşılamaya kimin niye yanıt verdiği, kimin niye yanıt vermediği pek bilinmediği gibi, aşı reaksiyonlarının neden oluştuğu ve dahi bağışıklık sisteminin çalışmasını sağlayan bileşenleri arasındaki kompleks etkileşimlere dair bilinmeyenler çoktur. KAYNAK
Gen soyu, aşıya verilecek yanıtı belirleyen önemli faktörlerdendir. Yapılan bir kohort araştırmasında ABD nüfusunun %80’ine yakınını oluşturan beyaz ırk, Latin Amerikalılar ve diğer bazı etnik grupların, siyahi Amerikalılara göre MMR/KKK aşılamasına karşı verdikleri hümoral ve hücresel bağışıklık yanıtının çok daha düşük seyrettiği tespit edilmiştir. KAYNAK
Hindistan’daki Tıbbi Bilimler Akademisi’nde görevli mikrobiyologlardan:
“Kızamık virüsü (MeV) serolojik olarak monotipik olmasına rağmen, genotipleme yapıldığında (A’dan-H’ye) sekiz alt dalı (clade) olduğu görülmektedir. …Aşılanmış bireylerin kanı virüsün tüm altdallarına karşı nötralize edici etki gösteriyorsa da, etkinlik bakımından gruptan gruba farklar ortaya çıkmaktadır. Netice olarak, kızamık için geliştirilmiş bu aşının sağladığı koruyuculuğun genotipten genotipe değiştiği söylenebilir.”KAYNAK: Global eradication of measles: Are we poised?
“Mevcut aşı tam koruma garantisi vermemektedir ve sahip olduğu kısıtlar artık aşikardır. Yeni [kızamık] suşlar[ı]na bakıldığında aşıdaki suşlardan farklı epitoplara sahip oldukları görülmektedir. Aşılanmış bireyler arasında doğal (vahşi) kızamık virüsünün nötralizasyonunda farklılıklar olduğu bildirilmiştir.” KAYNAK
Johns Hopkins Bloomberg Halk Sağlığı Fakültesi’nden bir virologdan:
“Kızamık virüsünün Edmonston suşunun [13 yaşındaki David Edmonston adlı kızamıklı çocuğun kanından izole ettikleri virüs tipi] orijinaline artık ulaşılamadığı, A genotipindeki kızamık virüslerinin de soyu tükenmiş olduğu için, atenüe (zayıflatılmış) aşı virüslerini, ilk başta elde edilmiş oldukları vahşi virüsle karşılaştırmak artık mümkün değildir. …aşı virüsü suşlarının gen sekansları şu an doğada dolaşımda olan vahşi virüs suşlarıyla karşılaştırıldıklarında, viral proteinlerin çoğunun farklı olduğu görülmektedir, kaldı ki bunların içinden herhangi biri atenüasyona neden olabilmektedir.” KAYNAK: Measles Vaccine, Viral Immunol. 2018 Mar 1; 31(2): 86–95. [Türkiye’de de kullanılmakta olan Merck’ün mevcut MMR2 aşısındaki kızamık suşudur Edmonston.]
“Uzun zamandır kullanımda olmasına rağmen kızamık aşısının ne atenüasyon ne de koruyucu bağışıklık için belirleyicileri bilinmektedir, araştırılmasında fayda vardır. Formalinle (formaldahidle) öldürülmüş aşı ile yüksek titreli canlı aşının geçmişte yaşadıkları başarısızlıkların nedeni yalnızca kısmen anlaşılabilmiş olup ileride başka aşılar geliştirileceği zaman bunlardan ders alınmalıdır.” KAYNAK: Measles Vaccine, Viral Immunol. 2018 Mar 1; 31(2): 86–95.
Bu bulgu tabii 2019 Nisan‘ında Almanya, Berlin’den gelen bilimsel kanıtların da teyidi niteliğinde. Deniyor ki:
“Kızamık vakaları artan aşılama oranlarına bağlı olarak 1980’lerden itibaren küresel ölçekte kademeli bir düşüş göstermişse de, Avrupa Birliği bölgesinde 2017’den bu yana, görülen tüm vakaların üçte birinden fazlası 20 yaşın üstündeki yetişkinlerde olmak üzere yeniden salgınlar görülmeye başlanmıştır.
“Kızamığa karşı yaratılmış bağışıklığın kaybolması [waning immunity] sorununun etkisi ilerleyen yıllarda daha da belirginleşecek ve aşılı popülasyonun yaş aldıkça (ortada kızamığa doğru dürüst maruziyet imkanı da olmadığından) muhtemelen sorun daha da ağırlaşacaktır. Berlin’de kızamık geçirme yaşının ortalamasının son 15 yıldır yükselme eğiliminde olduğu ve bağışıklık sönmesi durumunun kapsamının daha da genişleyeceği notunun düşülmesi gerekir. Aşılanmış olguların viremisi daha düşük olup etrafa kızamık bulaştırdıkları nadiren görülse de, aşılananların yaşı ilerleyip titreler (kandaki antikor seviyeleri) daha da düştükçe bu gözlemin de yeniden değerlendirilmesi gerekecektir.”
Bu durumda, bütün bu veri ve bilgiler ışığında durup şu soruları sormamız gerekir:
Aşılanmamış oldukları için kızamığı olması gerektiği gibi tüm belirtilerini eksprese ederek geçiren, bu yüzden de bakıldığında teşhisleri derhal koyulabilen ve hastalık bildirimi olarak kayıtlara geçirilen çocukların sayısı kaç, öte taraftan, aşılı ve kızamık enfeksiyonunu ‘asemptomatik’ (klinik olarak herhangi bir belirti vermeden) yahut çok hafif belirtilerle geçirdiği için enfekte olduğu dahi anlaşılamayan (teşhis almayan/bildirimi yapılmayan) çocuk ve yetişkinlerin sayısı kaçtır?
Artık varlığından tamamen emin olduğumuz bu aşı bağışıklığındaki sönme durumu ve ortaya çıkmış yeni tip kızamık virüslerinin mevcudiyeti, bağışıklığı sönmüş gebe kadınlar ve bunların anneden pasif bağışıklık hücresi aktarımı da alamayacak yeni doğmuş bebeklerinin yaşamını acaba ne yönde etkileyecektir? Peki ya immünyetmezlikli olduğu için toplumda diğer herkesin zorla aşılanarak bunları kozalaması, korumaya alması gerektiği söylenenlerin hali ne olacaktır bu olmayan sürü bağışıklığı durumu ile?
3. Yaratılan bu açmazın sorumlusu kimdir?
Türkiye özelinde bu sorulara diğer bazılarının da eklenmesi gerekir:
1. Aşılamaya verilecek immün yanıtın etnik farklılıklara ve hatta bireylerin genetik tablosuna göre değişiklik gösterdiği, aşılamanın bizzat atipik ve tipik kızamığa yol açabileceği ve enfekte kişilerin hastalığı etrafa bulaştırabileceği bilindiğine göre, toplu kızamık aşılamaları sonrası özellikle Güneydoğu Anadolu bölgesinde kümelendiği görülen SSPE vakalarının bu bilimsel veriler ışığında değerlendirilmesi ve buna göre önlem alınması gerekmemekte midir?
2. Doğal kızamık virüsü ile enfeksiyon 1 yaş altında gerçekleştiği takdirde, milyonda 1 de olsa beliren SSPE riski, Türkiye’de birtakım 3. dünya ülkelerindeki veya civar ülkelerdeki salgınlar bahane edilerek mutat şekilde 9 aylıktan itibaren bebeklere vurulan ve enfeksiyona yol açma kabiliyeti bulunan canlı virüs aşıları ile tıp eliyle yaratılmış olmuyor mu? Türkiye’nin sahip olduğu hayli etkin elektronik kayıt sistemi ile kaydedilmiş SSPE vakalarının kaçta kaçının aşılanmış vakalarda kaçta kaçının ise kızamığı doğal yoldan geçirmiş popülasyonda olduğu Sağlık Bakanlığı’nca neden açıklanmamaktadır? Genç anneleri ve 1 yaş altındaki bebeklerini korumasız bırakan yoğun aşılama programlarının mucitleri SSPE konusunda yaratılan bu açmazda neden sorumluluk üstlenmemektedir?
Türkiye’de saptanan kızamık vakalarının PCR teknolojisi ile genotiplemesi yapılmakta mıdır? Bu yolla, oluşmuş kızamık vakalarının aşı tipi virüs mü yoksa doğal virüsle enfeksiyon sonucu mu gerçekleştiği, yaşanan “salgınlar”ın çıkış noktasının doğal kızamıkla enfekte bireyler mi yoksa aşılanma sonucu atipik kızamık geçiren çoğunluk mu olduğu anlaşılabilecekken Sağlık Bakanlığı’ndan bu ayrıntılara dair açıklama neden hiç yapılmamakta, sığ ve Nazi Almanyası’nı çağrıştıran yöntem ve söylemlerle “aşı-karşıtları” suçlanmakta ve mütemadiyen hedef gösterilmektedir?
Türkiye’de kızamığa (aşı tipi kızamık yahut doğal kızamık) bağlı komplikasyon ve varsa ölümlerin istatistiği neden Sağlık Bakanlığı tarafından kamuoyuna açıklanmamakta, sadece “salgın var, çocuklar ölecek” şeklinde tıbben ve ahlaken yanlış bir propagandada bulunulmaktadır?
Bu soruların yanıtları gelene kadar anne-babaların sağduyulu davranıp bu son derece invazif, hakkında bilinmeyenler belli ki bilinenlerden çok daha fazla olan aşılama paradigması hakkında kendi bireysel araştırmalarını yapması ve evlatlarını körlemesine yapılan birtakım deneylerden sakınması gerekir.
Gelelim yaratılan Samoa Sorunsalı’na…
Güney yarımkürede, Güney Pasifik adalarında peşpeşe kızamık vakaları ortaya çıkıyor ve hepsinde değil, ancak aralarından Samoa’da ölümler yüksek seyrediyor.
Amerikan Samoası, toplam nüfus: 55.259
Nüfusun %91’i yerli, geri kalanı Asyalı ve beyaz ırk karışık. [Her ne tür bir deney yürütülecekse oldukça müsait bir coğrafya ve demografi aslında.] 15 yaş altı nüfus: 14.699 (genel nüfusun %25.2’si)
Son belirtilen ve ağırlıklı olarak çocuk nüfusta oldunu bildiğimiz “kızamık” ölümlerinin sayısı 63.
Demek ki bu salgında kızamıktan ölüm hızı Samoa için yaklaşık 1000’de 4.2.
Hiç merak ettik mi acaba Türkiye’de nedir kızamık morbidite/mortalite oranları aşı öncesi devir ve aşı sonrası devirde diye? Valla bizler de hala meraktayız, Sağlık Bakanlığı herhalde birgün “yerli ve milli” oranları resmi olarak kamuoyunun dikkatine sunar? Yalnız lütfen Amerika’dan veya 3. dünya ülkelerinden projeksiyon olmasın ve hesaplamalarda kullanılan ham veriler erişime açık olsun, biz de görelim yapılan o “tahmin”, pardon, “hesaplama”ları 🙂
Fakat bilgimiz olsun ve bir perspektif oluşsun diye en azından kayıt tutma alışkanlığı olan ülkelerden kızamık özelindeki şu verileri de koyalım biz buraya:
Efendim Amerikan makamlarının açıklamaları kızamığın şu an, aşı-öncesi devirden daha ölümcül seyrettiğini ortaya koyuyor. Belki nedenini merak edenlerimiz olur, devam edelim:
[Amerikan resmi bildirimlerini okumadan önce biliniz ki, verilenler kızamık vaka sayısıdır, vaka hızı/oranı değil, yani CDC hiçbir zaman kızamık aşısı devreye girmeden önceki onyılda ABD’de yaşanan müthiş nüfus patlamasını [2. dünya savaşı sonrası yaşanan Baby Boom] hesaba katmak istemiyor! Artı, tarihsel olarak kızamık daima 2-3 yıllık çevrimler halinde ortaya çıkıyor aşı öncesi devirde, CDC verdiği istatistiklerde bu bilgiye göre düzeltme de yapmıyor. Epidemiyoloji dersi veren hocalarımız bu konuyla belki ilgilenir?]
Meali: ABD’de aşı 1963 yılında devreye girmeden önce her sene3-4 milyon kızamık vakası kaydediliyormuş.
Vay canına! Bugün dünyanın diğer ucunda 1 vaka var dendiğinde korkudan kalp krizinin eşiğine gelen milenyal kuşak mensubu ebeveynlerimiz bu noktada biraz mola almak isteyebilir belki? 🙂
Aşı yokken bu 3-4 milyon kızamık vakasından topu topu senede 450 kişilik can kaybı oluyormuş.
Bu da mı çok geldi gözümüze? Peki, o zaman bir de şöyle ifade edelim durumu…
2. Dünya Savaşı sonrası, Büyük Buhran denilen ekonomik krizden geçilmiş dönemde, ortada daha aşı yokken kızamıktan ölenlerin oranı %0.015, yani neredeyse 10 binde 1 imiş.
Amerikan pratiklerini Türkiye’de hayata geçirme konusunda fazlasıyla azimli Sağlık Bakanlığımız, ezbere devreye soktuğu aşıların yan etkilerinin incelendiği Amerikan IOM raporlarına eminiz(!) sahiptir, açar bakarlarsa orada da ABD’de aşı öncesi dönemde kızamıktan ölüm oranlarının 10 binde 1 olarak açıklandığını göreceklerdir? Hani bizde(!) bu oranlar kaçtı acaba “çalışma”sı yaparken yardımcı olsun diye haber verelim isteriz önden 🙂
57 yıldır “eradike edeceğiz, çünkü yapabiliyoruz” diye aşılayadurdukları popülasyonda peki şu anda kızamıktan ölüm oranlarını kaç olarak açıklıyor CDC? “Kızamık geçiren her 1000 kişiden 1 veya 2’si kaybediliyor”, deniyor!
Ya CDC (aşı satmak için) abartıyor [CDC’nin istatistik çarpıtma–hadi yalan söyleme demeyelim–alışkanlığı bilim çevrelerinde iyi bilinir], ya da cidden eskinin bu selim hastalığı bugün itinayla daha ölümcül hale getirilmiş durumda?!
1990 itibariyle (ABD’de) kitlesel aşılama programları yüzünden kızamıktan ölüm oranı, bildirimi yapılmış her 1.000 vakadan 3.2’ye yükselmiş gözüküyor. Büyük başarı hakikaten! KAYNAK
Ve yine CDC’ye göre 1999 – 2017 yılları arasındaki (18 yıllık) dönemde kızamıktan 12 ölüm vakası bildirimi alınıyor; bunların 2’si 1 yaş altındaki bebeklerde, 2’si 1-4 yaş arası çocuklarda, geri kalanı–yani vakaların üçte ikisi–ise 25 yaş ve üzerindeki yetişkinlerde görülüyor!
Yani aşılar sayesinde bir ilke imza atılarak, kızamık, en tehlikeli ve komplikasyona en açık dönem olan 1 yaş altına ve yetişkinliğe kaydırılmış oluyor. Yine… Büyük başarı!
Aynı dönemde bildirimi yapılmış 2393 kızamık vakası var, senelik ortalama 126 vaka eder, fakat reelde yıllar arasında büyük oynamalar var ve 2014 yılı 667 vaka ile tepe nokta oluyor. Baktığımızda, bildirimi yapılmış her 1000 vakada ölüm hızının 5’e yükselmiş olduğunu görüyoruz! Yani modern halk sağlığı çalışmalarının gözbebeği aşılama programları sayesinde hastalığa ait risk yükü insan eliyle, toplumun kızamıktan en çok zarar görecek kesiminin omuzlarına bindirilerek kar/zarar terazisinde denge zarardan tarafa kaydırılıyor.
Ve unutmayalım, bunun böyle olacağı 1980’lerden beri biliniyor! Fakat aşıların ve aşılama ile güdük bağışıklama oluşturma rüyasının başarısızlığı sürekli günah keçisi olarak aşılanmamış, sağlıklı bireyler şeytanlaştırılmak suretiyle yine aşı satışı olarak kara dönüştürülüyor. Ortada tek başarı var: Canım doğal toplumsal bağışıklık bu kendini bilmezlikle darmadağın edilerek “eradike edilmiş” oluyor. Ve kızamık artık serseri kurşun, kimi ne zaman nerede vuracağı belli değil.
Korumada başarısız olan aşılar sayesinde primer ve sekonderi geçtik, artık tersiyer (üçüncül) aşı başarısızlığından bahsediyoruz. Şöyle ki, aşı kaç kere vurulursa vurulsun hiçbir zaman serokonversiyon oluşmayacak (antikor üretmeyecek) bir kesim var (primer aşı başarısızlığı), serokonversiyon gösterecek (antikor üretecek) ama yine de karşılaştığında kızamığa yakalanacak bir kesim var (sekonder aşı başarısızlığı), ve bunlar bir de etraflarına hastalığı bulaştırıyorlar! Yukarıdaki ’89 yılına ait çalışma der ki: “Sekonder aşı başarsızlığı vakaları gözlemlenmektedir ve her ne kadar çoğunluk primer başarısızlığa bağlı vakalar olarak kaydedilse de, salgınlardasekonder aşı başarısızlığına bağlı bulaş yüzünden de kızamık vakaları oluşmaktadır.”
Yani… Aşılıların er yada geç yaşayacağı sekonder aşı başarısızlığı (“bağışıklık” sönmesi) yüzünden salgınlarda kızamık yayılıyormuş!
Çok ‘aşı-karşıtı’ bir yayın olmuş bu 🙂 Pharma’nın ajandasını yürütüp endüstrinin borazanlığını yapan “gazete”lerimiz ve duyduğunu tekrardan öteye gidemeyen entellektüelite yetmezliğinden mustarip “doktor”larımızın kamyon arkası yazılar şeklinde attıkları sloganlarla yaptıkları ‘aşı-karşıtı-karşıtlığı’na hiç yakışmayan yayınlar bunlar.
Bitmedi…
Bir de doğrudan, olduğu aşıdan kızamık kapanlar var! 🙂 Ve fakat CDC (kızamık öcüsüyle yürüttükleri dezenformasyon çalışmalarıyla bu başarısızlıktan kırılan ve prospektüslerin şahit olduğu gibi son derece de tehlikeli olan aşıları kanunen mecburi hale getirilmesini sağlayacak yasalar her yerde geçene kadar!) bu vakalara ait verileri kamuoyuyla paylaşmayı reddediyor. İnsan düşünüyor, sen kalk, tıbbın 1 numaralı icadının(!) başarılarıyla göğsünü gere gere övünme şansını böyle kendi elinle tep? 🙂
“2015’te ABD’nin Kaliforniya eyaletindeki Disneyland’da ortaya çıkan kızamık şüpheli olguların büyük bölümünün kısa süre önce aşılanmış bireylerde olduğu saptanmıştır. 2015’te ABD’deki salgında kızamık geçiren 194 kişiden alınan örneklerde yapılan virüs gen sekanslamasında, 73’ünün aşı tipi virüse ait gen sekansları olduğu tespit edilmiştir. (YAYIMLANMAMIŞ VERİLER)”
Ey Sağlık Bakanlığı yetkilileri, aşıcılar ve anne-babalar. Samoa’da, Kongo’da salgın var diye 9, 10 ve 11 aylık bebeklere tekli kızamık, üzerine 12. ayda bir de üç ayrı canlı virüsüyle, enfeksiyon kabiliyetine sahip olduğu ispatlı MMR / KKK aşılarını peşpeşe vurup, 1 yaş altında bebeklerin beyni tutmuş kronik kızamık enfeksiyonu diyebileceğimiz SSPE ve onun patogenezi aynı, lakin hemen öldürmeyen versiyonu Otizm geliştirme risklerini BİLEREK 2 katına çıkartmak istediğinize emin misiniz?
Pekala… Belki birileri bizde de bu aşı kampanyasını fırsat bilip kızamık virüsü genotiplemesi, aşılılarda ve aşısızlarda daha sonra gelişmiş SSPE ve Otizm vakalarının kıyaslamasını, ‘efendim ama biz elimine etmiştik (sıfırlamıştık) de hortladı şimdi’ dedikleri kızamık insidansı aşıdan evvelki dönemle mukayese kabul etmeyecek denli düşük olmasına rağmen SSPE’nin neden hala görülmekte olduğunu ortaya çıkaracak araştırmaları yapar. Sürekli ‘neden aşı yaptırmıyorsunuz?’ çalışmaları/soruşturmaları yapan halk sağlığı bölümü talebeleri belki devletin merkezi sistemle yürüttüğü elektronik kayıt sistemlerini inceleyerek, madem elde 23 binlik aşısız nüfus var halihazırda, geriye ve ileriye dönük kıyaslama araştırmaları yapmak isterler? Söz veriyoruz, bir daha “ama niye aşı yaptırmak istemiyorsunuz?” sorusunun cevabını aramak zorunda kalmayacaklar. Biz de Amerika’dan İngiltere’den istatistik vermek zorunda kalmayacağız 😉
Sürdürdüğü aşılama programıyla 60 yılda bugünün Samoa, Kongo, Tonga Krallığı gibi 3. dünya ülkelerinde görülmekte olan kızamığa bağlı ölüm oranlarını yakalama başarısını(!) gösteren Amerika’yı bırakıp tekrar Samoa’ya geri dönelim biz. Zira, ortada bir salgın var, ama salgının oluştuğu ortam ve koşullar nedir, gazetelerin cayır cayır yanan manşetlerinden bu bilgileri öğrenemediğimiz için kendimiz araştırıyoruz:
DSÖ’nün ‘Gerçeklerle Yüzleşmek’ başlıklı, Samoa’daki kronik hastalık yükünü ortaya koyduğu rapora göre 2015 yılına ait veriler, Samoalı kadınların %91‘inin fazla kilolu olduğunu gösteriyor.
2013 tarihli bir başka araştırmaya göre Samoa’ya ait diğer bazı “sağlık” istatistikleri:
Başı çeken ölüm nedenleri sırasıyla kalp hastalığı, diyabet, kanser, inme.
Amerikan Samoası, dünyanın diyabet şampiyonu ünvanına sahip
Yetişkin nüfusun %93‘ü fazla kilolu yahut obez, %47’sinin de (neredeyse yarısı ve bunlar eski istatistikler!) diyabetli.
25-64 yaş grubu yetişkinlerin (doğurganlık çağındaki kadınlar dahil) %39.4’ü sigara içiyor, %29.9’u hergün sigara içiyor. Yani ada halkı arasında her 3 kişiden biri sigara kullanıyor.
Liseli gençlerin %16.8’i ilk sigaralarını 13 yaşından önce içmiş, %9.1’i düzenli sigara içicisi.
İlköğretim öğrencilerinin %55‘i fazla kilolu veya obez.
Anaokuldan itibaren sınıf sınıf çocuklarda aşırı kilolu olanların oranını gösteren tablo. Ortaokula gelindiğinde çocukların %71.3’ünün fazla kiloya sahip olduğu belli oluyor.
1999 verilerine göre Samoa halkının %61’i yoksul; 65 yaş ve üstü nüfusun neredeyse yarısı (%47.9’u) yoksulken, 0-17 yaşları aradındaki çocuk nüfusun %66.5‘i yoksuluk içinde yaşıyor. Ailelerin %58.3‘ü yoksulluk sınırının altında yaşarken, 18 yaş altında çocuğu olan ailelerin %62.2‘si, 5 yaşından küçük çocuğa sahip ailelerin de %67.3’ü yine yoksulluk sınırının altında yaşamakta.
Ne kronik hastalıklar ne de diğer sağlık kalemleri için Samoa yönetiminin belirli bir hareket planı veya projesinin de olmadığı söylenmiş.
Beyaz Adam medeniyet getirmeden öncekiSamoa yerlisi Samoa’nın “Amerikan”laşmış hali
Bilemiyoruz ama, birileri DSÖ’nün 2020’de ‘kızamığı eradike etme’ planını paravan ederek tüm dünyada bütün aşıları herkes (çocuklar ve yetişkinler) için zorunlu hale getirme planları yapıyor olsa (buyrunuz, komplo teoriniz!), bu pasifik okyanusunun ortasında, kıta karasına bağlantısı inanılmaz zor (ABD’nin iç bölgelerinden 17 saatte uçuyorsunuz adaya), insanlarının halihazırda sağlıksız ve fakir olduğu, en popüler yiyeceklerin Amerikan ekmeği ve Çin makarnası olduğu, papaya, mango, muz, hindistancevizi yetişip kayalık yapısından ötürü fazla bir tarım pratiğinin bulunmadığı, 2020’ye girilecekken hala dizanteriden ölümlerin yaşandığı, tuvaletlerin evlerin dışında kazılmış kulübeciklerden ibaret olduğu, iklimi sıcak ve nemli, geleneksel evlerin duvarlarının bile olmadığı, hala elektiriği olmayan evlerin bulunduğu, devletin bir salgın durumunda fazla sayıda aşıyı/ilacı muhafaza edecek yeterli buzdolaplarının bile olmadığı, salgın olsa(!) bulaşın bu ortamda pek rahat gerçekleşip üstelik kimsenin bir yere de kaçamayacağı(!), sağlık bakanlığının pek ehil olmadığı da kibar şekilde çalışmalarda belirtilmiş, popülasyonu oldukça homojen tam da böyle bir alanda salgın patlatıp, sonra gelecek ölümleri ellerini ovuşturarak saymaya başlasalar fazla şaşırmazdık.
Kızamık özelinde ise malum, aşımızın karnesi belli (öldürmediğini sakat bırakıyor, önlemeye çalıştığı hastalığı yarattığı oluyor), hastalığın hangi elverişsiz koşullarda can alacağı zaten belli, hele bir de kolaylıkla etkilenecek zayıf bir yönetim, beceriksiz ve yanlış ve usulsüz uygulamalardan sabıkası da olan bir sağlık personeli de varsa bu iş tamamdır. Gelsin ölümler, patlasın manşetler.
Elverişsiz koşullar demişken, “açlıktan ölmüyorsanız kızamıktan ölmezsiniz” demiştik ve fakat ne yazık ki Samoa’lı çocuklarda malnutrisyon sebepli ölümler de yaşanıyormuş.
Samoa 2013’te yeterli protein alamamaktan ötürü gelişmiş 72 hastane yatışlı ağır malnutrisyon vakası görüyor ve bu çocukların ikisi maalesef zafiyetten hayatını kaybediyor.
2014’te toplu ishal vakaları görülüyor ve dört çocuk hayatını kaybederken 19 da hastane yatışı oluyor. Devlet, formül süt yerine Devondale sütü kullanılmış olmasını ve genel anlamda sağlıksız beslenme koşullarının neden olduğunu söylüyor bu ishal vakalarına.
Anneler arasında emzirme pratiğinin de fazla yaygın olmadığını görüyoruz Samoa’da ve bu durum da gözlemlenen malnutrisyon oranlarının ana nedenlerinden olarak verilmiş. Bir şehirde yapılan araştırmada, formül sütle beslenen bebeklerin %17’sinin, emzirilen bebeklerin de %5’inin malnutrisyonlu olduğu saptanmış.
Samoa’daki malnutrisyon sorunu “şok edici” olarak nitelenirken, bu durum son birkaç onyıldır yaşanan “şehirleşme”nin etkisi olarak betimlenmiş.
Birleşmiş Milletler’in bir raporuna göre de, 2019 Ekim ve Kasım aylarında kızamık vakalarının başgösterdiği Fiji, Samoa gibi Pasifik adalarında özellikleA vitamini, demir ve iyot eksikliğinin yaygın olduğu, bunun da çocuklukta hastalık ve can kaybı oluşumu ile güçlü ilişkisi olduğu belirtilmiş.
DSÖ biliyor dünyanın neresinde ne açık var, kim neden hasta düşmeye yatkın tabii. Bu adalarda gözde öcümüz kızamık enfeksiyonuna bağlı komplikasyon gelişimi için gerekli tüm koşullar mevcut, biliniyor.
Ve biz ne biliyorduk; doktorların kızamığı nasıl tedavi edeceklerini bilmediklerini, bu yüzden gereksiz yere can kayıplarının yaşanabildiğini, oysa gayet etkin ve güvenli A vitamini terapisinin bizzat DSÖ tarafından kızamık tedavisi için önerilmekte olduğunu, hatta bu seneki salgınlarda adalara aşı yanında DSÖ’nün A vitamini desteği de göndermiş olduğunu.
Karaciğer bu hastalıkta hayati önemde, A, D, E ve K vitaminlerinin depo organı ve bırakın A, D ve C vitamini desteği vermeyi doktorlarımız tutup ateş düşürücüler ile doğrudan karaciğeri vurduklarından iyileşecek hastalık komplikasyona ve hatta ölüme gidebiliyor.
Geçtiğimiz aylarda ilköğretim öğrencilerine uygulanan kızamık aşılaması sırasında ailelere, herhangi bir salgın durumunda çocuklarının kızamığa yakalanma ihtimalini azaltacak, enfeksiyonu kapsalar dahi hastalığın şiddetini büyük oranda azaltacak güvenilir ve yüzyıllardır bu iş için kullanılan (hatta 1900’lerin başlarında bizzat doktor ve hemşireler tarafından çocuklara uygulandığı bilinen) A ve D vitamini içeren yağları tavsiye etmiştik. Küçük çocuğu olan her ailenin elinin altında bulunması gereken bu yağların tanıtım görsellerini buraya bırakıp, bir sonraki bölümde Samoa’daki yaşananların kronolojisine ve medyanın size elbette aktarmadığı tüm detaylara eğilelim.
Geçtiğimiz yıl süresince Silikon Vadisi’nin internet devleri ve popüler sosyal medya platformlarının, CDC’nin aşı politikalarını sorgulayıp hatalı yönlerini gösteren bireysel sesleri ve internet sitelerini yasaklama ve sansürlemeye yönelik adımlarla tıbbi aklıselime karşı girişmiş oldukları kasti saldırılara şahit olduk. Geçtiğimiz Mart ayında Amerikan Tıp Birliği’nin (AMA) CEO’su James Madara Amazon, Facebook, Google, Pinterest, Twitter ve YouTube yöneticilerine şahsen yazarak kendilerine “kullanıcılarının ailelerinin sağlığı ile ilgili olarak bilgiye dayalı kararlar alabilmesi için aşılar hakkında bilimsel geçerliliğe sahip bilgilere erişimlerini sağlamakla mükellefsiniz ve bunun gereğini yapmalısınız” mesajını vermiştir. Madara’nın mektubunda ayrıca şu ifadeler yer almıştır: “Ayrıca, kullanıcıların aşılar hakkında zamanlı bir şekilde doğru ve bilimsel geçerliliği olan bilgilere erişebilmelerini sağlamak üzere gerekli tüm adımları atacağınıza dair kamuoyunu derhal bilgilendirmenizi talep ediyoruz.” AMA’nın verilecek “geçerli bilgi” den kastı elbette aşıların tamamen emniyetli ve hastalığa karşı koruyucu olduğu, enfeksiyon hastalıklarına karşı da insanlığın elindeki tek araç olduğu.
2015’te AMA, aşılanmaya karşı dini ve felsefi ret haklarının kaldırılmasını desteklediği yönünde kamuoyu açıklaması yapmıştı. O nedenle, birliğin kendi Davranış ve Etik Kuralları beyannamesinde “Hasta otonomisi, hastayı bilgilendirerek rızasını alma (aydınlatılmış onam) prensibinin özünü oluşturan ahlaki etkendir”, açıklamasını görmek bizler için şaşırtıcı oluyor. Belli ki AMA bu konuda çifte standart uyguluyor, fakat birliği uzun yıllardır eleştirenler zaten bu kurumun halkın çıkarlarını temsil ettiğini filan düşünmüyor. Aksine, onyıllardır iş dünyasının çıkarlarına aykırı tek adım atmamış olan bu kurum diğer yandan ucu Washington’da olan siyasi iplerin de tutsağı konumunda. Ve AMA şimdi yeniden, federal hükümetin aşı polis devleti yaratma çalışmalarında ellerine verilen repliği papağan misali tekrarlamak üzere sahnedeki yerini almış durumda
Demokrat Parti milletvekili Adam Schiff de bundan bir ay önce Facebook ve Google CEO’larına yazarak benzer taleplerde bulunmuştu. Kendileriyle bu şekilde iletişime geçilen tüm şirketler şu anda AMA’in isteğine uygun şekilde aşı-karşıtı içeriği internetten silmek ve aşılar ne kadar da emniyetlidir putunu dikmek üzere harekete geçmiş durumdalar. Amerikan Pediyatri Akademisi de “aşı hakkında internette yayılan mezenformasyon (yanlış bilgilendirme)”a karşı Silikon Vadisi’nin teknoloji şirketlerini göreve davet etmişti. Gün geçtikçe daha fazla internet sitesi ve basın organının da bu aşı karavanına katıldığını görüyoruz. Bu hafta Huffington Post gazetesi, yazarlarından aşı emniyetini ve işe yarayıp yaramadığını sorgulayanların bugüne kadar yayımlanmış bütün yazıları silerek işle başladı. New York Times ve Washington Post gibi ülkenin en önde gelen gazeteleri, büyük televizyon kanalları, AlterNet ve internet üzerinden yayın yapan Mother Jones gibi liberal dergi ve siteler hep CDC’nin borazanlığını yaparak aşıdan dolayı çocukları sakatlanmış ebeveynleri alaya almakta ve aşı ret hakkından faydalanan çocukları yanlış bir şekilde halk sağlığı düşmanı olmakla suçlamaktalar.
Yaratılan bu çılgın aşı sevdasının yükselttiği adrenalinden payını halka açık kitle fonlama siteleri bile almışa benziyor. Birkaç ay önce İndiegogo bundan böyle aşı-karşıtı projeler için para toplanmasına veya şirketin kendi deyimiyle gayribilimsel “sağlık kampanyaları”na izin vermeyeceğini açıkladı. Geçtiğimiz sene, çocuğu aşıdan sakat kalmış ve otizm geliştirmiş ebeveynlerin hikayelerinin anlatıldığı Vaxxed 2 adlı belgesel Indiegogo sitesi aracılığı ile $86,000’ın üzerinde para toplamıştı. Çok geçmeden, GoFundMe sitesi de aşı-karşıtı içeriği yasakladığını açıkladı.
CNN Business kanalının yayımladığı, Vaxxed (Aşılı) ve We Don’t Vaccinate! (Aşı Olmuyoruz!) adlı filmlere Amazon Prime Video bölümünde yer verdiği için Amazon şirketini alaya aldığı programın ardından şirket derhal bu filmleri yayından kaldırıverdi. Kısa süre önce de YouTube’ın rakibi Vimeo, ABD Yargıtay’ının Bruesewitz vs. Wyeth davasında (davacı Bruesewitz, davalı Wyeth ilaç şirketi) verdiği aşılar “kaçınılmaz olarak güvenli değildir” kararını destekler yöndeki bilimsel kanıtları ortaya koyan videoları kanalından temizleyeceğini beyan etti. Vimeo’nun avukatı Michael Cheah, şirket adına kaleme aldığı beyanatta şöyle söylüyordu: “Aşıların güvenli olmadığı şeklindeki hiçbir doğruluk payı olmayan iddialar bugün içinden geçmekte olduğumuz halk sağlığı krizinin baş müsebbibidir.” İlginçtir, Vimeo internet tarafsızlığının sıkı savunucularından olan bir şirket ve Trump’ın FCC’sini [federal komünikasyon komisyonunu] 2015 yılının nötralite (tarafsızlık) kanunlarını feshetmeye kalktığı için geçtiğimiz sene dava da etmiş bir şirket. Görünüşe göre Vimeo’nun konuşma özgürlüğü savunucusuyum diye yarattığı persona sırf görüntüden ibaret.
Aklı başında ve mantıklı düşünebilen her insanı durup bu federal sağlık kurumlarının aşıların güvenlik ve etknliği ile ilgili ortaya attıkları iddiaları sorgulamaya sevk edecek bilimsel kanıtları kamuoyunun görmesini sağlama çalışmalarını mutlak şekilde karartma ve çıkan sesleri boğma kampanyası ulusal çapta hızını almış gidiyor. Ve beklediğimizin çok ötesinde bir hız ve kolaylıkla yol aldıklarını söylemek lazım.
Bu makale için araştırma yaparken bile aşıların olumsuz etkilerini gösteren hakikate dayalı bilimsel yayın ve analizlere erişimin ne denli zorlaştırıldığını fark etmeden edemedik. O yüzden biz de aynı sorguları farklı internet arama motorlarından yaparak bir deneme yaptık, işe de Google’dan başladık. Neyi aratırsak aratalım, diyelim “aşılı popülasyonlarda başgöstermiş kızamık vakaları”nı aratıyoruz Google’da, karşımıza yığınla aşı yanlısı propaganda çıktı. İlk başta listelenen sonuçların tamamı (federal) devletin bilgilendirme sitelerine çıkıyor, onun hemen peşisıra da Wikipedia geliyordu. Diğer yandan, DuckDuckGo ve StartPage gibi şifreli ve ilkelerinden taviz vermemiş arama motorlarında yaptığımız sorgularımızda karşımıza filtrelenmemiş referanslar ve hakiki hakemli yayınlar hemen çıkıyordu. Daha evvelki bir yazımızda da belirttiğimiz gibi Wikipedia artık tıbbi ve sağlıkla ilgili konularda Google’la uygun adım marş yürümekte olan bir kanal.
Wikipedia Vakfı aşı konusunda resmi bir tavır almaktan uzak duruyor. Dışarıya verdikleri biz açık kaynaklı bilgi kaynağıyız imajı gereği ise normalde, bu tarz konuları gönüllülük esasına göre çalışan Wikipedia editörlerinin kendi aralarında tartıp biçip ne yazılacağına öyle karar vermeleri gerekiyor. Lakin aşı ile alakalı sayfalarına daha şöyle bir baktığınızda bile Wikipedia’nın ne derece yanlı olduğunu apaçık görüyorsunuz. Araştırmada biraz daha derine indiğinizde ise ansiklopedinin basbayağı aşı yanlısı kurum ve kuruluşların, federal sağlık birimlerinin ve ilaç sanayiinin propaganda kolu olarak çalıştığı sonucuna varmanız işten bile değil. İşin en endişe verici yanı konu başlıkları için girilmiş içerik ve bunlara sağlanan referanslar da değil, olay aşıların güvenli ve etkili olmadığını ortaya koyan önemli bilimsel verilerin hiçbirinin bahsinin dahi edilmiyor oluşu. Böyle olunca, konuyu Wikipedia’dan araştıranlar ağızlarına çalınan belki bir kaşık hakikat varsa, bunu halkı ülke çapında ilan edilmek istenen kanunen mecburi aşılama uygulamalarına rıza göstersinler diye endoktrine etmeye ant içmiş kazan dolusu Skeptik evanjelistliği örneği ile birlikte yutmuş oluyorlar.
Federe devlet ve bireysel eyaletler nezdinde aşıları kanunen mecburi hale getirmek için verilen kanun önerilerini meclisten geçirme gayretinin, özellikle de bu sene görülen kızamık vakalarından sonra zirveye çıktığı bir dönemden geçiyoruz. Kamuoyundan ve büyük ihtimalle eyalet senatolarından da gizlenmekte olan gerçek ise, görülen kızamık vakalarının birçoğunun kızamığa karşı tam aşılı bireyler arasında başgösterdiği, hatta vakaların ortaya çıkmasında kısmen de olsa bizzat aşı tipi virüsün rol oynamış olduğunu gösteren sağlam bilimsel kanıtların olduğu. Alliance for Human Research Protection adlı birliğin kurucusu Vera Sharav araştırmalarıyla, CDC’nin o dönem ve bugün de bu problemin tamamıyla farkında olduğu gerçeğini ortaya koyuyor. Journal of Clinical Microbiology (Klinik Mikrobiyoloji Dergisi) daha ancak 2017’de CDC’nin ulusal çapta haber olan 2015’teki Disneyland kızamık salgınında hasta düşenlerle ilgili gerçeği bildiğini ifşa edecek çalışmayı yayınlayabildi. Buradaki kızamık vakalarının “bir kısmının aşıdan kaynaklanmış” vakalar olduğunu ortaya koyan çalışmayı yapan kişi, CDC’nin ‘Viral Hastalıklar Birimi’nde çalışan Rebecca McNall adında bir yetkili. Çalışma şöyle diyor:
“2015 yılında Kaliforniya’da ortaya çıkan kızamık salgınında, şüpheli vakaların büyük bölümü yeni aşılanmış bireylerdeydi. ABD’de 2015’te alınan 194 kızamık virüsü numunesinin gen dizilimine bakıldığında, bunların 73’ünün aşıda kullanılan virüsün genetik dizilimine sahip olduğu tespit edildi.”
CDC’nin bu bulguyu adı gibi bilmesine rağmen basından da halktan da iki yıl boyunca saklamış olmasının sebebi, bireylerin aşı yaptırmamak için kullanabildiği ‘tıbbi ret hakkı dışındaki’ ret haklarının eyaletlerce ellerinden alınabilmesi ve aşıları kanunen mecburi hale getirecek yasaların hazırlanıp eyalet senatolarından geçirilebilmesi için zaman kazanmaktı. Clinical Infectious Diseases (Klinik Enfeksiyon Hastalıkları) dergisinde daha önce yayımlanmış yazarları arasında CDC ve New York eyaleti sağlık bakanlığından yetkililerin olduğu çığır açıcı bir yayında da, New York City’de 2011’de başgöstermiş kızamık vakalarının aşılı ve kızamık için koruyucu olduğu kabul edilen antikor seviyelerine sahip bir kadın tarafından başlatılmış olduğu ortaya koyulmuştu. Araştırmacıların vardığı sonuç, kızamık aşısının hem aşıyı olan kişiyi hem de çevresindekileri enfekte edebileceği idi. Bu seneki kızamık vakalarının acaba kaçı KKK aşısından? CDC biliyor cevabını, fakat hastalardan alınan kızamık virüslerinin gen sekansları şu an kilit altında, saklanıyor.
Bazı eyaletlerde dini ve felsefi aşı ret haklarını geçersiz kılan gaddar aşı yasalarının kanunlaştırılmasının ardından tıbbi ret hakkı başvuruları bir anda artınca yetkililer de alarma geçmiş bulunuyor. Kızamık-kabakulak-kızamıkçık aşısı, yani KKK (MMR) piyasadaki belki de en korkulan aşı, bir diğeri de HPV aşısı Gardasil. Son on sene içinde ABD’de kızamık ölümü olarak bildirimi yapılmış tek vaka bulunuyor, bunda da hastanın tıbbi öyküsünden kızamığın ölümde gerçekten rol oynayıp oynamadığı yahut oynamışsa da tam olarak ne tür bir rolü olduğunun anlaşılamamış olduğunu görüyoruz. İkinci kızamık ölümü de bu sene gerçekleşti. On seneden uzun bir süre zarfında vahşi (doğal) kızamık virüsü kaynaklı iki ölüm. Halbuki devletin Aşı İstenmeyen Etki Bildirim Sistemi’ne (VAERS) 31 Mart 2018 tarihi itibariyle kızamık aşısı için bildirimi yapılmış 89.355 reaksiyon, hastane yatışı, incinme ve ölüm vakası kayıtlı. Bu sayıya 445 aşıya bağlı ölüm, 6196 hastane yatışı ile 1657 ağır sakatlanma da dahil. VAERS sisteminin kusuru, aşıya bağlı istenmeyen etki bildiriminin mecburi tutulmadığı, pasif bir sürveyans (izlem) sistemi olması. CDC, VAERS sistemin ideal olmadığını, bir senede yaşanmış aşıya bağlı yan etkilerin ancak yüzde 10 kadarını yansıttığını kabul ediyor. Dolayısıyla burada yalnız KKK aşısı için, muhafazakar bir tahminle aşağı yukarı 803.000 incinmeden söz ediyoruz demektir. Harvard Üniversitesi’nce yapılmış çalışmanın sonuçlarını takip edecek olursak, aşıya bağlı incinmelerin ancak yüzde 2 kadarının sisteme bildiriminin yapılmakta olduğu çıkarımlarından hareketle gerçek yan etki sayısının bundan çok daha yüksek olduğunu düşünmemiz gerekir. Lakin bu bilgilerin hiçbirini Wikipedia’nın kızamık aşısı sayfasında bulamazsınız.
Kaliforniya Eyaleti’nden Senatör Richard Pan gibi ilaç endüstrisinin bağışlarıyla seçilmiş eyalet temsilcileri şimdi tıbbi nedenlerden dolayı aşı muafiyeti alanların sayısı arttı diye çocuk doktorlarını ve diğer hekimleri suçluyorlar. Bu kişi ve destekçileri irrasyonel bir biçimde, doktorların sırf aşıdan haklı olarak korkan anne-babaların gönlü olsun diye aşı muafiyeti dağıttıklarını ileri sürüyorlar. Pan bu yüzden giriştiği Stalinvari haçlı seferiyle şimdi de hasta bakan hekim ve çocuk doktorları karşılarındaki hastanın aşıdan muaf tutulup tutulmaması gerektiğine kendi karar veremesin diye yasa geçirmeye çalışmakta. Dini ve felsefi aşı ret hakları ellerinden alınmış ailelere, doktorlarından çocuklarının potansiyel aşı hasarına yatkın olup olmadığını tıbben değerlendirmelerini istemekten başka çare bırakılmamış olduğu düşünülebilir oysa.
Kişinin kızamık aşısından muaf tutulmasını grerektirecek tıbbi durumların listesine bir bakalım. Bunlar Merck’ün ProQuad marka KKK/varicella (su çiçeği) aşısının prospektüs broşüründe sıralanmış olanlar: önceki bir KKK aşılamasından sonra alerjik reaksiyonlar veya anafilaksi yaşamış olmak, jelatin ve neaomisin alerjisi bulunmak (KKK aşısında kullanılan maddeler bunlar), immün sistemi baskılayıcı ilaç tedavisi görmekte olanlar, gebeler ve gebelik planlayanlar, lösemi, lenfoma, kan diskrazisi (kan bozukluğu/hastalığı), kan plazması ve kemik iliği bozuklukları olanlar, ateşli solunum yolu hastalığı veya aktif ateşli enfeksiyonu olanlar, durumu ağırlaşmış AIDS hastaları ve ailede kalıtımsal veya konjenital immün yetmezlik durumu olanlar. Ve fakat bunları Wikipedia’dan asla öğrenemezsiniz, zira Wikipedia’ya göre bu aşı için tek kontraendikasyon gebelik veya emziriyor olmak.
Wikipedia’daki aşı yanlısı Skeptik editörlerin sözlükteki konu maddelerini aşı üreticisi özel firmaların bariz propagandasına dönüştürmek için tarihi gerçeklikler, aşılarla ilgili tıbbi bilimler ve uygulamadaki federal aşı politikaları ile ilgili bilgileri kasıtlı olarak çarpıttığı birkaç örnek öne çıkmakta. 1986’da Başkan Reagan’ın onayladığı Çocuk Aşılarına Bağlı İncinmeler için Ulusal Tazminat Yasası (NCVIA) için bakalım Wikipedia ne diyor:
“Yasanın savunucularına göre halk sağlığının güvenliği, yasa geçtiği dönemde ilaç firmalarına karşı hızla arttığı görülen bireysel tazminat davaları yüzünden ülkeye zamanlı ve yeterli aşı üretiminin sekteye uğraması ihtimali beliren ilaç firmalarının maddi bakımdan güvence altına alınmasına bağlıdır. Enfeksiyonel hastalıklara karşı aşılama yapmak, kalıcı sakatlık ve hatta ölümle sonuçlanabilecek bulaşıcı hastalıklar karşı koruma sağlamaktadır. Aşılar enfeksiyon hastalıklarına bağlı morbiditeyi (hastalanma oranlarını) azaltmıştır; örn.çiçek hastalığında, kitlesel aşılama programları bir zamanların bu ölümcül hastalığının kökünü kazımıştır.”
Bakar bakmaz bu paragrafın NCVIA ile pek hatta hiçbir ilgisinin olmadığını görebiliyorsunuz. Wikipedia’da sık rastladığımız, bilgi almaya gelen okuyucuyu afallatıp derhal aşı rejimine ve Skeptisizmin aşırı uç görüşlerine itimat telakkisine girişmeye yarayan halkla ilişkiler metinleri bunlar. Bu madde ayrıca Reagan’ın neden böyle bir kanunu yürürlüğe koyduğuna dair de asıl önemli mesajı es geçiyor; çünkü ülkede o dönemin tıbbi konsensusu aşıların ağır sakatlık ve hatta ölümlere yol açmakta olduğu ve her geçen gün sayısı artan davalar yüzünden aşı endüstrisi kar edemez hale gelmiş durumda.
Bugünün DTaB aşılarında kullanılan aselüler (hücresiz) veya ölü pertussis (boğmaca) bakterisi, eskinin tam hücre pertussis toksini ile yapılan DTB aşısından çok daha güvenli bir profile sahip. Lakin korumada daha az başarılı. Öyle olunca da bugn, eskinin o hayli sorunlu ve türlü istenmeyen etkilere yol açan canlı tam hücre pertussis (boğmaca) aşısının yeni versiyonu devreye girsin mi girmesin mi tartışmaları yaşanmakta. Ülkenin aşı konusunda görüşlerine en çok başvurulan, Wikipedia’nın Skeptiklerince kahraman kabul edilen Dr. Paul Offit (üstte) “güvenlik çekinceleri” nedeniyle tam hücreli boğmaca aşısı geri gelmesin şeklinde görüş bildirmiş olmasına rağmen tartışma gündemdeki yerini koruyor. Ve son zamanlarda boğmaca vakaları, boğmaca için tüm aşı dozlarını almış çocuklarda görülmeye başlamış durumda. Bu durum kısmen, pertussis bakterisinin şu an kullanımda olan aşının işlemediği yeni bir suşunun ortaya çıkmış olmasından kaynaklanıyor. Bu suşun ilk tespit edildiği yer olan Avustralya’daki araştırmacılara göre bu bir, gereğinden fazla yapılan aşılama nedeniyle enfeksiyonel hastalıkta mutasyon meydana gelme vakası.
Tam hücreli aşı korkunç kötüydü. İlaç şirketlerinin aşıdan zarar görenlere ödemek durumunda kaldığı yüksek tazminatlar nedeniyle riskli hale gelen aşı geliştirme ve üretme işi, firmalar için yapılan yatırımı karşılamamaya başlamıştı. Hakemli araştırmalar tam hücreli boğmaca aşısının diğer tüm aşılardan çok daha ağır reaksiyonlara yol açtığını, bunlar arasında hipotonik-hiporesponsif ataklar [şok veya kollabs benzeri durum], ateşli/ateşsiz konvülsiyonlar ve beyin iltihabı (ensefalit, ansefalomiyelit ve ensefalopati olarak da bilinir) olduğunu ortaya koymuştur. 1981’de FDA’in fonladığı ve UCLA (Kaliforniya Üniversitesi) araştırmacılarının yürüttüğü bir araştırmaya göre DBT aşılaması sonrası konvülsiyon (havale/nöbet) her 875 uygulamada 1 görülmekteydi. Tahrip gücü yüksek bu aşının yarattığı sonuçları konu alan DPT: Vaccine Roulette (DBT: Aşı Ruleti) adlı televizyon belgeseli ödül aldı. Bu filmden ilhamla kurulan Ulusal Aşı Bilgilendirme Merkezi adlı sivil toplum kuruluşunun Amerikan Meclisi’ne baskıları sonucu tam hücreli aşı kullanımdan kaldırılarak yerine, beyin ve sinir sistemi hasarı gören ve hayatını kaybeden çocuk sayısı aşırı yükselince tam hücreli aşıyı askıya alıp 1981’de kendi geliştirdiği hücresiz aşıyı devreye sokan Japonya’nın aselüler (hücresiz) aşısı alındı.
Bu tarihsel gerçekler ortada dururken, Wikipedia’nın tam hücreli boğmaca aşısının riskleri konusunda yapmış olduğu bu yanlış bilgilendirme (mezenformasyon), bizce tıbbi hatalı uygulama suçu kapsamında değerlendirilmelidir. Aksi yöndeki ciltler dolusu kanıtla taban tabana zıt bildirimlerin yer aldığı Wikipedia’da yazanlara devam edelim:
“O dönemde de nedensel ilişki kuran hiçbir çalışma olmadığı gibi, daha sonra düzenlenen çalışmalar da DBT aşısı ile kalıcı beyin hasarı arasında hiçbir türden ilişki olmadığı yönünde sonuç bildirmiştir. Aşıdan dolayı oluştuğu iddia edilen beyin hasarının sonradan, süt çocuklarında görülen epilepsi olduğu anlaşılmıştır.”
Hatta Wikipedia’nın referans olarak verdiği bir kaynak, boğmaca aşılaması sonrası gelişen havale nöbetlerinin aşıyla alakası olmayan, kişide “mevcudiyeti bilinen veya bundan şüphe edilen bir nörolojik bozukluk”tan kaynaklanabileceğini ileri sürüyor.
Ve fakat daha güvenli profile sahip DTaB aşısına baktğınızda aşıya bağlı oluşan sakatlanmalarda başı çektiğini görüyorsunuz. 1990 yılından itibaren VAERS veritabanına bildirimi yapılmış boğmaca aşılamasına bağlı ağır reaksiyonların sayısı 2018 Haziran ayı itibariyle 150.043’e ulaşmış durumda ve bunların yarısı üç yaş altındaki çocuklarda oluşmuş. Bahsi geçen aşı incinmeleri arasında 2745 ölüm var, bunların da yüzde 90’dan fazlası yine küçük çocuklar. Kızamık gibi bunda da VAERS istatistiklerinden gerekli hesaplamayı yaptığınız takdirde boğmaca aşısının yarattığı ziyanın daha gerçekçi boyutlarını görmüş olursunuz. Ve yine, tam da beklenileceği gibi, kaynağı CDC olan bu bilgilerin hiçbiri Wikipedia okuyucuları ile paylaşılmamakta.
Wikipedia’nın kurucularından Jimmy Wales’in sıkı aşı taraftarlarından olduğunu gösteren bazı emareler de var. Quora’da 2013’te yaptığı paylaşımda Wales, İngiliz gazetesi The Guardian’ın İngiltere’de yaşayan yaşlı nüfusta grip aşısı olanlar yüzde 50’nin altına düştü diye yazdığını söylüyor. “Aşıyı reddeden o yüzde 50’nin acaba ne kadarı”, diyor Wales, “bu sahte remedinin [soğuk algınlığında kullanılan popüler bir homeopatik ilacı kastediyor] kendilerini koruyacağına inandı da yaptırmadı aşıyı?”. Federal sağlık birimleri ile özel aşı şirketlerinin, lobiciler ve bunların halkla ilişkiler firmalarının Wikipedia’da aşı ile ilgili sayfaları tekellerine alıp içerik dikte etmesinde Wales’in kişisel payı nedir, bilmiyoruz. Fakat ansiklopedide sadece aşı yanlısı propagandaya hizmet eden referansların kullanılmakta olduğu (cherry-picking) gözden kaçacak gibi değil. Wikipedia’nın örtülü aşı halka ilişkiler çalışmalarına ters düşen bilimsel kaynaklar hiçbir şekilde ansiklopedide yer bulamıyor. Aşı olmak istemeyenlere yönelik çok sert eleştiriler ise ansiklopedi sayfalarında sansürsüz kabul görüyor. Kesin olan bir şey var ki, o da Wales’ın Skeptik hareketin sadık takipçisi, sağlıkla ilgili çoğun sayfanın, bilhassa konvansiyonel tıp haricindeki tıp dalları hakkında olanların kontrolünü elinde bulunduran Skeptik editörlerin de baş destekçisi olduğu. Ülkede aşıların kanunen mecburi hale getirilmesi için en yüksek perdeden ses veren Skeptiklerden Paul Offit, David Gorski ve Stephen Barret’i Wikipedia sayfalarında sık sık muteber kaynak olarak atıfta bulunulurken görüyoruz.
Google ve Wikipedia arasındaki hısımlık, sağlık konularında internet ortamının gözlem altında tutulabilmesi için her iki tarafın ortaklaşa gayretiyle internet trafik istatistiklerini toplamaya kadar gitmiş bulunuyor. Örneğin, uygulamaya konan Google Grip Trendleri projesi “grip için yapılan aramaları aramanın yapıldığı bölgedeki grip salgınlarına korele ederken” aynı anda Wikipedia’dan griple ilgili sayfaların okunma oranlarını izliyor. Grip sezonunda okuyucu doğrudan Wikipedia’nın yanlılıktan kırılan, grip aşısı ile ilgili-aralarında aşının güvenlik karnesi ve yarattığı istenmeyen etkilerin de bulunduğu-gerçeklerin açıkça çarpıtıldığı sayfalarını görüyor. Wikipedia’daki “İnfluenza (Grip) Aşısı” sayfasında bu aşının içinde hala etilcıva, yahut timerosal bulunan tek aşı olduğu bilgisi geçmiyor. Yer verilen istenmeyen etkiler ise tek tük ve sadece aşının tavuk yumurtasında kültürleniyor olmasından kaynaklı alerjik reaksiyonlar ile Guillain-Barre Sendromu (GBS), yani kol ve bacaklarda geçici veya kalıcı felç oluştrabilen bir tür otoimmün hastalığın bahsi var.
Wiki sayfası referans olarak da CDC’nin “modern grip aşıları üzerine yapılan çoğu araştırmada Guillain-Barre sendromu ile ilinti görülmemiştir,” iddiasını gösteriyor. Bu iddia, aşı reaksiyonlarının kaydının tutulduğu devlete ait veritabanlarında Genetic Centers of America, MedCon Inc ve IMUNOX tarafından yürütülmüş ve GBS’nin grip aşısının gayet sağlam bir şekilde belgelenmiş yan etkisi olduğunu ortaya koyan bağımsız analiz sonuçlarına ters düşüyor. 1976’nın olmayan “domuz gribi” salgınında yaşanan meşhur grip aşısı faciasından da hiç bahis yok. Başkan Ford zamanında federal kurumların pompaladığı grip salgını korkutmacası yüzünden 50 milyon Amerikalı gereksiz yere aşılanmıştı. Nüfusu yeni tip bir domuz gribi virüsünden korumak şöyle dursun, 137 milyon dolarlık aşı programı salgın boyutunda GBS vakaları yaratmıştı. Gripten ölen ise yalnız 1 kişi vardı, o da New Jersey’deki Fort Dix karargahındaki bir askerdi ve bu vakadan tutup ülke çapında koca bir panik dalgası yaratıldı. Başkan Ford’un bu fiyaskosunun ortaya çıkardığı tablo aşıdan çeşitli şekillerde zarar görmüş 4000 kişi idi ki bunların arasında 500’ü aşkın GBS vakası ile açılmış 1384 tazminat davası da vardı. 1979’da ‘60 Dakika’ programından Mike Wallace’ın ortaya çıkardığı korkutucu gerçek ise, 1976’nın domuz gribi aşısının halka verilmeye başlanmadan önce hiçbir şekilde saha deneyine tabi tutulmamış olduğu idi. İlaç ve ecza lobisini hoş tutmak için federal devlet birimlerinin ne kadar ileri gidebileceğine dair–tıpkı Merck’ün Gardasil aşısında olduğu gibi doğru dürüst test bile edilmemiş aşıları ruhsatlandırmak gibi– sağlam bir uyarı olmalı bu.
Sonuç olarak, halk sağlığını ilgilendiren bu meselede güvenilir ve dengeli bir şekilde gerçekleri ortaya koyabilmek için atılabilecek en sorumlu ve bilimsel olarak geçerli adım, dört grup halinde çocuk nüfusta yürütülecek bir araştırma olacaktır. Bu araştırmada bir grup çocuk CDC’nin şu anki aşı takvimi gereğince aşılanacak, bir diğeri bilimsel geçerliliği olan inert (etkisiz) salin plasebo alacak, üçüncü grup hiçbir aşıyı olmayacak ve dördüncü grup enfeksiyonlara karşı vücudun doğal bağışıklık sistemini güçlendirmek üzere tasarlanmış bir beslenme protokolü uygulayacak.
Üç yıl boyunca takip edilecek çocuklar her altı ayda bir tetkikten geçirilecekler. Bu çalışmanın federal devlet kurumları ve özel şirketlerle çıkar ilişkisi bulunmayan bağımsız araştırmacılarca yürütülmesi ve aralarında toksikolog, immünolog, çocuk doktoru, nörolog ve gastroenterologların bulunması lazım. Bu çalışma ortaya konulmadığı müddetçe federal ve eyalet nezdinde devletin idari kurumları, medya ve bilim camiası kerameti kendinden menkul bir özgüvenle çıkıp aşıların halk sağlığının en önemli bileşeni olduğu, hem hastalıktan koruduğu hem de hiçbir zarar vermediği gibi mesnetsiz iddialarda bulunmaya devam edecekler. Ve Wikipedia da, Skeptisizm hareketinin bilimsel materyalizminin bir numaralı propaganda tarikati olarak bizlerin düşüncelerinin tehlikeli ve geçersiz bilgiler olduğunu yaymaya devam edecek.
Richard Gale, Progressive Radio Network Baş Yapımcısı, biyoteknoloji ve genomik endüstrilerinde Üst Düzey Araştırma Analisti geçmişi var.
Dr. Gary Null, Bilim doktoru, alternatif sağlık ve beslenme üzerine ABD’nin en uzun süreli radyo programını hazırlayıp sunmaya devam etmekte, yapımcısı olduğu çoklu ödül sahibi belgeseller arasında The War on Health (Sağlığa Açılmış Savaş), Poverty Inc (Fukaralık A.Ş.) ve Silent Epidemic (Suskun Salgın) bulunmakta.
Yerli ve yabancı gündemi takip etmek hayli zor şu ara. Düğmeye basılmış gibi adeta, 2016’nın sonundan itibaren Türkiye’de ve dünyanın her yerinde, noktası virgülüne kadar AYNI oyun planının akıl almaz bir hızda yürürlüğe konmuş olduğunu görüyoruz. Hedef tarih, seçilmemiş(!) küresel güdücülerimizin belirlemiş olduğu 2020.
Plan tek, şablon tek… Maşalar, piyonlar, figüranlar, kullanışlı aptallar ise yöreye özel…
Birileri (profesyonel vuzvuzelalar, septik ağızlar, sahte skeptik kafasızlar)…ki hep BİR AVUÇ bunlar…bir kaşık suda fırtınalar koparacak, TEHLİKE sinyalleri verecek… İhya edilecekler bunlar, hertürlü platform ayaklarının altına serilecek… Kah radyo programında kah TV’de, kah kürsülerde mikrofon tutulacak bu kerameti kendinden menkul, her konunun bilgini şirinlere… Onların işi diğer tarafı susturmak! Tartıştırmamak! Suyu bulandırmak… Şüphe tohumları ekmek… Karalamak, yaftalamak, arsız yalanlara “bilimsel” kılıflar uydurmak…
Diğer “taraf” mı?
Algoritmalar belli, sansür tam gaz, kurbanı suçlamak sistemin sopası…
Fikir ve ifade özgürlüğü mü?
O sadece “doğru taraf”taysan var… Yalan da söyleyebiliyorsun o zaman rahat rahat, karalayabiliyorsun da, iftira da atsan olur.. Korkma! Doğru takımdasın sen! Arkan sağlam!
Adalet teyze mi?
O çoktan şeytanın dölüne gebe!
Gelelim sadede…
Prof. Dr. Alişan Yıldıran hocamızın kabahati dürüst, ahlaklı, bilgili, yürekli ve vicdanlı olmak…
Doğru bildiğini ifade etmek… Gördüğü yanlışları korkusuzca söylemek…
Bunu yapmak sadece Türkiye’de mi SUÇ?
Elbette değil! Bütün dünyada zihinler kara zindanlarda! Karartma, sansür, tehdit, şike, hukuksuzluk, haksızlık, sahtecilik GIRLA! Merhaba Global dünya…
‘Teyit.org’larla kuşatıldığımız, resmi görüş ve duruş dışında her fikrin/görüşün/uygulamanın YASAK ve YASA DIŞI ilan edildiği, doğal olanın TEHLİKELİ, geleneksel olanın YANLIŞ, sistem yanlısı olmayanın TERÖRİST ilan edildiği günümüz POST-FACT dünyasında hakikatler kimsenin umurunda değil… Önemli olan hangi “taraf”ta olduğun… ne kadar korkutulmuş, ruhunu kaça satmış olduğun…
Modern Tıp (kriminal suç şebekesi ilaç endüstrinin esiri, SAHTE-KANITA DAYALI, çıkan çalışmaların YARISI HATALI, HAYALET TIP DERGİLERİNİN HAYALET GEMİLERİNİN KAPTANLARININ suyun başını tutmuş olduğu, çaresizlikler içinde kıvranıp doğru dürüst hiçbir derde derman dahi olamayan, bırakınız hayat kurtarmayı, koskoca savaşlarda verilmeyen can kaybını her sene ustalıkla kaydeden, batmaz zannedilen TİTANİK misali tarihin yalan yazan karanlık sularına gömülmesi kaçınılmaz bu sentetik/kimyasal/ÇARESİZ/ESİR tıp) ve bu tıbbın beyaz önlük-kara postallı uygun-adım-marş (trigger-happy-pill-happy) neferleri öyle büyük korku içindeler ki, tü-kaka/tehlikeli internet ortamının kasıtlı olarak hasta edilmekte olan insanların gözünü açması, can havliyle GERÇEK ÇARELERE koşması ve bağlanması ve bu bilgileri yaymasıyla kağıttan kuleleri yıkıldı yıkılacak… Büyü bozulacak, kralın çıplaklığı ifşa oldu olacak…
Çıkarlar büyük olunca hukuksuzluk ve zorbalığın çıtası da yüksek oluyor. Oyunun kuralı bu… Yadırgamamak lazım.
Ah bir de arada Alişan hoca gibi ‘OYUN’BOZANLAR çıkmasa…
Uyuyan kuzucuklar hiç aymasa…
Yazar kasalar çalışsa, her mahalleye bir hastane, her semte bir fakülte, hastalan hastalanabildiğin kadar, bakanın var, yediğin kazık önünde yemediğin arkanda, eczacısı kazansın, bürokratı semirsin, doktorun bonusa doysun, çocuklar sakat kalsın, sokaklarda mavi ışıklar yakılsın, halaylar çekelim, kansere “çare”ler arayalım, yalanlar söyleyelim, yaşıyor-muş gibi yapalım, sürüm sürüm sürünelim, yeter ki düzene boyun eğelim…
Hocamızı topun ağzına yerleştiren görüş ve bildirimleri, yazısının başında da ifade ettiği gibi tamamen kendi kanaatleri. Katılırsınız veya katılmazsınız. Bu kişi 30 senelik tecrübesine dayanarak ve sistemi tamamen karşısına alacağının bilincinde olarak bunları ifade etme gereği görüyor ve bunun üzerine verilen tepki bu kişiyi acilen derdest edip SUSTURMAK/CEZALANDIRMAK oluyorsa…hedefi 12’den vurmuş olduğu noktalar olduğunu derhal anlıyor, o noktaları tek tek kendimiz araştırıp, kendi akıl süzgecimizden geçirip bizler de kendi kanaatimizi oluşturmaya bakıyoruz demektir.
Devletin, milletin vekilinin, X kişisinin, Y doktorunun, O uzmanın BU çokbilmişin beni/bizi/toplumu “kötülüklerden/tehlikelerden/yanıltıcı bilgilerden” “KORUMAK”, “KOLLAMAK”, “DOĞRUYU” bana/sana/bize dikte veya servis etmeyi görev addetmesi demek, beni APTAL YERİNE KOYMASI demektir.
Benim adıma düşünme EY YETKİLİ/UZMAN!
Beni korunmaya muhtaç bir zavallı olarak görmek senin NE HADDİNE?
Eğriyi-doğruyu, gerçeği-yanlışı bana EMPOZE ETMEYE KALKMA!
Farklı görüşleri ÖNCE VE İLLE EZME/SUSTURMA/YASAKLAMA!
KENDİ DOĞRULARINI KOY ORTAYA YETER!
Ama…. DAYATMA!
Sunduğun hizmet, yaptığın iş, “sağlık ordunun kapasite/kalitesi” ve sağlımızın hali ORTADA!
HESAP VER!
Bilgiye BİLGİYLE cevap ver! Zorbalıkla değil!
Hocamızın yazısında ele aldığı konuları daha sonra tek tek ele alıp değerlendireceğiz elbet… Bunlar bilinmeyen, uçuk kaçık, aşırı uç fikirler de değil üstelik! Bunları yaşayan, yaşatan, icra eden Batılı ülkelerde yaşayan milyonlar var! Dünya Amerika ve onun SAKAT İDEOLOJİSİNDEN ibaret değil EY SAĞLIK BAKANLIĞI ve SAĞLIKSIZLIK AJANLARI! Bilim bir Amerika’da yapılmıyor?! Hatta bilim bir tek Amerika’da YAPIL-A-MIYOR!!!
Hür düşünceye, bağımsız bilime, doktor-hasta arasındaki mahrem ilişkiye DOKUNMA, KİRLİ ELLERİNİ ÇEK!
Hocamıza soruşturma açmışlar…
Neyle itham edecekler acaba?
Hangi “bilimsel kanıtlara” dayanarak iddiada bulunacaklar, hakikaten ÇOK merak ediyoruz!
Birileri de bu ona-buna değnek sallayanlara dava açsa…LAFLA değil, sosyal medya vuzvuzelalarının gazıyla da değil, GERÇEK BİLİMSEL KANITLARLA devletin uygulayama koyduğu ve bu meslek birliklerinin de pek bir iştahla(!) “HALK SAĞLIĞI ADINA” (yersen!) dayattığı uygulamaların GEREKÇELERİNİ ve GEREKLİLİĞİNİ masaya yatırıverse…
ABD’de 2018 sonundan beri tam olarak BU oluyor işte! Saldırıların, çığırtkanlığın ve yasaklamaların DOZUNUN birden artması NEDEN zannediyorsunuz? İŞ SONUNDA DEVLETİN İDARİ BİRİMLERİNİN MAHKEMEYE VERİLEREK HESAP SORUILMASINA GELDİ ÇATTI. HALK hesap soruyor ve SUÇ İŞLEMİŞ ve İŞLEMEKTE OLAN, ENDÜSTRİ İLE SUÇ ORTAKLIĞI KESİNLEŞMİŞ DEVLET ÇAREYİ KANUNİ ZORLAMALAR VE YASAKLAMALARDA ARIYOR?!
Ne yapalım dersiniz? ABD kalesinin düşmesini mi bekleyelim? Birileri bizim adımıza savaş versin, kazansın, biz rahata erelim diye mi bekleyelim?
YOKSA…
Zararsız denilen şu aşıları özel laboratuvarlarda bir test mi ettiriverelim???
İçinde NE var ne YOK, bir görüverelim???
Yan etki listelerinin asıllarını bütünüyle bir çeviriverelim?? TV kanallarına aşılardan sonra çocuğu sakatlanmış veya ÖLMÜŞ ana-babaları konuk ediverelim???
Hani ÇOK düşünüyor ya yetkililer bir avuç “aşı olamayacak kadar hasta” çocuğu… Akli dengesinden şüphe ettiğimiz “doktor”lar internet ortamlarında timsah gözyaşları içinde şiirler okuyor, ağıtlar yakıyor ya “aşılanabilir enfeksiyon”dan ölmüş(!?) o hiiiç adını sanını bilmediğimiz, varlığından kimsenin emin olmadığı çocuklara…
TEK bir defa, TEK bir sosyal medya forum alanında AŞIDAN SONRA SAKAT KALMIŞ VE HATTA ACILAR İÇİNDE ÖLMÜŞ ÇOCUKLARIN gözü yaşlı ana-babalarının bildirimlerine “GEÇMİŞ OLSUN/BAŞIN SAĞ OLSUN” bile DEMEMİŞ, YÜREĞİ TAŞ KESMİŞ (mesleki araz??) bu güruhun, kızamıktan, su çiçeğinden ÖLMEMİŞ çocuklar için sosyal medyada, TV’de ağıtlar yakması, “DUYGUSALLIĞIN” “RENGİ”Nİ APAÇIK ELE VERİYOR OYSA KAMU NEZDİNDE!
TV programcıları gazetecilik değil çanak tutuculuk yapmaya çoktandır alışık oldukları, bu konuda çok sağlam terbiye edilmiş oldukları için, sistem ajanlarının Tv ekranlarından saatler boyunca slayt slayt SUNUM YAPMASINA kadar vardırıp işi, karşı tarafın sorularını, itirazlarını YOK sayarak meslek onurlarını bir kez daha ayaklar altına almaktan çekinmez… Bu “ÇOK SAYGIN”, apoleti kabarık aşı/ilaç yanlısı “profesörler” ekranlardan BİLİMSEL VE TIBBİ YANLIŞ ÜZERİNE YANLIŞ YAPARKEN kimseler haklarında SORUŞTURMA AÇIP CEZALANDIRMAZKEN…. Sosyal medyada kuş uçurtmaz, cevval, bilimden ÇOK ANLAR(!), Allah sizi inandırsın “doğru”yu temsil eden vuzvuzelalar KENDİ ADAMLARININ AÇIKÇA SUÇ UNSURU OLAN YALAN–pardon MADDİ YANLIŞLARINA GIK SESLERİNİ DAHİ ÇIKARTMAZKEN…
Daha çooook çekeceğin var Türkiyem…
Sakatlanmış, zehre doyurulmuş, ablukaya alınmış bedenler ve zihinlerle gerçek kabusunu henüz yaşamadın canım ülkem…
2020 ve ötesi, ÇOCUĞUNUN GELECEĞİ, BUGÜN ELİNİ TAŞIN ALTINA KOYUP HAKLININ YANINDA DURMAYA CESARET EDİP ETMEYECEĞİNE, boyu küçük gölgesi büyük TİRANLARIN OYUNLARINI BOZUP BOZMAYACAĞINA BAĞLI.
Şimdi OKU…. Önce OKU… Sonra DÜŞÜN… Ve HAREKETE GEÇ.
Prof. Dr. Alişan Yıldıran hocanın tartışmaya konu olan yazısını buradan oku.
Ve Alişan hocamızın ötüşe geçen vuzvuzelalara cevabını da buyur sindire sindire oku:
Yatrojenik: Tıbbın ve uygulamalarının verdiği zararlar
Prof. Dr. Alişan
Yıldıran
Başlıktaki
‘Yatrojenik’ kelimesinin mânâsı, tıbbın ve uygulamalarının
verdiği zararları ihtiva ediyor (1).
‘Modern tıbbın’
(2, 3) ‘delile dayalı tıp’ ile aynı şey olmadığını
ve bizatihi endüstrinin elinde olduğunu da anlatmıştım. Daha
evvel yazdığım yazılara doktorlardan (hekim veya tabip
kelimelerini bilhassa kullanmıyorum) dikkate değer bir tepki
gelmemesini, Türkiye’nin sağlık ve tıp eğitimi konusundaki
uygulamalarını beğenmediğimi ifade etmeme bağlı olduğu iyice
anlaşıldı. (4-8).
Gerçek Hayat
Dergisi’nde yayınlanan son yazım ise doktorlardan ‘Bilim ve Aşı
Karşıtı’ diye büyük tepki almış.
İddialarına göre, ‘Bilimsel yararı yapılan çalışmalar ve kanıtlarla ispatlanmış birçok konuya karşı çıkarak toplum sağlığını tehlikeye atacakmışım(9)!
Bu meyanda geçen
hafta ise ‘şeref beratım’ geldi. Tabip Odası hakkımda
soruşturma açmış (10). Demek ki, yakın takipteymişiz. İdeolojik
bir takip yani!
Mevzu-u bahis yazımın başlığı tırnak içinde “Doktorunuza rağmen sıhhatli bir
çocuk nasıl yetiştirilir” olup, müteveffa çocuk profesörü Robert Mendhelson’un kitabının adı idi (11) ve 30 yıllık meslekî tecrübemi ve kanaatlerimi vatandaşıma aktarma ve tam da toplum sağlığını ‘yatrojenik’ etkilerden korumak endişesi ile dikkat çekmek maksadı ile seçilmişti.
Johns Hopkins
Üniversitesi “modern tıbbın” her yıl yüzbinlerce insanın
‘yatrojenik’ ölümüne yol açtığını belirtiyor (12).
Yol açtığı sakatlık ve hastalıkların ise milyonları aştığını
tahmin etmek zor değil.
Ülkemizde daha
2003’de 5000 civarında olan tıp fakültesi kontenjanlarının 15
senede 15000’e çıkarılması (13), ‘öğretim üyelerini
eğitime yönlendireceğiz’ derken ‘küstürülerek’ özel
sektöre geçmesi sebep olduğu bir gerçektir. Bunun da zaten
yetersiz olan tıp eğitimini daha da gerilettiği de ayrı bir
gerçek…
Mezkûr yazımda
kullanmış olduğum ‘ayağa düşmüş unvan’ tabiri
mesleğim adına üzüntümün ifadesi olup, mesuliyeti de bana ait
değildir! Ayrıca ‘tıp doktoru’ akademik bir unvan olmayıp,
bir mesleğin adıdır, yani ‘doktora’dan farklıdır!
Yazıma tepki
gösteren doktor sitesinin (9) saçma ve mesnetsiz iddialarını
geçip, ana itirazlarının yersizliğini ortaya koyalım.
□
Folik asit takviyesi faydalı değil,
zararlıdır.
■ Folik asit
takviyesi ile ilgili en mühim yazı nöral tüp defekti (ağır bir
sakatlık) ilk gebelikten sonra tekrarlamasının (recurrence) yeşil
yapraklılarda bulunan folat (folik asit değil, bir proton eksik
olan şekli) alınması ile belirgin azaldığını, çeşitli
genlerle alakası olabileceğini yazıyor (14).
‘Folik asit hapı’
aldığı halde sakat çocuğu olan onlarca kadın gördük. Akraba
evliliğinin son derece yüksek olduğu ülkemizde, ‘piyasada ne
olduğu belirsiz müstahzarları kullanmayın, dengeli beslenin’
diyerek insanlarımıza doğru olanı söyledik.
□
Kordon kanı bankacılığına itibar
etmeyin.
■ En zayıf
tenkidiniz bu arkadaşlar, kök hücre nakli ile uğraşmış birine
bunu söylemeniz en hafif ifade ile cehaletinizi gösteriyor.
Türk Hematoloji
Derneği ‘Bebeğin biyolojik sigortası olarak lanse edilen
kordon kanı toplanmasının reklamlarda adı geçen hastalıkların
hemen hiçbirinde endikasyonu yoktur’ diyor zaten (15). Yani
kastedilen kordon kanından elde edilen kök hücre değil,
insanların kandırılması.
□
Kadın ve erkekte kısırlığın en
önemli sebeplerinden biri aşılardır.
■ Eğer kendi
aşınızı üretemez iseniz kapitalist devletler ülkenizin
demografisini aşılarla değiştirir. Bu gerçeği ta 1995’lerde
herkes duymuştu, siz yeni duymuşsanız geç kalmanız sizin
meseleniz (16).
□
Doktorların akraba evliliğine karşı
olmaları bilimle ilgili değil ideolojiktir.
■ Üstelik bir de
bir makalemizi gösterip çelişkiye düştüğümüzü zannetmişler
ki, ideoloji gözlüğü ile bakıldığının zımnen ifadesidir.
Otosomal resesif hastalıkların akraba evliliklerinde ortaya çıkma
sıklığının çok arttığını, ülkemizde de bu evliliklerin
oranının bazı bölgelerde yüzde 40’lara yaklaştığını
düşününce yine buldumcuk olmuşlar.
Genetik
hastalıkların geçişi ve fenotipe (hayata) yansıması çevresel
etkenlere bağlıdır ve buna ‘epigenetik’ denir.
Daha evvel bunun ne
olduğunu ve aşılarla alakasını yazmıştım (17). Heterozigot
avantaj bahsine girip okuyucularımızı sıkmak istemem. Bazı
mahfillerin milletimizin en mühim dayanak noktası olan ‘aile
yapısını’ ortadan kaldırmaya çalışmasına rağmen hâlâ
ayakta kalmasının en mühim sebeplerinden birinin akraba evliliği
olduğu ve hayatın ilk iki senesinde bebeklerine aşı yapılmadığı
takdirde bu ırsî hastalıkların genotip olarak vârid olsa bile
fenotipe yansımasının azalacağı kanaatindeyim.
Son olarak,
derslerimde öğrencilerime anlatmaya çalıştığım gibi, doktor
değil hekim olmak, hikmet (çözüm diyelim) üretmek, bunun için
de evvela dürüst, vicdanlı ve ahlâklı insan olmak lazımdır.
Gebelik sonlandırma (kürtaj) yoluyla düşürülmüş insan yavrularından elde edilmiş hücre hatları kullanılarak hazırlanan aşılar var.
Bu hücre hatlarından birinin ismi MRC-5; ‘su çiçeği’ gibi aşılar bu hücre hattında üretiliyor.
WI-38 isimli hücre hattı ise MMR/KKK aşısının ‘kızamıkçık’ bölümünün üretildiği yer.
Aşı dediğimiz şey esasında…virüsü alıyorsunuz, bir viyalde (şişede), bizim adına eksipiyan dediğimiz, ilaca uygun şekil veya kıvam kazandırmak amacıyla ilave edilen etkisiz, likit bir ara maddeye koyuyorsunuz. Ve tabii şirketler buna ‘stabilizatör’ de ilave ediyorlar ki bozulmasın, degrade olmasın virüs.
Tabii bunlar ve konulan diğer maddeler n’apıyor? İmmün sisteminizi şaha kaldırıyor, harekete geçiriyor.
Böylelikle virüsten kısıp, kar marjlarını arttırabiliyor şirketler.
İmmün sistem uyarıcıları dediğimiz şeyler neler?
Alüminyum… ve thimerosal (cıva)…
Bunlar aynı zamanda stabilizatör görevi görüyor, ancak sisteme verildiğinde bağışıklık sisteminizi COŞTURAN maddeler bunlar.
Son üründe bahsi geçen tüm bu maddelerin yanısıra, aşıyı yapmakta kullanılmış olan HÜCRE hattından karışmış KALINTILAR da bulunmakta.
Aşıya karışmış bu KİRLETİCLER niye ARINIDIRILAMIYOR diye sormuşştunuz…
Şimdi… Aşıya konulan virüs, upuzun bir RNA veya DNA zincirinden başka bir şey değil.
Fakat öyle uzun bir zincir ki bu, tutup bunu laboratuvarda yapmaya çalışmak masrafı karşılamıyor, ekonomik değil.
Şirketler de çareyi, virüs doğada nasıl çoğalıyorsa onu taklit etmekte buluyor ve gidip virüsle hücre enfekte ediyorlar.
Aşı için kullanacakları virüs hücrelerde büyüyor, sonra alıp hücreyi tarayıp içinden virüs ayıklamaya çalışıyorlar, bunu yaparken de hücrenin taşıdığı diğer safsızlıklar veya DNA fragmanları geride kalsın istiyorlar.
Oysa kimya okumuş herkesin bileceği gibi, bu tip durumlarda rekolte, ürünün saflığıyla TERS orantılıdır.
Kullanılan hücrelerden tüm safsızlıkları temizlemeye kalktıkları taktirde elde edecekleri ürün miktarı öyle düşük olur ki, hiçbir şekilde para yapamazlar bundan.
Veya şöyle diyelim; kimse gidip bir aşıya 1,000 veya 10,000 dolar ödemez.
İşte bu yüzden de son ürün, yani aşılarda, virüs büyütmek için kullandıkları hücrelerdeki–ki bu durumda FÖTAL HÜCRELER sözkonusu–KİRLETİCİLER bulunmakta!
Ve işin gerçeği, ÇOK DA YÜKSEK MİKTARLARDA bu KİRLETİCİLER!
Su çiçeği aşısında mesela, fötal (insan ceninine ait) DNA kalıntısı miktarı aşının etken maddesinden, yani ‘varicella’ (Su çiçeği) virüsü DNA’sından İKİ KAT FAZLA.
Yani, kirletici seviyeleri aşılarda oldukça yüksek.
Theresa Deisher: Otizm, Kanser ve Aşılardaki Fötal DNA Bağıntısı Hakkındaki Görüşleri
İnsan cenini hücrelerinde üretilmiş aşılarla OTİZM veya şu anda çocuklarda epidemi seviyesine ulaşmış KANSER vakaları arasında bağıntı olup olmadığını gösterecek EPİDEMİYOLOJİK KANIT var mı elimizde?
Epidemiyolojik veri ABD’de mevcut esasında… Bütçesi halkın aşı için ödediği VERGİ ile oluşturulmuş, yani kamunun fonladığı bir AŞI GÜVENLİK VERİHATTI adlı bir veritabanı var devletin.
Ve bilimadamı olarak bizlerin O VERİTABANINA erişimine DEVLET hiçbir şekilde izin vermiş değil bugüne kadar.
O yüzden, şu an elimizde kamuya ait BAŞKA veritabanları üzerinden oluşturulmuş EKOLOJİK KANIT bulunmakta;
EĞİTİM bakanlığının veritabanları var, NIH (Ulusal Sağlık Enstitüleri) Bağışıklama Sürveyans Programı verileri var, ayrıca ABD Nüfus İdaresi’nin verileri bulunmakta…
Bu verilerin gösterdiği şey şu: CENİN HÜCRESİ kullanılarak üretilmiş aşılar topluma uygulanmaya başlandığında, OTİZM ORANLARI ARTIŞA GEÇİYOR, aşının devreye girişinin HEMEN ARDINDAN oluyor bu…
Bunun yanında Otizm oranlarının, çocuklara KAÇ DOZ fötal kalıntıyla kirlenmiş aşı vurulduğuyla da alakalı olduğu ortaya çıkıyor bu verilerden!
Buradan hareketle bir aşama daha ilerleyip EPİDEMİYOLOJİK kanıtlara bakalım istedik, bu bahsettiğim ‘aşı güvenlik veritabanı’na erişim izni verilmiş olsa gayet rahat yapardık da bunu…YILLARDIR uğraşıyoruz erişim izni alabilmek için ve HİÇBİR şekilde çıkmıyor izin.
Doğrudan başvurduk başta, bize hibeniz olmadan erişim hakkı alamazsınız dediler.
O zaman NIH’e başvurduk biz de çalışmaya fon almak için, onlar da size fon veremiyoruz, çünkü erişim hakkı alamamışsınız(!) veritabanına diye geri çevirdiler bizi.
Mahkeme kanalıyla(!) birçok farklı açıdan bu hakkın tanınmasına, veritabanına erişebilmeye çalıştık, hepsinde RET GÖRDÜK.
DEVLETİN veritabanlarına erişim hakkı vermemek için öne sürdüğü mazeretler de mesela, “o sistem veri güvenliği bakımından kullanılabilir durumda değil!” demek oldu?!
İşe yaramaz bu veritabanı, öyle bozuk sistem, dedi devlet mesela…
Bize ‘bozuk sistem, işe yaramaz’ diyorlar, fakat diğer taraftan başka bilimadamlarına AYNI veritabanını başka(!!) konularda araştırma yapıp ve AKADEMİK YAYIN ÇIKARMALARI için sunuyorlar?!
Ama bize gelince, aynı veriler güvenilir olmuyor nedense çalışma yapmak için?!
Sonuç olarak, o verilere hiçbir şekilde ulaşmamıza izin verilmiyor…
Ve aşılardaki bu kontaminasyon ve çocuklarda salgın boyutuna ulaşmış bu son derece ciddi–hatta kanser için düşünürsek ÖLÜMCÜL–hastalıkların ilintisine dair endişelerimizi BİLDİĞİ HALDE DEVLETİN, bize bu izni vermediğine göre bizzat KENDİSİNİN gerekli epidemiyolojik çalışmaları halen yürütmemiş olması, AKLA/VİCDANA SIĞAN BİR DAVRANIŞ DEĞİLDİR.
Evet, kesinlikle inanılır gibi değil!
Ve düşünecek olursanız, devletin elinin altında böylesi bir veritabanı varken bu çalışmayı yapmamış olması pek ihtimal dahilinde olan bir şey değil.
Biz ta 2010’dan bu yana çalışma için veritabanına erişim izni için kapılarındayız bakın, koskoca 8 seneden bahsediyoruz.
Bu 8 sene zarfında o veritabanına bakıp da SORUN BULMAMIŞ olsalardı, emin olun bunu tüm dünyaya duyururlardı.
Theresa Deisher’ın OTİZMİN ERKEKLERDE DAHA YAYGIN GÖRÜLMESİ ÜZERİNE düşünceleri
Erkek çocukların kızlara göre Otizme neden daha yakın olduğunun tam sebebini bulmuş değiliz henüz.
Pekçok farklı sağlık kuruluşunca yürütülmüş çalışmalardan bildiğimiz ise şu:
Otizmli çocukların yaklaşık %60’sında, anne-babalarında OLMAYAN(!), YENİ OLUŞUMLU mutasyonlar bulunmakta.
Bunlara ‘ de novo’ mutasyonlar deniliyor, kalıtımsal OLMAYAN gen mutasyonları bunlar.
Şu da var: Kızlarda belirti [otizme dair] açığa çıkması için erkeklere oranla DAHA FAZLA mutasyona sahip olmaları lazım.
Erkek çocukta TEK bir mutasyon var diyelim, ama ağır otistik belirtiler yaratmaya yetiyor bu.
Kızlarda ise farklı farklı genlerde 2 veya 3 ayrı mutasyon olması gerek ki otizm belirtisi açığa çıksın…
Buna bakınca erkek çocukların DNA’sı daha “hassas” diye düşünüyoruz…
Yo yo…Yani, öyle değil de….
Bu şu manaya geliyor diye düşünebiliriz…
Erkek çocukların ‘biyolojik mekanizmaları’ hasar almaya daha müsait, kızlara göre daha çabuk etkileniyorlar bozucu etkilerden.
Kızlarda ‘çoklu mutasyonlar’ olmadan aynı hasar durumu oluşmuyor yani…
Erkekle kız çocuk arasında ne fark olabilir diye baktık… İşte, kız çocuk XX, erkek çocuk XY kromozomları taşıyor biliyorsunuz…
Diğer X kromozomuna sahip değil diye acaba erkekler daha mı az onarabiliyorlar mutasyonları diye düşünebiliriz…
Fakat kesin yanıt bilinmiyor henüz.
Fakat otizmdeki bu erkek cinsiyet baskınlığına açıklama olarak, ağırlığın ‘çok yüksek seviyede TESTOSTERON hormonu’ taşıyan çocuklarca oluşturulduğunu ima eder yönde birtakım yayınlar olduğunu biliyorum.
Bu yayınlardan yola çıkılarak yapılan çözüm önerilerinden biri de, anne karnında bebeğin testosteron seviyelerinin ölçülüp, en yüksek değerlere sahip olan erkek çocukların aborte edilmesi (alınması) yönünde?!
İnsanlık dışı, akıl almaz söylemler bunlar!
Çünkü Otizm, “çevresel” (yani, DIŞARIDAN) bir etmenle ortaya çıkan bir sağlık durumu.
Soruna yol açacağı belli dış etmen neyse bunu bulup çocuğu maruz bırakmamak, riski azaltmak yerine, anne karnında testosteronu yüksek erkek bebek avına çıkıp bu masumları toplamayı önermek nasıl bir kafa yapısının işidir?
Theresa Deisher’ın İNSAN FÖTAL DNA’sı taşıyan AŞILAR ile ÇOCUK KANSERLERİ ilişkisine dair görüşleri
İnsan cenin hücreleri kullanılarak üretilmiş aşılar ile çocuklarda SALGIN boyutuna ulaşmış kanser vakaları arasındaki ilişkiye dair de 2010 yılında bu yana araştırmalar yürütmekteyiz.
Bu tip aşıların otizmle ilişkisine dair endişelerimizi dillendirdiğimiz bir sunumum oldu Washington Tabipler Birliği’nin senelik toplantısında ve benim konuşmamın ardından bir çocuk onkoloğu söz aldı yorum yapmak için.
Sunumunda kullandığım terminolojiyle (“elektif şekilde aborte edilmiş” vb.) ilgili itirazlarını dillendirdikten sonra, –ben ‘yaşam-yanlısı’ görüşe sahibim, belli ki kendisi değil, o yüzden bu terminolojiyi kullanmamdan rahatsız olmuş–o yüzden “kürtajla alınmış” yerine “fötal” terimini kullanmamızı istedi, biz de gayet tabii kabul ettik ricasını, fakat bu doktor hanım daha sonra bizimle Meksika’da yaptıkları İnsani Aşılama Kampanyaları sonrası, o yörede İLK defa kullanılan MMR (KKK-Kızamık-kabakulak-kızamıkçık) aşısı sonrası çocukların nasıl LÖSEMİ ve LENFOMA (lenf kanseri) geliştirmeye başladıklarını ve bu kanserlerin bu yaş grubunda bu yörelerde daha önce HİÇ görülmemiş olduğundan, bu konuda duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.
Aşılarda kalmış fötal fragmanların yol açacağı gen mutasyonlarının kanser gelişimindeki rolüne dair çok ciddi endişelerini aktardı bizlere.
Bu konuyu araştırmaya giriştik o yüzden biz de…
Fakat bu araştırma için kullanılabilecek veritabanları, otizmdeki kadar uygun değil maalesef analiz yapmaya.
O yüzden ‘aşılar ve kanser ilişkisi’ konusunda miktar olarak otizm kadar veri ve bilgi yok elimizde.
Otizm istatistikleri ‘doğum yılı’ esasına göre tutulur mesela, oysa kanser veritabanları ‘yaş grupları’ şeklinde düzenleniyor.
Fakat yine de, bazı çocuk kanserlerinde, artış hızında değişiklikler görüyoruz verileri incelediğimizde.
BURKITT LENFOMA’yı ele alacak olursak mesela, ki bu da tıpkı OTİZM gibi daha ziyade ERKEK çocuklarda görülen bir kanser türüdür, bu kanser tipinde ÇOK HIZLI bir yükselmenin olduğunu görüyoruz.
Artış hızını gösteren grafikte 1995’te bir bükülme notası var bu kanser için, kanser insidansı birden yükselişe geçiyor bu noktada…
ABD istatistiklerinden bahsediyorum tabii ve zamanlama, takvime SU ÇİÇEĞİ AŞISININ dahil edilmesiyle örtüşmekte.
Hastalıklar ve çevresel bu tarz faktörler arasındaki gördüğümüz ekolojik ilintiden SON DERECE KAYGILIYIZ
ve bakın yine, tüm bunlar o ‘ Aşı Güvenlik Veritabanı’ndan bakılıp araştırılabilecek konular!
Ve o veritabanına erişimimiz engelleniyor.
Konuyla ilgili daha sağlam epidemiyolojik veriyle çalışamıyoruz.
Aşılardaki fötal DNA kalıntıları ve yetişkinlerde görülen kanserlerle alakalı herhangi bir çalışmamız olup olmadığına gelince,
Aşılardaki bu kirleticilerden dolayı risk EN çok KAN KANSERLERİ için var; kan kök hücrelerinde meydana gelecek mutasyon sebebiyle oluşabilecek LÖSEMİLER ve LENFOMALAR risk açısından başı çekiyor.
Ve tüm amacı gen içine istenilen DNA’yı sokabilmek olan GEN TERAPİSİ ile uğraşan bilimadamlarından öğrendiğimiz gibi, DNA’yı en hızlı ve kolay alan hücre tipi, KÖK HÜCRELER!
Bu hücreler için süseptibilite çok yüksek, hele KAN kök hücreleri için ÇOK daha yüksek.
Çocuklarımıza aşıyla enjekte edilen DNA fragmanlarına maruz kalacak kök hücreler tam da bunlar işte: KAN KÖK HÜCRELERİ.
O yüzden, temel endişemiz LÖSEMİLER ve LENFOMALAR’dan yana.
İmmün sistemimizin yaşla birlikte değiştiğini bilmemiz lazım.
Tehlike en çok ’10 yaş altı’ dönemde var diyebiliriz.
10’la 20 yaş arasında epey bir azalıyor tehlike ama henüz tamamıyla geçmiş değil…
20 – 30 yaş dilimi arasında daha da azalıyor risk, 50’nün üzerinde ise pek bir tehdit kalmıyor gibi, bunu da kök hücrelerimizdeki değişikliklere, oluşmuş lenfosit popülasyonu ve bunun yayılımına bağlamak mümkün belki ama tam nedeni bu mu, bilmiyorum.
Ancak bu tür kan kanserlerinde alarm verici bir hızla artış görmüyoruz yetişkinlerde, bu artış ÇOCUK popülasyonunda var.
Kız çocuk aşıyla DNA fragmanları aldığında veya bir erkek çocuğa kız DNA’si bölümleri verildiğinde ne olur, diye soru alıyoruz.
Akıllardaki soru genellikle bugün çok sık gördüğümüz ve endişeye yol açan bir durum, ÇOCUĞUN ‘CİNSİYETİ KONUSUNDA YAŞADIĞI AKIL KARIŞIKLIĞI’ durumuna etkisi olup olmadığı yönünde oluyor.
Arada nasıl bir alaka olabileceğini bilmiyorum, fakat bildiğim şu: cinsiyetleri konusuna karar veremeyen, bu konfüzyonu yaşayan çocukların %84 ila 85’i OTİZM SPEKTRUMUNDA olan çocuklar.
Aradaki bağlantıya dair benim bildiğim bundan ibaret.
DNA doğrudan nasıl etkileyebilir bunu….sonuçta gidip belli birtakım genlere yerleşirse bu parçalar evet, etkilemesi söz konusu olabilir sanırım ama gözlemlenen mutasyonlar öyle farklı farklı ki…
Her çocuğun sahip olduğu mutasyonlar FARKLI.
Belirli bir grup insansa söz konusu olan, hepsinde ayrı ayrı mutasyonlar görMEmeniz lazım.
Aşıdaki DNA fragmanları gidip testosteron veya östrojenle alakalı bir gene yerleşti diyelim, bu öyle küçük bir bölümü olur ki popülasyonun, yaratacağı etkileri bu şekilde görmemiz pek mümkün olmazdı diye düşünüyorum.
Fakat yine de dediğim gibi, cinsiyetine karar verememe/bedenine ait hissedememe sorununa sahip çocukların %84 kadarının otizm spektrumundaki çocuklar olduğunu biliyoruz.
Öyle bir bağlantı var arada, evet.
Kız çocuk erkek DNA’sı alırsa…
Bu konuda bildiklerimiz çok enteresan bakın…
Anne, karnında taşıdığı çocuktan kanına karışan hücreleri ömür boyu taşıyor bedeninde!
Tabii HÜCRE bunlar…KÖK hücreler… Kalbinizden veya başka bir organınızdan çıkabilir yani çocuktan aldığınız bu hücreler… ve ‘Y’ kromozomunu taşıyor olabilir bunlar…
Yani, en azından hücre İÇİNDEYKEN, kadının kromozomlarının XY’ye dönüşmesi gibi bir tehlike yok.
Organ nakli yapılan hastalardan biliyoruz bunu… kadın hastaya erkek kalbi takılıyor mesela…
Daha sonra kadındaki kalbe baktığınızda XX’li hücreler bulduğunuz oluyor orada
Demek ki kadının hücreleri geri geliyor organa ve tabii diğer cinsiyet için de sözkonusu aynı durum.
Erkeğe kadın kalbi takılıyor, sonra kalpten XY’lı hücre çıkıyor…
Bu ne demek? Erkeğin kemik iliğindeki kök hücreler kalbe gidiyor demek…
Ancak bu durumlarda fizyolojik bir rahatsızlık veya hastalık ortaya çıktığı görülmüyor.
Buna yapacağım bir ilave olabilir…
Bir adım geri gidecek olursak…Çünkü insanların kafası karışıyor bu konularda ve bu bilgiler insan cenininden aşıya karışmış DNA fragmanları bu yüzden önemsiz/zararsızmış gibi lanse edilmekte kullanılıyor.
Gen terapisinde bilimadamlarının DNA fragmanlarını gen içine sokmaya uğraştığını, amaçlarının bu olduğunu söylemiştim hatırlarsanız.
Bu bilimadamları neyi keşfetmişlerdi? Kök hücrelerin bu DNA fragmanlarını “havada kaptığını”!
Ayrıca bu bilimadamlarından öğrendiğimiz bir başka şey de, YETİŞKİN DNA’sının DEĞİL(!) ama İLKEL DNA’nın rahatlıkla gene geçiş yaptığı!
O yüzden, gen terapisi yapmak istiyorsa bu bilimadamları bugün gidip İLKEL bir kaynaktan elde edilmiş DNA’yı, yani örneğin SPERM (MENİ)’den alınmış DNA’yı kullanmak zorunda.
Gidip yetişkin hücreden alamıyorlar DNA’yı.
Ya da gidip deney kabında kendileri DNA yapmak zorundalar, ama bunda da doğal şekilde kendiliğinden oluşacak DNA ‘dekorasyonu’nu yapmaları imkansız.
İlkel de olsa doğal dekorasyonuyla gelen Fötal DNA (cenin DNA’sı), KÖK hücrelerce ÇARÇABUK alınıveriyor!
Yetişkine özel dekorasyonuyla Yetişkin İnsan DNA’sı ise gen içine ALINMIYOR (gene geçmiyor)!
Organ ve kan nakillerinde, YETİŞKİN DNA’sına maruziyet olduğunu hatırlatalım.
Theresa Deisher’ın ÇOCUĞUNU AŞILATMA İLE İLGİLİ KARAR AŞAMASINDAKİ EBEVEYNLERE TAVSİYELERİ
Önerim ne olurdu diye soruyorsunuz…
Bu aşıların NASIL üretildiğini PEDİATRİSTLERİNE anlatmalarını önerim, çoğu çocuk doktoru BİLMİYOR DAHİ çünkü…
Aşıların tıbben tanınan/bilinen BİYOLOJİK TEHLİKELERİNDEN haberdar etsinler pediatristlerini, çünkü çoğunun haberi bile yok bunlardan…
İtirazlarını belirtsinler doktorlarına, çünkü bu [fötal DNA kalıntısı taşıyan] aşıları reddettikleri taktirde ALTERNATİFLERİNİN devreye sokulabileceğini bilmeleri lazım, hatta bazı aşıların SADECE BİRKAÇ AYDA alternatifleri devreye sokulabiliyor!
Yani, 3 ayda bu aşıların yerine alternatifleri kullanılmaya başlanabilir.
Hepimiz birlikte buna karşı çıkıp, hayır istemiyoruz bu aşıları, daha güvenli versiyonlarını talep ediyoruz demeliyiz.
Kimseye aşı konusunda ne yapması gerektiğini söylemiyorum, ancak fötal aşılar konusunda endişeleri olan ebeveynler biliyorum…
Bu ebeveynler daha benle tanışmadan bile önce aşılardaki bu fötal DNA kalıntılarının Otizmle alakası olabileceğini akıl etmiş, bunu hissetmiş ve okula adım atacakları ertesi güne kadar da çocuklarını aşılatmamış, BEKLETMİŞ insanlar bunlar.
5 yaşında aşılanıyor yani bu çocuklar veya 6 yaşında…
Beyinlerin daha gelişmiş olduğu bir evre bu…
Tabii ona göre de, fötal kalıntıların doğruracağı risklerin de AZALMIŞ olduğu bir evre…
Ve ebeveynler bana gelip biz böyle yaptık diye anlattıklarında, gayet mantıklı ve makul davranmışsınız diyorum ben de.
Yani… Eğer aşı yaptırmaya MECBUR tutuluyorsanız, bunu ELİNİZDEN GELDİĞİNCE ERTELETMEK, çocuk YAŞ ALDIĞINDA yaptırmak gayet mantıklı ve makul bir davranış.
Bence aşıları geç yaptırmak OTİZM RİSKİNİ KESİNLİKLE AZALTACAKTIR, ancak KANSER riskini azaltmayacaktır.
Fakat diğer yandan da çocuk popülasyonunda kanser oranları, otizm oranlarının çok altında.
Yani…
Theresa Deisher’ın BU KONUNUN TARAFLARCA ENİNE BOYUNA TARTIŞILMASI GEREKLİLİĞİ ile ilgili görüşleri
Bir taraf konunun tartışılmasına dahi müsaade etmediğinde, diyaloğu ÖNLEDİĞİNDE, burada bir bit yeniği var diye düşünmeli insanlar.
İdeolog bu insanlar…
Peki ama AŞI tartışmalarında NEDEN ilgili tarafların HEPSİNİN aynı masada oturup rasyonel bir şekilde konuyu tartışmasına müsaade edilmiyor?
Ve aşı konusunda EN ÖNEMLİ TARAF kim burada? EBEVEYNLER tabii ki!
Devlet burada konuya bir nevi MİLLİ GÜVENLİK meselesi olarak bakıyor.
Viral salgınlar olmasın, İspanyol gribi veya Ebola tehdidi filan yaşanmasın açısından bakıyor konuya.
KAOS olmasın derdindeler.
O yüzden de, ülke genelinde kaos olmasındansa, aşıladıkları çocuklar zarar gördüğünde aileler KENDİ BİREYSEL KAOSlarını yaşasa evladır diye bakıyorlar olaya.
Bu yaklaşımı anlıyorum da, ama bu aileler öyle feci bir yıkıma uğruyor ki, ve hayali bir kızamık veya polio salgının yaratacağının ÖYLE ÖTESİNDE BİR KRİZLE ŞU AN karşı karşıyayız ki, düşünün, 2050 yılında otizm görülme sıklığının her 2 çocuktan 1’ine yükselmiş olacağı öngörülüyor şu an.
Ve bu sağlık sorunları ÖMÜR BOYU sürecek sorunlar, geçici de değil…
Ve hastalık oluşumunu azaltmanın başka yolları da var, yok değil.
Ben bile, sırf bu fötal aşı konusuna girdim diye öyle çok şey öğrendim ki!
Alüminyumla ilgili endişeler var mesela…
Salt bunca fazla aşı yapılıyor olması olarak bile alsanız konuyu, bu itiraz bile haklı esasında!
Çiftlik balıklarının durumuna benziyor bu; açık deniz balığı kadar güçlü kuvvetli olmaz bu balıklar!
Değil mi? Suni bir şekilde stimüle ettiğimiz immün sistemimiz….
[SÖZÜ KESİLİYOR, ANLAŞILMIYOR]
İmmün sistemimiz gerçek sitümülasyon görmüyor bu şekilde, değil mi?
Çocuklarımızın immün sistemlerine NE YAPTIĞIMIZIN farkında mıyız?
Peki ama niye karşılıklı oturup işin BİLİMSEL YANINI konuşamıyoruz?!
TEHDİT ETMELER …. İTİBAR CELLATLIĞI YAPMALAR…
SALDIRMALAR … ACIMASIZLAR DA!!!
Anne-babaların çocukları üzerindeki haklarını ellerinden almaya çalışıyorlar…
anne-babalara siz APTALSINIZ, bilimden anlamazsınız diyorlar,
Neden? Neden oturup saygı çerçevesinde işin BİLİMSEL yönünü tartışamıyoruz?
Neden devletin RESMİ VERİTABABINA ulaşamıyoruz???
Yanılmışsak, tamam haksız çıktık deriz!
Benim yapacak başka bir sürü işim var!
Fakat BUNU GÖRMEZDEN GELEMEZ DEVLET?!
Ve ve ve… Aradaki bağlantıları gördüğümde KARIŞMAK DA İSTEMEDİM. Kim ister AŞI-OTİZM tartışmasına yem olmak ki?!
Fakat EKOLOJİK İLİNTİ ÖYLE GÜÇLÜYDÜ Kİ, SUSAMAZDIM!
Fakat biri bana söylesin: NİYE BUNU TARTIŞAMIYORUZ DAHİ?
ABD’de kullanım onayı almış, aborte cenin hücresinden üretilmiş aşılar